Orta Çağ’da ücra bir İskoç- İngiliz köyü… Çoğu folk horror hikayesinde görmeye alıştığımız okülist topluluklar, kült veya yerel tarikatlar için biçilmiş kaftan olabilecek bir mekan gibi gözükse de, Harvest bize daha açılış sahnesinden itibaren akışın farklı ilerleyeceğini hissettiriyor. Jim Crace’in Booker Ödülü’ne aday gösterilen 2013 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan film, Yunan Yönetmen Athina Rachel Tsangari’nin ilk İngilizce uzun metraj filmi.
Venedik Film Festival’inde geçen sene prömiyer yapan ve ardından New York ve Toronto’da festival yolculuğuna devam eden Harvest’ın bize ne sunduğunu özümseyebilmek için, yönetmen Tsingari’nin 2008 Yunanistan Krizi’ndeki aktivist tutumuna ve özellikle 2015 yapımı Chevalier filmine bir göz atmak gerek.

Kapitalist Bir İskoç Esintisi
Film, gerek türü gerekse de geçtiği mekanın dış dünyaya izole olmasından ötürü ortak paydada buluştuğu Robbert Eggers’in The Witch (2015) ve Micheal Reeves‘in Witchfinder General (1968) filmlerindeki kırsal halk şiddetini merkeze almıyor. Daha ziyade toplumsal olayların, feodalite düzeninden kapitalizme geçme aşamasında olan bir köy üzerindeki yer yer şiddet sahneleriyle örülü teması üzerinde duruyor. Toprak üzerinde yasal mülkiyet hakkına sahip olmayı temel alan Çevreleme (Tapululaştırma) Yasası’nın getirdikleriyle başa çıkmaya çalışan, ismi bile bilinmeyen adeta kayıp bir köyün var oluş mücadelesine tanık oluyoruz aslında.
Filmin açılışında Walter Thirsk’ü (Calep Jones) tek başına doğa ile vakit geçirirken görüyoruz. Yüzüyor, çeşitli bitkilerle ve böceklerle ilgileniyor, koşuyor, ucu bucağı gözükmeyen altın renkli tarlalarda güneşleniyor. Adeta bir meditasyon deneyimi yaşadığını hissettiriyor ve zaten filmin ilerleyen sahnelerinde yediği mantarın farklı duyularını harekete geçirdiğini görüyoruz. Yaşadığı köye vardığında ise köy halkının ertesi günkü Hasat Şenliği’ne hazırlandığı görülüyor. Kısa sürede başlayan ahır yangını eğlenceyi baltalıyor. Filmdeki hareketlilik, genel olarak köyde çıkan yangın ve buna sebep olanların cezalandırılması üzerinden devam ediyor. Ama ne yazık ki, köydeki alevlerin aksine film tam anlamıyla alev almıyor. Tsingari’nin olay örgüsünden çok karakterlerin ruh haline odaklanması, yer yer filmden kopmamıza yol açıyor.

Yıkıma Yedi Gün Kala
Köyün, yani arazinin sahibi diyebileceğimiz Harry Melling tarafından canlandırılan Usta Kent, köylülere karşı nazik ama liderlik becerisi noksan olan biri. Ayrıca filmi çoğunlukla gözünden izlediğimiz Walter’in yakın bir arkadaşı. Walter ise köye dışardan gelmiş bir yabancı olduğundan dolayı, orada barınmasının önemli derecede Usta Kent ile arkadaşlığı ve köyün yerlisi Kitty (Rosy McEwen) ile ilişkisi sayesinde olduğunu görüyoruz.
İçine kapanık ama kendi kendine de yeten bir mekan olarak karakterize edebileceğimiz köye gelen iki beyaz adam ve bir siyahi kadın, köy halkı tarafından yangının suçluları olarak ilan ediliyor. Usta Kent, göstermelik mahkeme bile olmaksızın iki adamı köy meydanında boyunduruk altında tutuyor. Kadının saçları ise köylüler tarafından kesilip kendi haline bırakılıyor. Kadının özellikle geceleri ormanlarda dolaşması köy halkı tarafından büyücü/cadı olarak bilinmesine yol açıyor. Tüm bunlar olurken, Usta Kent’in köyün haritasını yapması için ana kıtadan çağırdığı grafik tasarımcısı Earle’ın (Arinzé Kene) ormandaki bitkileri adlandırması ve köylülerin yaşadıkları alanları şematize etmesi, halkı iyice kaosa sürüklüyor. Köylüler, yaklaşan tapululaşma sisteminin ayak seslerini duymaya yavaş yavaş başlıyor.

Değişim Direncine Paganist Dokunuşlar
Ortaya çıkan yangının günah keçileri cezalandırıldığı için köylülerin hasat şenliğine pagan törenleri, –Ari Aster’in Midsommar’ından aşina olduğumuz Mayıs Kraliçe’sinin bir varyantı olan- Başak Kraliçesi seçimi ve türlü ritüellerle devam edildiğini görüyoruz. Köyün panoramik kesiti burada daha görünür oluyor ve film, durağanlıktan bir nebze de olsa uzaklaşmayı başarıyor. Ayrıca bu hasat kutlamaları sırasında gördüğümüz Dionysos maskeleri, çeşitli hayvan kostümleri, danslar, figürler ve tuhaf şapkalar oldukça başarılı ve folk horror’un atası diyebileceğimiz The Wicker Man’e de güçlü birer çağrışım.
Hasat kutlamaları devam ederken köye gelen bir diğer yabancı ise Usta Kent’in evlilik bağıyla kuzeni olan soylu Jordan. Köydeki mülkiyetin yasal varisi olduğunu öğrendiğimizde halk üzerindeki baskısı, giderek katlanılmaz hale geliyor. Köy arazisini kârlı koyun üretme çiftliğine dönüştürmeyi hedefleyen Jordan, bu uğurda önüne çıkanları ortadan kaldırıyor. Köy halkı, yaşanan değişime ve zamanın geçişine ne kadar dirense de, yedinci günün sonunda büyük bir gerçekle yüzleşiyor. Zira değişime ayak uyduramayan her şey silinir.
Harvest’i izlerken yukarıdaki olayların dağınıklığı, filmin aşırı uzun süresi içerisinde kendini belli ediyor. Bazı sahneler, anlatıda belirsizlik yaratmak için uzatılmış gibi. Modernizmin gelenekselle çarpışmasını Walter karakterinin edilgenliği üzerinden sembolize eden film, ne yazık ki anlatmak istediklerinin yoğunluğunu filmin uzun süresine rağmen dengelemekte güçlük yaşıyor.
Yine de, görüntü yönetmeni Sean Price Williams’ın 16 mm filmiyle bizi bu büyülü pastoral şölende tutma çabası karşılığını buluyor. Buğday tarlalarının, alevden çıkan közlerin ya da bir sümüklü böceğinin doğallığına bile tanık oluyoruz. Bu yüzden Harvest’in başından sonuna kadar en büyüleyici yanı, adeta görsel bir şölen oluşturması. Pagan bir ruhtan beslenen bu filmin kendine özgü bir tavrı, harekete geçmeyenlere uyarı niteliği taşıyan göndermeleri olduğu açık. Erken kapitalizmin ve özel mülkiyet anlayışının isimsiz bir köyde yarattığı yıkım mesajı, metafor bolluğundan geri planda kalsa da yerine ulaşmış gibi görünüyor.
Fatma Kıpçak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar