Yakın zamanda MUBI’de gösterime giren Kıyıda, yolculuğuna bir bitirme projesi olarak başlayıp kısa sürede birçok ulusal ve uluslararası film festivalinden adaylık ve ödülle ayrılmış başarılı bir yapım. Yönetmen koltuğunda Büşra Bilginer’in oturduğu film, aynı zamanda yönetmenin filmografisindeki ilk uzun metraj filmi olma özelliğini taşıyor. Kıyıda, Antalya Side’nin sakin atmosferini sonuna kadar hissettirirken, bu huzurlu ortamın içine karmaşık aile bağlarını ve çatışmaları yerleştiriyor. Babalarının ölümüyle birlikte yıllar sonra yeniden bir araya gelen dört kız kardeşin hikayesi, filmin ana eksenini oluşturuyor. Kayıp ve yas duyguları üzerinden ilerleyen bu buluşma, aynı zamanda seneler boyunca kızların içinde biriktirmiş olduğu kırgınlıkların da gün yüzüne çıkmasına sebep oluyor.
Türkiye’de ve dünya çapında ilk prömiyerini 30. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapan Kıyıda, Defne karakterini canlandıran Deniz Altan’a “Umut Veren En iyi Genç Kadın Oyuncu” ödülünü kazandırırken; film aynı zamanda Montreal Kadın Filmleri Festivali ve Lizbon Bağımsız Filmler Festivali gibi uluslararası festivallerde de dikkat çekti. Türkiye’de Kadıköy Sineması ve diğer birçok sinemada özel gösterimler düzenlenerek de daha geniş bir seyirci kitlesine ulaşmayı başardı.

Bastırılmışın Anatomisi
Film, açılışta bizi bir cenaze sahnesi ile karşılıyor. Bu sahnede kızların birbirleriyle olan kopuk iletişimi, aile bağlarının ne kadar dağılmış bir durumda ve kırılgan bir noktada olduğunu gösteriyor. Aile içi konuşmalar ve dinamikler asla derinleşmiyor; karakterler birbirleriyle konuşuyor gibi görünseler de göz teması kurmaktan kaçınmaları, cümle aralarındaki uzun boşluklar ve birbirini duymadan devam eden diyaloglar, ortak yasın da bastırılmış halde tutulduğunu gösteriyor. Seneler geçtikçe bu dört kız kardeş, birbirlerine yabancı oldukları bir konuma gelerek bir baba figürünü kaybetmenin acısını bile paylaşamayacak kadar kendilerini açmakta zorluk yaşıyorlar. Film, bu sessizliği ironik bir biçimde Antalya Side gibi sakin bir ilçenin içine yerleştirerek duygusal gerilimin daha da fark edilebilir olmasını sağlıyor.
Baba karakterinin nasıl biri olduğu üzerine sadece kızların anlattığı birkaç anıyla tahmin yürütebiliyoruz. Ancak bu görünmez figürün kızlar üzerinde yarattığı etkilerin ne kadar sarsıcı olduğunu, onların seneler içerisinde travmalarıyla başa çıkmak için geliştirmiş oldukları savunma mekanizmalarından anlayabiliyoruz. Nil’in yalnızlığa sığınması, Defne’nin ani patlamaları, Yasemin’in öğrenilmiş çaresizlikle kabullenişe yakın tavrı ve Deniz’in içsel sitemi, aslında görülmeyen ama hep varlığı hissedilen baba figürüne işaret ediyor.
Antalya Side’nin dinginliği ilk bakışta bir huzur hissi yaratıyor gibi görünse de, yönetmen bu atmosferi karakterlerin içsel dalgalanmalarını yansıtan bir ayna olarak kullanıyor. Sorgun Mezarlığı, Side Pansiyon, Zindan Kalesi… Bütün bu mekanlar, karakterlerin geçmişle kurdukları bağdaşımı özetler nitelikte. Seneler sonra bir kaybın getirdiği süreçle birlikte karakterlerin hem kendileriyle hem geçmişleriyle yüzleşmeleri, seçilen mekanlarla birlikte daha sahici aktarılmış. Filmin yavaş işleyen yapısı ve arada oluşan bazı kopukluklar da, bana kalırsa karakterler arasındaki ilişkileri daha iyi hissetmemizi sağlayan bir teknik olarak kullanılmış.

Nil – Yalnızlığı Bir Konfor Haline Getirmiş Kız Kardeş
Nil, babasının baskıcı ve tutucu tavrı nedeniyle aileden ilk kopan ve uzaklaşmayı tercih eden kardeş. Ailesinden kaçarak kendisine yeni bir hayat kurmayı başarabilmiş olan Nil, kız kardeşleri tarafından bu hareketiyle hem çok cesur görülmekte hem de kardeşlerinin bir başına bırakılmış gibi hissetmelerine neden olmakta. Bu uzaklaşma, ona dışarıdan cesur ve özgür bir karakter görünümü kazandırsa da, film ilerledikçe bu özgürlüğün içinde hafif bir pişmanlık ve saklı bir hüzün olduğunu fark ediyoruz. Özellikle Yasemin’le yaptığı konuşmada, Nil’in aslında kopmayı değil, korunmayı tercih ettiğini gösteren bir bağlam oluşuyor. Diğerlerinin aksine, Nil için kalabilmek daha çok cesaret isteyen bir davranış.
Defne – Gelgitli Öfkesine Sığınan Kız Kardeş
Defne, film boyunca kardeşler arasında bir tür denge kurmaya çalışıyor; ancak eski sevgilisi Akın’la karşılaşması, babasının mezarına yaptığı ziyaretinde yalnız kalma isteği ve ani patlamaları, onun bu duygusal yükü artık taşıyamadığını açık ediyor. Antik kent sahnesinde yeni tanıştığı bir arkeolog ile hızlı bir bağ kurması, onun görünürlüğe ne kadar ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Kendini sakin biri gibi konumlamaya çalışsa da, en kırılgan ve kırıcı cümlelerin çoğu da ondan geliyor. Bu da onun bu gelgitli halini, filmdeki en görünür çatlaklardan birine dönüştürüyor. Bazen ağzından çıkan herhangi bir cümlenin nereye varacağını düşünmeden çok savruk bir ruh hali sergiliyor. Özellikle geçmişin öfkesini diğer kızlara kıyasla en çok açığa vuran da Defne karakteri. Bu yüzden filmde bana göre en çok kendini ele veren, en çok özdeşim kurabildiğimiz karakter de kendisi oluyor.
Yasemin – Sessizliğinin Ardındaki Görünmez Karakter
Yasemin, en büyük kardeş olmanın getirdiği sorumluluk bilinciyle aileden uzaklaşmak yerine ailenin tüm yükünü omuzlanmayı seçmiş bir karakter. Çocukluğunu geçirmiş olduğu evde kalması ona güç vermemiş, tam tersine hayata dair karar alma yetisini zayıflatmış. Yasemin’de öğrenilmiş çaresizlik halini çok net bir şekilde görebiliyoruz. Her hareketinde kardeşlerine ve eşine başvurarak bir onay bekliyor. Kendi başına karar veremeyecek kadar kendini zayıf görüyor; en azından ben izlerken bu şekilde hissettim. Onun bu çaresiz yapısı, ötekine olan ihtiyaçla bir bağ kurarak sürekli bir onaylanma arzusunun peşinden gidiyor.
Deniz – ‘’Kıyıda’’ Bekleyen Karakter
Üvey kardeş olarak anlatıya dahil edilen Deniz, film boyunca yalnız kalan ama sürekli gözlem halinde olan bir figür. Onun bu süregelen sessizliği, “Acaba benim için de burada bir yer var mı?” sorusunun içine yerleşmiş bir bekleyiş hali. Üvey olmasının getirdiği etkiyle birlikte, diğer kız kardeşlerin arasında aidiyet duygusunu benimseyemediğinden dolayı onu hep dışarıdan bakan bir figür olarak görüyoruz. Aslında kendisi bu bağı kurmak istiyor, ama nasıl yapacağını bilemiyor çünkü diğer kız kardeşler de kendi aralarında o bağı yeniden kazanabilmenin savaşı içerisinde. Deniz ilk etapta bunun kendine yönelik bir tutum olduğunu düşünse de, diğerlerinin arasındaki dinamikleri gözlemledikçe aslında bu durumun ailenin geneline yayılmış bir çıkmaz olduğunu fark ediyor. Finalde kız kardeşlerle birlikte denizde yürüdüğü sahne, bu süregelen bekleyişin belki de ilk kez karşılık bulduğu an. Deniz, burada ilk kez kardeşleri tarafından fark edildiğini hissediyor. Ayrıca bu sahne, en çok Deniz karakteri için önemli gibi görünse de (zira onun gözünden sahneye dahil oluyoruz) bütün kız kardeşler için çıkmazın sona erdiğini ve tekrardan bağ kurmak için karakterlerin hazır olduğunu görüyoruz.

Affetmeye Dair Son Adım
Kıyıda, aile üyeleri arasında doğrudan bir yüzleşme dili kurmuyor. Bilginer, geçmişten gelen travmanın küçük parçalarını sahnelere hafif hafif serpiştirerek seyircinin bu duygusal boşlukları tamamlamasına izin veriyor. Nil’in “Pişman olmayanı affedemezsin.” cümlesi, babaya olduğu kadar olayın içine dahil olan diğer karakterleri de kapsıyor. Buna rağmen finalde kurulan yakınlık, affetmenin bazen geçmişin açıklığa kavuşmasıyla değil, birlikte sessizce durabilmekle mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Karakterler, bazı şeylerin çözüme kavuşamayacağını fark edip geçmişi olduğu gibi kabul ederek birbirlerinin yaralarına yer açıyor. Filmin sonundaki bu kabulleniş, şu anın ve gelecekteki ihtimallerin daha kıymetli olduğunu fark etmemizi sağlıyor. Bazen geçmişi olduğu gibi ve biricikliğiyle kabul edip, karşımızdakini şimdiki haliyle var edebilmek çok kıymetli bir adım; bence Büşra Bilginer de bize tam olarak bunun farkındalığını kazandırmayı amaçlamış.
Kıyıda, sinemada sıkça gördüğümüz bir anlatı yapısının dışına çıkarak bastırılmış olanı, kırgınlık ve yas gibi temaları sakin görünen yoğun bir atmosfer içerisinde ele alıyor. Film seyirciyle arasına bilinçli bir mesafe koyuyor, bazı sahnelerde seyircinin hikayeyi kendi yorumuyla birlikte tamamlaması bekleniyor. Ancak final sahnelerinde bu mesafenin yavaş yavaş eridiğini ve yerini samimi bir duygusal yakınlığa bıraktığını görmek oldukça etkileyici. Yönetmenin ilk uzun metraj filminin bu denli başarılı olması, sonraki işlerinde neler yapacağına dair merak uyandırıyor.
Sude Söyler’in tüm yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar