İlk kısa filminden itibaren önemli film festivallerinde ilgi gören Gürcistanlı yönetmen Dea Kulumbegashvili’nin ikinci uzun metrajı April, geçtiğimiz günlerde MUBI kataloğundaki yerini aldı. Film, dünya prömiyerini 81. Venedik Film Festivali’nde yaptı ve festivalden Jüri Özel Ödülü ile döndü. Hikaye, Gürcistan kırsalındaki bir hastanede çalışan ve “toplumsal kurallara ters düşse de hastaların iyiliğini düşünen” Nina’ya odaklanıyor. April, durağan anlatım şekli ve tetikleyici sahneleriyle herkese uygun olmadığını baştan belli ediyor.
Nina (Ia Sukhitashvili), Gürcistan kırsalındaki bir hastanede jinekolog olarak çalışan bir kadın. Filmin daha başında gösterilen vajinal doğum, izleyiciyi öngöremediği bir anın tanığı yapıyor. Nina, ölü doğan bebeği sezaryen olarak doğurtsaydı yaşayabileceğinin tespit edilmesiyle töhmet altında kalıyor. Bu sırada köydeki gözler, kadınlara kürtaj yaptığı söylentisi nedeniyle zaten Nina’nın üzerinde. Bu durum, ilk hatasında onu gözden çıkarmaya hazır olan hastane yönetiminin işine geliyor. Zira, ölü doğan bebeğin babası Nina’yı şikâyet ediyor.
Ne var ki, film ilerledikçe Nina’yla bağ kurmak pek mümkün olmuyor. Nina’nın gündelik hayatı, daha ziyade bir tür belgeselin parçasıymış gibi gözüküyor. Zaman zaman her şeyi Nina’nın gözünden görüyormuşuz gibi hissettiren kamera, son derece soğuk ve mesafeli bir yere yerleşiyor. Geniş açıdan çekilen steril sahnelere kameranın titrek hareketi ekleniyor. Ayrıca uzun bir süre sabitlendiği yerde unutulmuş gibi durması bunaltıcı olabiliyor. April, konusu ve ele aldığı hikâyeyle pek çok kadının dikkatini çekmeye aday. Yine de, anlatmak yerine göstermeyi seçerken kullandığı sembolik dil nedeniyle geride birçok boşluk bırakıyor.

Toplumun Çatlaklarını Tıkama Arzusu
Nina, toplumsal olarak kadınların maruz bırakıldığı şiddetin farkında. Özellikle de ekonomik bağımsızlıktan yoksun olanların, doğurganlıkları üzerinden toplumda yer bulduklarının… Nina, film boyunca kürtaj yaptığı her ima edildiğinde “Ben yapmazsam bir başkası yapar.” cümlesini tekrarlıyor. Bence onun köydeki kadınları istemedikleri hamilelikten kurtarması, bir tür misyona işaret ediyor. Nina, modern ve ataerkil toplumlardaki sessiz yozlaşma karşısında bir tür süper kahraman gibi hareket ediyor.
Bunun ortaya çıktığı anlardan birinde, karşısında 16 yaşındaki biri oturuyor. Karakter, hamilelik şüphesiyle hastaneye gelmiş ve 18 yaşından önce evlilik yasal olmamasına rağmen bir senedir evli. Nina, bu sırada süper kahramanlığını sürdürüyor ve ona doğum kontrol hapı veriyor. Gizlice kullanması ve onun verdiğini kimseye söylememesi gerektiğini de ekliyor. Yasal olmayan bir evlilikteki olası hamileliğe, yasal ve ulaşılabilir olması gereken çözümün sunulması son derece manidar. Toplumun yozlaşmışlığı tüm açıklığıyla ortada. Zaten filmin başında gördüğümüz vajinal doğum sahnesindeki hamilelik de hastaneye bildirilmemiş. Bu demek oluyor ki, ölü doğumla zamanından önce sonlanan hamilelik boyunca bebeğin gelişimi hakkında rutin kontroller yapılmamış. Bu, Nina’nın neye karşı mücadele ettiğinin somut bir kanıtı.
Bir köy evindeki masaya serilen muşambanın üstünde yapılan kürtaj sahnesi de oldukça çarpıcı. Yedi dakika civarında süren bu sekansta olanlar, sabit bir kamera açısından görünüyor. Kürtaj olan son derece genç beden, korkuyla ve acıyla kasılırken Nina ise kamera açısının dışında yer alıyor. Başka şekillerde daha kolay anlatılabilecek bu sahne, izleyiciyi rahatsız edip etmediğiyle hiç ilgilenmiyor. Mesafeli anlatım dili, kamera açısının her an değişmesi ihtimalini de içinde barındırıyor. Zorlayıcı sahnenin gerçekleştiği masa, başka bir açıdan yeniden göründüğünde aradaki bağlantıyı yakalamak zaman alıyor. Yağışlı bir gün hastaneye dönerken arabası çamura saplanan Nina, söz konusu köy evine gitmek zorunda kalıyor. Bu defa, kürtajın gerçekleştiği masada bir erkek yemek yiyor. Böylece April, bizi duygusal davranmaya hakkı olmayan insanların tanığı yapıyor. Film, “Kürtaj yaptığın masaya yemek yemek için buyur edilebilirsin. Ne var ki bunda?” diyor sanki.

Yalnızlık Seçim Olduğunda
April, sembolik anlatımıyla hem boşluklar yaratan hem de boşlukları doldurmaya yönelik detaylar barındıran bir film. Yüzü belirsiz, bedeni erimiş gibi duran, memeleri sarkık, neyi temsil ettiği açıkça anlaşılmayan figür bunun bir örneği. Bana kalırsa bu, Nina’nın yaşama ve ölüme eşit derecede yakın olan konumunu temsil ediyor. Doğum, çoğu zaman yaşamın başı kabul edilmekle birlikte, filmde görülen tüm doğum sahnelerinde ölüme yakınız. Nina ise görev yaptığı bölgedeki kadınları özgürleştirmek için başka canların yaşamına son veriyor. Fakat Nina gibi soğukkanlı bir karakterin bile ölüme bu kadar yakın olduğu bir meslekten etkilenmediğini düşünmek yanlış olur. Görülen eciş bücüş bedenin, Nina’nın bilinç altındaki kırılgan taraf olduğunu varsayabiliriz.
Figürün, Nina’nın bilinçli yaşamına zıt düşen eğilimlerini tezime dayanak olarak görüyorum. Ölü doğuma dair başlatılan soruşturmayı yürütmesini umduğu kişi, geçmişte ilişki yaşadığı bir başka doktor. Nina, onun süreci yürütürken adil karar vereceğini düşünüyor. Oysaki, ilişkilerinin neden bittiğini ısrarla soran doktora karşı Nina’nın cevabı net: “Bizim bir geleceğimiz olmazdı.” Bu derece keskin ve mesafeli bir karakter özlese de söylemez, pişman olsa da yolundan dönmez. Nitekim, bilinçaltının bir yansıması olarak tanımladığım eciş bücüş bedeni diğer doktora sarılırken görüyoruz. Sanki bu sembolik varlık, benliğinin gizli arzularını ortaya çıkarıyor. Oysa Nina’nın bilinçli yanı, korkusuz davranmayı ve kadınların süper kahramanı olmayı seçiyor.

Her Seçimin Bir Bedeli Var
Dea Kulumbegashvili’nin yönetmenliğinin yanı sıra senaristliğini de yaptığı April, bazı bedeller ödemeyi göze alıyor. Ele aldığı konuyu herkese hitap edecek biçimde anlatmak ile izlenmesi zor bir film yapmak arasında bir seçim bu. Doğrusu tek seferde sonunu getiremediğim, iki defa mola verip kürtaj sahnesini atlaya atlaya izlediğim April, bana hitap etmedi. Zira, bakmayı ve üzerine düşünmeyi sevdiğim böyle bir konunun laboratuvar gerçekliğinde çekilmesine bana kalırsa gerek yoktu. Böyle anlarda filmin dünyasından uzaklaştığımı hissettim. Duygusal bir karakterim olduğu ve empati yapmadan filmi izleyemediğim için bu seyirciyi soyutlayan yaklaşımdan hoşlanmadım. Filmin sonunda Nina’yla bağ kuramamış olmama rağmen, karşı karşıya kaldığı ikilemi çok iyi anladım. Ne de olsa, doğru bildiklerimizle hayatın bizi zorladığı yer arasında kalmak epey insani bir deneyim. Yine de, bazı insanların April’ı sevmesi olasıyken onlardan biri olmadığımı kabul etmem gerekiyor.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar