Alfred Hitchcock sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri. Çoğunlukla gerilim filmleri ile bilinse de, The Man Who Knew Too Much ile polisiye-gizem tarzında bir işe imza atıyor. Hitchcock, 1934 yılında İngiltere’de çektiği aynı adlı filmi 1956 yılında daha büyük oyuncular, daha iyi prodüksiyon ile tam olarak Hollywood tarzını yansıtarak yeniden yapmış. Hitchcock‘un 1934 tarihli yapımı, yetenekli bir adamın amatör bir filmi gibi dururken, 1954 yılında yeniden yaptığı iş şüphesiz daha profesyonel bir film izlenimi yaratıyor.
The Man Who Knew Too Much; Fas’a sadece kafa dinlemek, tatil yapmak için gelen McKenna’ları takip ediyor. Yaşadıkları bir kaza sonrası tanıştıkları bir adamın öldürülmesi ve Ben McKenna’ya İngiltere’de büyük bir suikastın olacağının söylenmesi üzerine yaptıkları egzotik tatil bir “katil kim?” arayışına sürükleniyor.
Fas’ın Karmaşasındaki Komplo
Alfred Hitchcock, The Man Who Knew Too Much ile McKenna’ları kendi güvenli alanlarından çıkarıp Fas’ın egzotik Marakeş şehrine atar. Yönetmen; burada karakterlerin tanımadıkları insanlar, bilmedikleri bir dil ile yüzleşmek ve bu iletişimsizlikte ilk diyalog kurabildikleri insanlara güvenmek zorunda kalmalarını sağlar. McKenna’lar da Fas’ın bu egzotik havasında dönen komplodan habersiz, normal bir tatilde yapacaklarını yaparlar.
Hitchcock’un The Man Who Knew Too Much ile başardığı şeylerden biri, bize bir komplo olduğunu söyleyene kadar ne olduğunu seyirciye pek belli etmemesi. Zira, bir şeyler döndüğünü seyirci olarak anlıyoruz ama ne olduğuna dair bir fikir sahibi değiliz. Hitchcock, bu bilinmezlik ve tedirginlik duyguları ile çok iyi oynuyor ve sizi adeta ekrana kilitliyor.
McKennalar, bu komplo hakkında bilgi sahibi olana kadar aslında tarafsız bir durumdalar. Otobüste tanıştıkları Louis Bernard’ın şüpheli ölümü gerçekleşince artık Doktor Ben bu komployu engellemeye çalışan kişi haline gelir. Bu sefer yine orada tanıştıkları ve hatta çocuklarını emanet ettikleri Drayton ailesi tarafından hedef alınırlar. Bu olaya kadar asla şüphelenmedikleri insanların aslında bu komployu düzenleyen insanlar olduğunu öğrenirler ve artık çocukları Hank de ellerindedir. Hank’in kaçırılması ile artık Fas’ta onları tutan bir şey olmaz ve hem Hank’i kurtarmak hem de bu komployu durdurmak için Londra’ya giderler.

Müziğin Etkisi ve Annelik İçgüdüsü
Alfred Hitchcock, The Man Who Knew Too Much’ta müziği filmin merkezine koyuyor. Filmin başında otel odasında Hank ve Jo’nun Que Sera, Sera performansı, ilk başta anne ve çocuğun birlikte eğlendiği mutlu dolu bir anı yansıtırken, filmin sonunda daha duygusal ve anlamlı bir şarkıya dönüşüyor. Jo ve Hank’in arasındaki bu güçlü bağ ile Hitchcock, bir annenin çocuğu için neler yapabileceğini çok güzel anlatıyor. Ben ise daha otoriter bir baba figürü olarak karşımıza çıkıyor. Filmin başlarında daha sert biriyken, sonlara doğru o da bu yaşananlardan etkilendiği için sakin bir insana dönüşüyor.
The Man Who Knew Too Much, Alfred Hitchcock’un aile içi dinamiklere fazlasıyla dokunduğu bir film. Mesela, Jo’nun eski bir şarkıcı olması ile birlikte gelen ünün Ben’in pek hoşuna gitmediğini görüyoruz. Hatta Hank ve Jo’nun birlikte şarkı söylemesi dahi onu rahatsız eder, nitekim oğlunun onun gibi bir doktor olacağını söylemesi, hâlâ Jo’nun müzik kariyeri hakkında neler düşündüğünü belli ediyor. Öyle ki Ben, başlarda komployu kendi başına çözmeye çalışıyor. Hatta Hank’in kaçırıldığını Jo’ya açıklamadan önce Jo’ya bir sakinleştirici vererek onu oyunun dışına itmeye çalışıyor. Jo ise buna rağmen oğlunu bulmak için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu Ben’e söyleyerek onu ikna ediyor. Alfred Hitchcock; kaçırılmadan sonra ise onlara bütün fırsatları sağlayan, Hank’in kurtarılmasında katkısı olan her şeyin yine Jo sayesinde yaşandığını, günün sonunda Ben’in sadece bir kas kütlesi olduğunu gösteriyor.

Sinemanın En Büyülü Sahnesi
Albert Hall’da geçen yaklaşık 20 dakikalık sekans, benim uzun yıllardır bir filmde izlediğim en etkileyici sahnelerden biri. Bu sahnede katilin, devlet başkanını tam zile vurulduğu an öldüreceğini öğrendikten sonra kulaklarınız dakikalar boyunca başka hiçbir şey aramıyor. Sadece o zil sesine odaklanmak istiyorsunuz. Zaten Hitchcock da bunu düşünmüş olacak ki, bu 20 dakika boyunca hiçbir diyalogla karşılaşmıyorsunuz. Bütün sahne katil, kurban, Jo ve zili çalacak olan müzisyen arasında geçiyor. Bu diyalogsuz sahnede Jo iki seçim arasında kalıyor: ya hiçbir şey söylemeyecek ve oğlunu kurtaracak ya da komployu ortaya çıkaracak ama bir ihtimal oğlunu kaybedecek. Hitchcock, bütün sekans boyunca Jo’nun yaşadığı o ikilemi hem inanılmaz bir oyunculukla hem de müziğin gücü ile bize hissettiriyor.
Müziğin yavaşça yükselmesi ile sahne hızlanır, katil iyice hedefine doğru hamle yapar ama Jo hâlâ ne yapacağını bilemeden dehşet içinde kalır. Tam müzisyen zili çaldığı anda Jo kararını verir ve bütün bu sessizliği büyük bir çığlık ile bozar. Katil isabet bulamaz ve Ben ile polislerin o sese doğru hareketlenmesi ile birlikte kaçmaya çalışırken balkondan düşer. Hitchcock, bu sahne ile sessiz sinema teknikleri ile sesli sinema teknolojisini harmanlayarak bir başyapıt ortaya koyar. The Man Who Knew Too Much, belki Hitchcock’un filmografisine bakınca ilk dikkat çeken film değil, ama sadece bu sahne bile onun neden dahi bir yönetmen olduğunu gösteriyor. Nitekim, Hitchcock’un ne kadar iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu The Man Who Knew Too Much ile tekrardan görüyoruz.

Bir Ustanın Dokunuşları
Dediğim gibi, The Man Who Knew Too Much bir yeniden yapım. Hitchcock, 1934 yılında yaptığı filmi aynı adla ve bu kez Hollywood standartlarıyla yeniden yorumluyor. 1934 yılındaki orijinal versiyon, daha hızlı bir tempoda ve polisiye türünde seyrederken bu yeniden yapımı daha klasik bir Hitchcockvari formda görüyoruz. Bu yeniden yapım, yönetmenin bizi Fas’ın egzotik havasından Londra’nın soğuk sokaklarına ve Albert Hall’un sahnesine kadar ustalıkla götürdüğü harika bir film.
The Man Who Knew Too Much, bir Alfred Hitchcock efsanesi olmasının yanı sıra inanılmaz oyunculuk performanslarına da sahip. James Stewart, Ben McKenna rolünde sert ve otoriter bir babayken, oğlunun kaçırılması sonucu onun için her şeyi (hatta kendini bile) feda edebilecek bir adama dönüşümünü olağanüstü bir şekilde aktarıyor. Doris Day ise bu filmin açık ara yıldızı. Bütün film boyunca harika bir performans sergilemesine rağmen, yukarıda da belirttiğim gibi Albert Hall’da geçen sahnede adeta oyunculuk dersi veriyor.
Kısacası Alfred Hitchcock, The Man Who Knew Too Much ile çok fazla şey bilmenin insanda oluşturduğu yüke odaklanıyor. Müziği ve kurguyu yanına alarak onları filmin en büyük silahı yapıyor. Benim de gözden kaçırmış olduğum ve henüz izleyebildiğim filmi herkese gönül rahatlığıyla öneririm.
Yiğit Kirpi‘nin diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar