Palo Alto (2013) ve Mainstream (2020) filmleri ile tanıdığımız, Coppola ailesinin adını duyurmaya başlayan yönetmenlerinden Gia Coppola ile uzun bir sürenin ardından sinemaya dönen Pamela Anderson’ın yolları, The Last Showgirl ile kesişiyor. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan filmin oyuncu kadrosunda Pamela Anderson, Jamie Lee Curtis, Dave Bautista, Brenda Song ve Kiernan Shipka yer alıyor. Yönünü bağımsız sinemaya çeviren ve performansıyla dikkat çeken Pamela Anderson, filmi “Bu kariyerimin son zamanları değil, yalnızca başlangıcı.” diye nitelendiriyor.
The Last Showgirl, filmin senaristi Kate Gersten’in, yaklaşık 10 yıl önce tiyatro oyunu olacağını düşünerek yazdığı senaryodan beyaz perdeye uyarlanıyor. New York, Los Angeles ve Vegas’ta tanıdığı sanatçıların mesleklerine olan umut ve arzularından yola çıktığını söyleyen Gersten’in hikayesinden kısaca bahsedecek olursak, Las Vegas’ta 30 yıldır gösteri kızı olarak hayatını sürdüren orta yaşlı Shelly, şovun aniden kapanması üzerine hayatını gözden geçirmeye başlar. Yaşamını ve çevresini sorgulayarak bir çıkış yolu arar. Zamanın yıpratıcılığı ile aynı doğrultuda annelik, yaşlılık, takıntı ve tükenme kavramları ile yüzleşen Shelly, benliğini Vegas’ın ışıltılı sokaklarında çözümlemeye çalışır.

Topuklu Sesi, Endişe ve Tüketim
The Last Showgirl, boş bir siyah ekran ve topuklu sesleri ile açılıyor. Ekranda bir anda beliren Shelly, yakın plan bir çekimle kendisini tanıtıyor. Gergin ve umutsuz şekilde kendisine sorulan sorulara cevap veriyor. Yaşı sorulduğunda “Bir beyefendi hiçbir zaman kadının yaşını sormaz.” diye yanıtlıyor. Kendince güldükten sonra önce 36 yaşında olduğunu söylüyor; ancak daha sonra yalan söylediğini ve 42 yaşında olduğunu belirtiyor. Gergin olduğunu, bu yüzden cümleleri karıştırdığını ayrıca uzun süredir bir seçmeye girmediğini söylüyor. Shelly, gergin bir şekilde dans gösterisi için hazırlanırken sahne sonlanıyor. Filmin ilerleyen süresinde tamamını izleyeceğimiz bu sahne, Shelly’nin içsel karışıklığının bir göstergesi oluyor. Coppola, duygusal yoğunluğu arttırmak ve karakterin zihnini yansıtmak için bize gergin ve özgüvensiz bir sekans yaratarak anlatmak istediklerine yönelik bir ön gösterim sunuyor.
Gia Coppola, anlatısına bir gösteri kızı olan Shelly’nin işini kaybetmesi üzerinden ilerliyor. Zamanın kaçınılmazlığı ile insanlığın dönemsel olarak değişimi, şov dünyasının faydacı tutumuyla yüzleşiyor. Post modern tüketici kapitalizmi, bu sefer kameraların önünde olmayan, “Le Razzle Dazzle” adında bir gösteri topluluğu parçası olan Shelly’nin hayatını şekillendiriyor. Coppola, eleştirel bir tonda olmadan bakış açısını sistemin içerisindeki sıradan bir insanın perspektifine indirgiyor. Artık gösteri sermayesinin bir parçası olamayan Shelly, şovun genç kızları Mary-Anne ve Jodie’nin sığınacağı bir liman oluyor. Daha önce bu yolda göz ardı ettiği kızıyla iletişim kurmaya çalışıyor. Vegas’ta kalmak için bir kumarhanede garsonluk yapan eski dans partneri Annette ile hayatın daha eğlenceli kısımlarına yelken açıyor.

Zihinsel Bulanıklık ve Vegas’ın Düşsel Sıkışmışlığı
Gia Coppolla, umutsuz bir dünyanın içerisinde var olmaya çalışan kadınları modern neorealizm çerçevesinde ele alıyor. Diyaloglarla iç içe geçen görsel planları his sinemasına hizmet edecek şekilde kurguluyor. Pastel tonlara bürülü sinematografisini, filmin müziklerini besteleyen Andrew Wyatt’ın uzaysal bir yolculuk hissiyatı taşıyan piyano ve keman notalarıyla harmanlıyor. Olay örgüsü ve karakter gelişimini geri plana atarak daha çok işitsel ve estetik bağlamda atmosferi büyütecek unsurlara odaklanıyor. Duygusal etkiyi ve izlenimi artırmak için yakın çekimler kullanırken bir yandan da karakterlerin Las Vegas içerisindeki mahkumiyetini vurguluyor. Kamera bazen az hareketle odağını karakterlerin yüzüne sabitleyerek ruhsal ve düşsel kapana kısılmışlığı yansıtmaya çalışıyor. Filmin başlangıcı ağırlıklı olmak üzere, kadrajın puslu ve bulanık hali bizi düşsel açıdan gerçeküstü bir bakışa götürerek belirsizliği artırıyor. Karakterlerin zihinsel bulanıklığı, hayal güçleri ve kafa karışıklıkları kadrajın ana odağına yerleşiyor.
Shelly’nin takıntılı şekilde geçmişe tutunma arzusu, filmin düşsel ve gerçeküstü yapısıyla uyumlu. Bu takıntılı tutum, yönetmen tarafından bilinçli olarak tasarlanmış sınırlı bir bakışa dönüşüyor. Öyle ki, çalıştığı yer olan Le Razzle Dazzle’ı yalnızca kendisinin perspektifinden görüyoruz. Bir sahnede diğer kızlarla sahneye çıkarken Shelly yere düşüyor; ancak kızlar ona yardım edemeden sahneye çıkmak zorunda kalıyorlar. Yönetmen, Shelly ile bağını koparmıyor. Kızların sahneye çıkışına tanık olmadan Shelly’i ağlarken görüp sekansın bittiğini izliyoruz. Toplu olarak dayanışma ve birlikte var olma duygusu anlatının önemli bir unsuru olsa da, Coppola izleyicinin ana karakterle içselleştirme yaşayacağı tek odaklı bir sinema yaratmaya çalışıyor.

Hikaye Gelişiminin Kayboluşuyla Bağlantılı Tek Boyutluluk
The Last Showgirl, yönetmenlik dili ve sinematografi olarak keskin ve etkileyici tutumlar barındırıyor. Hissiyatı ve sıkışmışlığı vurgulamaya biraz fazla önem gösteriyor. Hikayenin olay örgüsü, karakterin birtakım yerlere uğramasıyla ilerliyor. Bu sekanslarda diyaloglar, karakterlere yönelik birçok şey anlatmasına rağmen, bir gelişim göstermemesi sebebiyle hikayeyle aynı ölçüde genişleyemiyor. Coppola‘nın sıkışmışlığı ve tükenmişliği hissettirmeyi teknik olarak fazla önemsemesi, hikaye dinamiğinin de sıkışmasına neden oluyor. Ana karakterin ağzından gösteri kızı olmasının ve dans etmesinin elinde kalan tek şey olduğunu sayısız kez duyuyoruz. Özel hayatında, iş yerinde, en yakın arkadaşıyla ilişkisinde sürekli bu söylem tekrarlanıyor. Mesleğini takıntılı bir şekilde ailesinin bile önünde gördüğünü öğreniyoruz. Ancak karakterin mesleğine olan bu tutkusunu yalnızca diyaloglar eşliğinde anlayabiliyoruz. Karakterin tutkusunu keşfedeceğimiz alanın yalnızca diyaloglarla sınırlı olması bir tercih. Fakat hikayenin gelişim göstermemesi sebebiyle istenilen etkiyi yaratamıyor.
Coppola’nın gelişim ve dönüşüm eksiklikleri, hikaye açısından olduğu gibi karakter açısından da aynı sorunu yaratıyor. Shelly’nin işine olan obsesif takıntısı, hırçınlaşma ve kriz dolu sahnelerle ele alınıyor. Karakter, bulunduğu duruma bazen çaresizce üzülüyor bazen de çözümü kendi ruhunda ve bedeninde arıyor. Burada ana sorun, karakterin şovun bitişine ve kabullenemeyişine yönelik isyanının tek boyutlu ele alınması oluyor. Şovun yönetmeni Eddie’nin yemek masasında şovun biteceğine yönelik verdiği haberden sonra, Shelly’nin bu konudaki söylem ve tutumları filmin çözümlenme aşamasına kadar aynı şekilde ilerliyor. Film, ana temasının yanına başarılı bir yan hikaye eklemediği gibi karakter açısından da aynı çeşitliliği sağlayamıyor. Shelly’nin her bir durak noktasında aynı konu üzerinden aynı söylemlerde bulunması, anlatıda doğrudan bir sıkışma yaratıyor. Hikaye, bir noktada Shelly’nin erkek arkadaşıyla ilişkisine odaklanıyor. Karakterin ruhsal durumuna yönelik yeni bir fikir ve boyuta tanık olacağımızı düşünürken yine içi benzer söylemlerle dolu, tekrar eden bir sekans izliyoruz. Anlatı boyunca konusu karakterin ana problemi olan senaryo ve karakter açısından kısıtlı gelişim, filmin bir noktadan sonra kendisini tekrarlamasına neden oluyor.

Kendi Hikayesinin Peşinde: Pamela Anderson
Pamela Anderson, 90’larda ünlü Playboy dergisi ile uzun soluklu bir iş birliğine başladıktan sonra derginin kapadığında en çok yer alan model olmuştu. 1990 yılında Charles in Charge adında bir televizyon komedisine konuk oyuncu olarak katılarak oyunculuk kariyerine adım attı. Home Improvement adlı durum komedisi ile oyunculuğa tam anlamıyla giriş yaptı. Hemen ardından Baywatch dizisinde “C.J. Parker” rolüyle ile uluslararası bir ün kazandı. Kariyerinin büyük kısmında kadın bedeninin metalaştırılmasının en görünür örneklerinden olan Anderson, eşi Tommy Lee ile yaşadığı dijital mahremiyet hakkının ihlal edildiği özel videoları sonucu büyük travmalar yaşadı. Oyuncu en son 2022 yılında yayınlanan, eski eşi Tommy Lee ile ilişkisini anlatan Pam & Tommy dizisinin, yaşadığı travmatik deneyimi yeniden gündeme taşıması sebebiyle yaşadığı rahatsızlığı belirtmişti.
Bir süredir medya önüne makyajsız çıkan ve bunu “Güzellik fikrine ve taktığımız maskelere meydan okumak istedim. Maskeyi çıkardım ve tüm dünyam açıldı.” şeklinde dile getiren Anderson, uzun sürenin ardından bir uzun metrajın başrolünde yer alıyor. The Last Showgirl‘deki performansı ve son zamanlardaki tutumlarıyla Hollywood’un kendisine biçtiği önyargılı imajın ötesinde, kendi benliğini ve sanatçı kabiliyetlerini öne çıkarmayı istiyor gibi. Performansıyla Altın Küre, Gotham Ödülleri ve Screen Actors Guild Ödülleri‘nde adaylıklar toplayan Anderson, Gia Coppola’nın yakın planlarını iyi bir şekilde sırtlıyor. Karakterin tüm endişesini, umudunu ve çaresizliğini iyi bir şekilde yansıtıyor.

Vegas’ın Işıltılı Kullanımı ve Oyunculuk Yönetimi
The Last Showgirl, Vegas’ın sinemada alışkın olduğumuz gösterimlerinden farklı bir yol izliyor. Işık kullanımı açısından Vegas’ın parlaklığını ve güneşin kavurucu ışıltısını bir araya getiriyor. Kamerasını klasikleşmiş Vegas panoramaları ile değil, paramparça olmuş hayallerle dolu Vegas’ın doğal hüzmeleri ile kullanıyor. Yapay ışıklardan faydalanmayıp Vegas’ın derinliklerinde kaybolmaya çalışıyor. Güneşle bağlantılı ışık kullanımı açısından Sean Baker‘ın, Tangerine (2015) ve Red Rocket (2021) filmlerini anımsatıyor. Sanatın değer ölçüsü, tüketimi ve değerlendirilmesi açısından Dorothy Arzner‘ın 1940 yapımı klasiği Dance Girl, Dance ile benzerlikler barındırıyor. Shelly’in yaşlanması ve şov dünyasının bir emekçisi olarak dışında kalması ise Darren Aronofsky‘nin 2008 yapımı The Wrestler filmini hatırlatıyor.
Bir parantezi de Gia Coppola‘nın oyuncu yönetimine ayırmak gerekiyor. Yönetmen, tüm oyunculuklar içerisinde belirli bir tutarlılık sağlıyor. Pamela Anderson‘un yanı sıra bronz teniyle izlediğimiz Jamie Lee Curtis (Annette) filme enerjisi yüksek ve mizahi bir ton katıyor. Filmin içerisinde Shelly ile Annette’in dayanışması çok organik bir şekilde işleniyor. Ne yapacaklarını bilmeseler bile eğlenmek ve hayattan keyif almak için çabalıyorlar. Bu sahnelerin akışında Curtis‘in rahat oyunculuğu da etkili oluyor. Kendisinin kumarhane içerisinde Bonnie Tyler‘ın Total Eclipse of the Heart şarkısı eşliğindeki dans performansı ise ayrıca görülmeye değer. Dave Bautista (Eddie) ise önceki performanslarına göre naif bir rolle karşımıza çıkıyor. Rolünün gereklilikleri ile uyumlu, büyük oynamadan seviyesini iyi ayarladığı oyunculuğuyla ön plana çıkıyor.
Zaman ufak fısıltılarla bir gölge gibi gelir, ardında fazla iz bırakmaz ama ulaştığında her şeyi değiştirir. The Last Showgirl, kıyıda köşede kalmış bir şov dünyası figürünün, zamanın kaçınılmazlığını en derinden hissetmesini ve çözümleme mücadelesini merkezine alıyor. Gia Coppola‘nın teknik planları, anlatının atmosferini büyüterek gerçeküstü, rüya benzeri bulanık bir zihin dünyası yaratıyor. Senaryo gelişiminin istenilen ölçüde sağlanamaması, karakterlerin tıpkı Vegas’ın içerisinde sıkıştıkları gibi filmin de bir çıkmaza girmesine neden oluyor. Shelly ve “Le Razzle Dazzle”ın hikayesi uyumlu bir gelişim sağlayamadan birlikte tükeniyor ve istenilen genişlemeyi sağlayamıyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar