Sinema tarihi zamansız filmlerle doludur. Bu filmler sinemanın sessiz döneminden olabileceği gibi 2000 sonrasında çekilen filmlerden biri de olabilir. Her de ikinci gruptaki zamansız filmlerden biri. Özellikle ele aldığı konu ve konuyu işleyiş biçimiyle Her tam bir zamansız film.
Hem senaristliği hem de yönetmenliğini Spike Jonze’un yaptığı film; teknoloji, yalnızlık ve insan-doğa dışı varlıklar arasındaki ilişkileri inceleyen çok katmanlı bir yapım. Özellikle vizyona girdiği yıl pek çok açıdan sinema seyircisini şaşkına çevirmiş ve adından sıkça söz ettirmişti. Öyle ki Her kendi döneminde hem Altın Küre ödüllerinde hem de Oscar ödüllerinde “En İyi Senaryo” kategorisinde ödüller almıştı.
Modern insanın henüz 2010’ların başında giderek daha da dijitalleşen bir dünyada yaşadığı duygusal ve varoluşsal problemleri ele alıyor. Üzerinden 12 yıl geçmiş olmasına rağmen hala söyleyecek yeni şeyleri olan bu film ülkemizde 14 Şubat Sevgililer Günü’ne özel tekrar vizyona girecek. Ancak bu filmin sadece bir aşk filmi olmadığını yazının hemen başında söylemem gerek. Başka neler söylediğini de yazının ilerleyen kısımlarında zaten açıklayacağım.

Yalnızlık Başımıza Ne İşler Açabilir?
Her, her şeyden önce yalnız bir adamın hikayesi. Eşi Catherina (Rooney Mara) ile ayrılık sürecinde olan Theodore Twombly (Joaquin Phoenix) isimli bir adamın hikayesi anlatılıyor. Theodore ne kadar duygusal olarak büyük bir boşluğun içinde olsa da insanlara duygu dolu mektuplar yazan bir metin yazarıdır. Akşamları büyük bir projeksiyon sistemi olan evinde oyunlar oynayan, yatmadan önce online sohbet sitelerinde kadınlarla konuşup öyle uyuyan birisidir. Karakterin yalnızlığını henüz ilk 10 dakikada yaptığı bir telefon konuşmasında anlarız. Bu konuşmada hiç tanımadığı bir kadınla konuşarak kendini cinsel anlamda tatmin etmeye çalışır.
Filmin ilerleyen sahnelerinde yeni bir yapay zekâ işletim sisteminin geliştirilmesi ve Theodore’un bunu satın almasıyla asıl hikaye başlar. Theodore sürekli konuşacağı yapay zekanın sesini bir kadın sesi seçerek başlar işe. Hızla tanışır ve sohbet etmeye başlar. İsmini sorduğunda adının Samantha olduğunu öğrenir. Samantha adını Theodore sorar sormaz belirlemiştir. Theodore ve Samantha hızla kaynaşırlar. Samantha Theodore’un maillerini kontrol eder, gereksizleri siler, ona yeni arkadaşlıklar kurmasında yardımcı olur ve çok daha fazlası…
Filmdeki en büyük kırılma noktası Theodore’un sadece bir yapay zekâ işletim sistemi olan Samantha’ya aşık olmasıdır. Hatta iş, Theodore için öylesine kontrolden çıkar ki onunla konuşarak cinsel anlamda kendini tatmin etmeye çalışır. Samantha bu sırada “Bedenimi hissediyorum.” bile der. O gecenin ertesi sabahı Theodore’un Samantha’ya ilk söylediği şey kendisinin bir ilişki istemediği ve herhangi birisine bağlanmak istemediği olur. Ancak aslında bu Theodore’un kendisine bir hatırlatmasıdır. Çünkü o çoktan bir işletim sistemine âşık olmuştur.
Her hikayesiyle pek çok alanda eserle arasında bir metinlerarasılık kurmamızı da sağlıyor. Örneğin film baştan sona Isaac Asimov’un Ben, Robot kitabını andırıyor. Ayrıca duygusal açıdan kurduğu hikayesiyle Lars and the Real Girl (2007) ve Air Doll (2009) gibi filmleri anımsatıyor. Theodore ve Samantha ilişkisi Everything You Always Wanted to Know About Sex (1972) ve Annie Hall (1977) filmlerinden ilham alınarak şekillenmişe benziyor. Sonuçta insan-doğa dışı varlık ilişkisi ilk defa bu filmde işlenmiyor. Tüm bunları düşününce -En İyi Özgün Senaryo Oscar’ı almış bir film olan- Her’ün esinlenebileceği pek çok film olduğunu da bilmemiz gerekiyor.

Başkasıyla Tanımlanabilmek
Oldukça basit bir konusu olan bu filmin söyleyeceği çok fazla şey olduğunu yazının hemen başında söylemiştim. Bunlardan biri de filmin ismi. Film Türkçeye her ne kadar Aşk olarak çevrilmişse de bu çeviri tam bir çeviri değildir. Filmin adı İngilizce zamir olan her kelimesinden gelir ve birden fazla anlam katmanına sahiptir. İlk bakışta, bu kelimenin Theodore’un yapay zekâ işletim sistemi Samantha’ya yaptığı bir atıf olduğunu düşünürüz. Ancak film boyunca bu ismin çok daha derin bir anlam taşıdığı fark ederiz. Öncelikle Samantha’nın fiziksel bir bedene sahip olmaması, onun gerçek bir insan olup olmadığı konusundaki belirsizliği artırırken her kelimesinin soyut ve dokunulmaz bir varlığı temsil etmesine yol açar.
Filmde unutulmaması gereken bir şey var. Theodore Samantha’yı, gerçekten sevgilisi gibi hissetse de aslında Samantha’nın varlığı tamamen dijitaldir ve onun “gerçekliği” sadece sesi ve konuşmalarından ibarettir. Bununla birlikte filmde sadece Samantha değil, Theodore’un hayatındaki diğer kadınlar da önemli bir yer tutar. Eski eşi Catherine ile olan geçmişi, Theodore’un duygusal anlamda ne kadar kırılgan olduğunu ve neden bir yapay zekâya bağlandığını açıklar. Aynı zamanda, arkadaşı Amy (Amy Adams) ile olan ilişkisi de onun insanlarla kurduğu bağları anlamamıza yardımcı olur.
Filmin ilerleyen sahnelerinde her kelimesi, Samantha ile sınırlı kalmayarak Theodore’un hayatında iz bırakmış tüm kadınları kapsayan bir anlam kazanır. Bu bağlamda, filmin ismi bir kadına ya da tek bir varlığa işaret eden bir kelime gibi görünse de aslında aşkın ve insan ilişkilerinin karmaşıklığını, özlemi ve duygusal bağlantıları simgeler.
Bu konuda bir diğer önemli nokta da her kelimesinin İngilizce’de aitlik bildiren bir zamir olarak da kullanılıyor olmasıdır. Theodore’un Samantha’ya âşık olması ve ona “bağlanması” aslında bir “sahiplenme” duygusunu da taşır. Ancak Samantha’nın süreç içinde değişim göstererek bağımsız bir “varlık” haline gelmesi ve Theodore’un onu “kaybetmesi” bu sahiplik algısını yıkar. Theodore başlarda Samantha’nın yalnızca kendisi için var olduğunu düşünse de, zamanla onun sadece kendisiyle alakalı bir “sorun” olduğunu fark eder. Bu açıdan film sadece ismiyle bile oldukça anlamlı bir anlatı ortaya koymaktadır.

Gerçek Duygular, Karmaşık Temalar
Filmin 2 saatlik süresi boyunca pek çok tema öne çıkar. Bunlardan ilk göze çarpanları da teknoloji ve yalnızlık temalarıdır. Theodore’un Samantha’ya karşı duyduğu şey, gerçek anlamda bir aşk mı yoksa bir yalnızlığın getirdiği bir yanılgı mıdır? Film boyunca seyirci bu sorunun peşindedir. Samantha’nın sürekli kendini geliştirebilen bir işletim sistemi olması, bir yapay zekâ aracının duygusal bağlar kurup kuramayacağı sorusunu gündeme getirir. Theodore’un bu ilişkiye olan duygusal bağı, izleyiciyi gerçeklik ve yapaylık arasındaki sınırları sorgulatır. Gerçek duygularla yapay bir varlık arasındaki sınır; izleyicinin zihninde insanın yalnızlık, aşk ve anlam arayışını sorgulayan derin bir felsefi soru bırakır.
Duygusal boşluk ve bağlanma da diğer öne çıkan temalardır. Theodore’un Catherine ile olan birlikteliğinin sona ermesinin ardından gelen yalnızlık hissi onda zamanla derin bir boşluk hissi de açığa çıkarır. Bu boşluk, onu yeni bir bağlanma arayışına iter. Ancak bu bağ, geleneksel bir insan ilişkisi gibi doğal ve karşılıklı değildir. Theodore’un Samantha ile kurduğu ilişki, tek taraflı bir kontrol mekanizması içerir ve bu da doğal bir bağlanma şekliyle karşılaştırıldığında eksik ve yapaydır. Bu açıdan Her; insanın yalnızlıkla nasıl başa çıktığını, hangi yöntemlerle bu boşluğu doldurmaya çalıştığını da seyirciye sorgulatır.
Her, neredeyse başından sonuna iki (Catherine’i de sayarsak üç) karakter üzerinden anlatılan bir hikâyedir. Bu da bu kadar az karakterin olduğu bir hikâye için oldukça büyük temaları işliyor olduğu anlamına gelir.

Teknik Açıdan Yeterli
Her’e teknik açıdan bakacak olursak önce ele aldığı konuya bakmamız gerekir diye düşünüyorum. Her, henüz 2013 yılında gösterime girmiş olmasına rağmen 2025 yılında dünyanın konuştuğu konuları öngörmesi açısından oldukça önemli bir film. Önemi de zaman içerisinde nitekim anlaşılmış ve pek çok akademik çalışmanın ana konusu haline gelmiştir.
Her’ün bugün teknolojinin insan üzerinde yaşattığı derin yalnızlık ve bohem havayı çok daha önceden görmüş olması önemli. Hele de bunu son derece sakin bir anlatımla başarmış olması ayrı bir başarı. Öyle ki filmde neredeyse karakterler hızlı bile konuşmuyor. Alıştığımız bilim-kurgu filmlerinin aksine çok daha yavaş, sessiz ve sakin bir tempoda ilerleyen bir film Her. Bunu da şüphesiz kurgusuyla yapıyor. Jeff Buchanan ve Eric Zumbrunnen gibi iki kurgucuyla çalışan Spike Jonze sakin anlatının gücünün farkında olan bir yönetmen.
Bir diğer önemli teknik unsur da kamera kullanımı. Filmde özellikle Los Angeles’ın kasvetli havası, tek bir ağacın bile görünmediği yüksek binaların olduğu şehir bol bol drone kamerasıyla görüntülenmiş. Görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema kamerayı genellikle ana karakterin uzağına koyarak adeta onun yalnızlığını bize göstermek istemiş. Zaman zaman Theodore’un gömlek cebinde duran Samantha ile iletişim kurduğu kameralı küçük cihazı da kullanmış. Özellikle Theodore’un Samantha ile gezintiye çıktığı sahnelerde kamerayı Theodore’un gömlek cebine koymuş ve Samantha ile özdeşleşme yaşamamızı istemiş. Bir bedeni bile olmayan bir işletim sistemi ile seyirciyi birbirine bağlamayı düşünmek ise tam bir deli işi.
Gerek temposu, gerek ritmi, gerekse kamera kullanımı açısından sakin anlatının gücüne sırtını yaslayan Her seyirciyi hem yormuyor hem de ciddi sorular sormayı başarıyor.

Hala İzlemeye Değer
Ülkemizde 14 Şubat Sevgililer Günü’ne özel yeniden gösterime girecek Her hala izlenmeye değer bir film. Özellikle bugünün dünyasında çok daha aşina olduğumuz bir teknolojiyi ele alıyor olması seyirciyi filmin “eskidiği” gibi bir yanılgıya düşürmemeli. Özellikle insanların ekran sürelerinin arttığı, sosyalleşmeyi daha çok sosyal medya üzerinden yaşamaya çalıştığı bir dönemdeyiz. Bu da çoğu zaman sosyal olmaya değil de sosyal olduğumuzu sanmamıza sebep oluyor.
Tüm bunları düşününce, Her filminin bugün hala sinema seyircisine söyleyecek çok sözünün olduğunu görüyoruz.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar