Robin Hood, sinema tarihinin en romantize edilmiş karakterlerinden biri olarak hatırlanır. Yüzyıllardır anlatılan hikâyeler; halkın yanında duran, zenginden alıp fakire veren bir kahramanın efsanesini büyütmeye devam eder. Ancak The Death of Robin Hood, bu efsaneyi yeniden anlatmak yerine, onun altında yatan gerçeği kazımayı tercih ediyor. Film, daha ilk sahnesinden itibaren seyirciyi alışık olduğu Robin Hood anlatısından uzaklaştırıyor ve karşımıza halk türkülerindeki kahramandan çok, yıllar boyunca şiddetle var olmuş yaşlı bir adam çıkarıyor. Kanın, ölümün ve çürümenin içine gömülmüş bu karakter, artık maceraların peşinden gitmek yerine yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşiyor. Çünkü kendisi merhamet etmemiştir ve ilk hatasında kimse de ona merhamet etmez. Bu nedenle film, bir kahramanlık hikâyesi olarak değil, bir kefaret hikâyesi olarak başlıyor.
Asıl dikkat çekici olan nokta ise filmin Robin Hood’u aklamaya çalışmaması. Pek çok modern yorum, geçmişte suç işlemiş karakterleri yeniden yorumlarken onları anlaşılır veya haklı göstermeye çalışır. Burada ise durum farklı cereyan ediyor. The Death of Robin Hood, ana karakterinin gerçekten kötü bir insan olabileceği ihtimalini kabul ederek yola çıkıyor. Zira karşımızdaki adam, hikayelerde methiyeler dizilen bir şehir efsanesi değil; yıllar boyunca insan öldürmüş, hayatlar mahvetmiş ve ardında sayısız düşman bırakmış bir haydut.
Onun hakkında anlatılan iyi hikâyelerle gerçek arasında derin bir uçurum bulunuyor. Yönetmen de tam olarak bu çelişkinin peşine düşüyor. İnsanların hafızasında yaşayan kahraman ile Robin’in aynaya baktığında gördüğü adam arasındaki mesafe, filmin temel çatışmasını oluşturuyor.
Bu yazı, The Death of Robin Hood filmi hakkında spoiler içerir.

Geçmişin Gölgesinde Yaşamak
Kısa tutulan bir girizgâh bölümünden sonra, hikaye Little John’un gelişiyle birlikte farklı bir yönde şekilleniyor. Robin’in bir zamanlar beraber saf tuttuğu eski dostu, edindiği çalıntı kimlik sayesinde değişmeye çalışmış ama buna tam olarak ayak uyduramamış bir karakter olarak yorumlanıyor.
Bu durum, ilk bakışta Robin Hood için yeni bir başlangıç fırsatı gibi görünse de, hikâye kısa sürede bunun bir yanılsama olduğunu gösteriyor. Başka bir isim kullanmak, hatta başka bir yerde yaşamak mümkündür; fakat geçmişten kaçmanın mümkün olmadığı gerçeği, anlatının temelini oluşturuyor. Film boyunca karakterlerin peşini bırakmayan şey, işledikleri günahların ağırlığı oluyor. Robin Hood ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, yıllarca biriktirdiği şiddet ve nefret onun sonuna giden yolun haritasına dönüşüyor.
Bu noktada The Death of Robin Hood, klasik bir kaçış öyküsünden çok, bir kader anlatısına dönüşüyor. Little John’un gelişi, aslında geçmişin yeniden açılan yaralarının habercisi oluyor. Film, burada dostluk kavramını da alışılmış biçimde kullanmıyor. Geleneksel anlatılarda yoldaşlık umut verirken, burada geçmişin yükünü taşıyan karanlık bir hatırlatıcı işlevi görüyor. Karakterler nereye giderlerse gitsinler, yıllar önce verdikleri kararların sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Bu nedenle film boyunca hissedilen şey, yaklaşan bir hükmün ağırlığından başkası değil.

Ölüm Öncesi Bir Araf
Filmin geri kalan bölümü ise neredeyse metafizik bir alana açılıyor. Savaş sonrasında yaralanan Robin Hood’un bir manastıra sığınması, anlatıyı fiziksel bir mücadeleden ruhsal bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Bu manastır, yalnızca bir iyileşme mekânı değil; aynı zamanda ölüm öncesi bekleme odası, bir tür araf işlevi görüyor. Robin Hood burada ilk kez hayatı boyunca kaçtığı insanlarla ve duygularla yeniden temas kurmaya başlıyor. Little John’un kızıyla kurduğu ilişki, ona sahip olamadığı babalık hissini hatırlatırken; bir çocukla kurduğu dostluk, kaybettiği masumiyetin yankısına dönüşüyor. Rahibe ile yakınlaşması ise yalnızca fiziksel bir çekim değil, uzun süredir unuttuğu insan olma hâlinin yeniden hatırlanması anlamına geliyor.
Ancak film, bu ilişkileri bir kurtuluş reçetesi olarak sunmuyor. Çünkü Robin Hood’un temel sorunu insanların onu affetmemesi değil, kendisini affedememesidir. Bu nedenle yaptığı küçük iyilikler, geçmişini temize çekmeye yetmiyor. John’un kızına geçici bir baba olması, kendisini öldürmek isteyen genç adamı bağışlaması, rahibeye günahlarını itiraf etmesi ya da cüzzamlı adama ölümünde eşlik etmesi onu iyi bir insana dönüştürmüyor. Bunlar yalnızca hayatının sonunda yapabildiği son doğru şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Film de tam bu noktada etkileyici hâle geliyor. Çünkü karakterine ikinci bir hayat vermiyor; yalnızca ilk hayatının sonuçlarıyla yaşama fırsatı tanıyor.
Michael Sarnoski‘nin filmografisine bakıldığında, The Death of Robin Hood‘un yönetmenin önceki işlerinden bağımsız düşünülemeyeceğini söylemek mümkün. Özellikle Pig‘de olduğu gibi, burada da yaşamla ölüm arasında sıkışmış, geçmişin yükünü taşıyan ve içsel bir pişmanlıkla hareket eden karakterler bulunuyor. Hatta Hugh Jackman‘ın canlandırdığı Robin Hood ile Logan filmindeki yaşlı Wolverine arasında dikkat çekici benzerlikler kurmak mümkün. Her iki karakter de yıllarca şiddete başvurmuş, etraflarında ölüm bırakmış ve hayatlarının son döneminde yaptıkları tercihlerle yüzleşmek zorunda kalmış figürler olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan Sarnoski‘nin ilgisini çeken şey; kahramanların yükselişi değil, düşüşleri sonrasındaki sessizlik gibi görünüyor.
Filmin geçtiği Orta Çağ dünyası da bu yaklaşımı destekleyecek şekilde son derece acımasızca tasvir ediliyor. Burada genç bir kadın ya da çocuk olmak, hayatta kalacağınız anlamına gelmiyor. Ölüm her an kapının arkasında bekliyor. Basit bir tartışma kanlı bir hesaplaşmaya dönüşebiliyor ve insan bedeni kolaylıkla toprağın bir parçası hâline gelebiliyor. Film, bu şiddeti yer yer stilize ederek sunuyor ancak bunu bir gösteri malzemesine dönüştürmüyor. Şiddet, burada dünyanın doğal düzeninin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bu da filmin atmosferini sürekli olarak huzursuz bir noktada tutuyor.

Bahçeyi Hatırla
Bütün bu karanlığın içinde filmin en etkileyici yönlerinden biri, şiirsel anlatısı oluyor. Sarnoski, ölümün gölgesinde dolaşan hikâyesini zaman zaman doğa metaforlarıyla besliyor. Özellikle cüzzamlı adamın armut, elma ve mürver çiçeklerinden oluşan bahçesi filmin en anlamlı sembollerinden biri hâline geliyor.
Çürümenin ortasında kurulan bu küçük dünya, adeta kaybedilmiş bir cenneti temsil ediyor. Cüzzamlının ölmeden önce Robin Hood’a “Bahçeyi hatırla.” demesi ise yalnızca bir öğüt değil, aynı zamanda yaklaşan ölümün sessiz bir kabulü olarak konumlanıyor. Robin Hood’un da yakında aynı yolculuğa çıkacağını bilen adam, ona geride kalacak tek şeyin hatırlanan güzellikler olduğunu söylüyor.
Rahibenin, hayatındaki en büyük kötülüklerden birinin kaynağı olan adamı iyileştirmeye çalışması ise filmin kurduğu ironilerden biri olarak öne çıkıyor. İntikamın yerine merhameti koyan bu yaklaşım, Robin Hood’un dünyasında alışık olmadığımız bir karşıtlık yaratıyor. Film, tam da bu nedenle yalnızca ölüm hakkında değil, ölümden önce insan kalabilmenin mümkün olup olmadığı hakkında da seyirciyi düşündüren doneler ekliyor.
Sonuç olarak The Death of Robin Hood, herkesin seveceği bir film değil. Ağır temposu, sessizliklerle örülü yapısı ve düşünerek izlenmeyi talep eden anlatımı nedeniyle günümüz seyircisinin önemli bir kısmını zorlayabilir. Ancak sinemanın yalnızca hikâye anlatmak değil, insan ruhunun karanlık koridorlarında dolaşmak için de var olduğuna inananlar için oldukça değerli bir deneyim sunuyor. Çünkü film, Robin Hood’un nasıl yaşadığını değil, ölmeden önce kendisi hakkında ne öğrendiğini anlatıyor. İnsanların palavralarının peşinden gitmektense, ölümlü dünyanın acımasızlığına vurgu yaparak gerçeklerin insanın canını acıtabileceğini vurguluyor. Logan’ı sevdiyseniz bu filmi de kesinlikle deneyimlemeniz gerekiyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
















Yorumlar