Alfred Hitchcock’un sayısız başyapıtlarından biri olan Vertigo, çoğu izleyici için filmografisinin zirvesidir. Bunun en büyük sebebi; yalnızca ekrandaki karakterlerin değil, filmin kendisinin de geçirdiği dönüşümde yatıyor. İlk gösterildiğinde yadırganan, inandırıcılığı sorgulanan ve izleyiciyi rahatsız eden bu tuhaf aşk hikâyesi, yıllar içinde yavaş yavaş büyüyerek sinema tarihinin merkezine yerleşti. Bugün hâlâ üzerine bu kadar çok konuşulmasının nedeni, teknik ustalığı ya da etkileyici görselliğin çok ötesinde; bu kadar önemli olmasının altında izleyicinin bakışını, arzusunu ve özdeşleşme alışkanlıklarını bizzat hikâyenin konusu hâline getirmesi var.

Alfred Hitchcock Sunar Annemin Bana Asla Anlatmadığı Hikayeler Gerilim Ustasının En Sevdiği Öyküler Arakat Mag Domingo İşbirliği Banner Yatay 3 Sarı

Vertigo, yüzeyde bir gizem gibi başlıyor: basit bir şekilde bahsetmek gerekirse “bir adam, bir kadın ve çözülmesi gereken bir sır”. Fakat film ilerledikçe, bu gizemin asıl merkezinin suç ya da doğaüstü bir güç değil, arzu ve saplantı olduğu ortaya çıkıyor. Hitchcock, klasik bir gerilim anlatısı kuruyormuş gibi davranırken, yavaş yavaş o anlatının altını oyup izleyiciyi rahatsız edici bir gerçeklikle baş başa bırakıyor. Böylece Vertigo, izleyicinin bakışını yöneten, onun beklentilerini manipüle eden ve sonunda bu manipülasyonu açığa çıkaran başyapıta dönüşüyor. Vertigo’da, bir polisiyeden daha fazlası olarak, arzunun ve sinemanın nasıl işlediğine dair karanlık bir keşif yolculuğuna tanık oluyoruz.

Vertigo Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Hitchcock’un Kurduğu “Usta” Figürü ve Vertigo’nun Tarih İçinde Yer Değiştirmesi

Alfred Hitchcock’un sinema tarihindeki yeri, yalnızca “Master of Suspense” lakabının popülerliğiyle açıklanamaz; kendisi, baştan itibaren görsel dile ve izleyici manipülasyonuna dayalı bir auteur olarak benzeri olmayan bir kişiliktir. Kariyerine sessiz sinemada filmlerin title kartlarını tasarlayarak ve sanat yönetmenliği yaparak başlaması, daha ilk aşamada bile görüntünün düzenlenişine duyduğu takıntılı ilgiyi ele verir. Hitchcock, yönetmenliğe 1925 tarihli The Pleasure Garden ile adım attıktan sonra, kısa sürede kendi sinemasal sözlüğünü kurar: dramatik gölge kullanımı, tekinsiz mekân duygusu, beklenmedik görsel ifşalar, garip ve huzursuz edici kamera açıları… Tüm bunların üzerine, masumken suçlanan, kendini bir anda kovalamacanın içinde bulan “yanlış adam” anlatısı, Hitchcock evreninin en kalıcı omurgalarından biri hâline gelir.

Bu anlatı omurgasının kişisel bir kaynağı da vardır: Hitchcock’un çocukluk anısı olarak aktardığı “ceza” hikâyesi de —babası yaramazlık yaptığında onu bir notla polis karakoluna yollayıp “ders olsun diye” kilitlettirir— suçluluk, otorite ve cezalandırılma fantezilerinin yönetmenin bilinç dünyasında nasıl bir yer edindiğini gösteriyor aslında. Yetişkin Hitchcock’un mezar taşına “iyi bir çocuk olmazsan neler olabileceğini gör” benzeri bir cümle yazdırmak istediğini söylemesi dahi, bu temanın neredeyse varoluşsal bir saplantı olduğunu ima etmekte. Dolayısıyla Hitchcock sinemasında, “suç” yalnızca olay örgüsünün bir anahtarı değildir, bunun yanında karakterlerin psikolojisini ve izleyicinin duygu alanını belirleyen de bir düzenektir.

Uzun yıllara yayılan filmografisi ve onlarca adaylık/ödülle desteklenen itibarı ile Hitchcock, her zaman en çok konuşulan yönetmenlerden biri oldu. Fakat en tepeye ulaştığı noktaları ayrı olarak ele almak gerek. 1960’a gelindiğinde, Rear Window, North by Northwest, Vertigo ve Psycho gibi filmlerle Hitchcock, hem estetik hem de popüler kültür düzleminde “zirve” kabul edilen bir döneme ulaşır. Fakat bu zirve anlatısının içinde Vertigo tuhaf bir biçimde “geç doğan” bir başyapıt olarak karşımıza çıkar. Bugün sinema için zirve noktalarından biri olarak görülen film, ilk çıktığında bu muameleyi görmez; tersine, “anlaşılamama” deneyimi filmin tarihsel kimliğinin bir parçası hâline gelir.

Bu nedenle Vertigo, “eleştirel yeniden değerlendirme” fikrinin sinema tarihinde somutlaştığı bir vaka olarak da görülüyor. Zaman içinde “en iyi filmler” listelerinde yukarı tırmanması, filmin anlamının sabit olmadığını; her dönemde, yeni teorik araçlarla ve yeni duyarlılıklarla yeniden kurulduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu yükseliş, filmin içeriğinde dolaşan tekrar, saplantı ve geri dönüş temalarıyla da ironik bir paralellik taşır: Film, kendi kaderinde bile bir “dönüş” anlatısı yaşar; reddedilmekten kutsanmaya doğru döner, üstelik bunu tek bir hamlede değil, katman katman gerçekleşen kültürel bir süreçle yapar.

Vertigo Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Açılış Sahnesinin Şoku, Tonun Kırılması ve Filmin Daha Başta Kurduğu “Duygu Rejimi”

Vertigo daha ilk dakikalarında, seyirciyi bir güven zemini üzerine çekmez, bir dengesizlik hâli üzerine yerleştirir. Çatı kovalamacası, aşağıya bakış, boşlukta asılı kalma, bir polis memurunun göz göre göre düşerek ölmesi… Bu sahne, Scottie’nin travmasının başlangıcının yanı sıra, filmin tüm algısal mantığını kuran bir eşiktir. Scottie’nin suçluluk duygusunun “literal” bir görüntüyle —başkasının ölümü kendi gözlerinin önünde gerçekleşmişken çaresiz kalmakla— damgalanması, karakterin kırılganlığını psikolojik olduğu kadar bedensel bir deneyim olarak da kodlar. Yükseklik korkusu burada basit bir fobiden ibaret değildir; çünkü eğer dikkat ederseniz bu fobi, filmin dünyaya bakışını bozan bir filtre, bir duyu bozukluğu hâline de geliyor.

Fakat Hitchcock, bu travmatik açılışı sabit bir tonda sürdürmek yerine, hemen ardından şaşırtıcı bir kırılma da yaratır. Ekranın kararmasından sonra, Midge’in dairesinde daha hafif, gündelik ve neredeyse “şirin” bir sahneye geçilir: Scottie’nin bastonuyla oynadığı komik an, Midge’in çizdiği iç çamaşırları, korseler üzerine rahat bir sohbet… İlk bakışta bu geçiş tuhaf, hatta “uyumsuz” görünür. Ancak film ilerledikçe anlaşılır ki, bu uyumsuzluk bir hata değil, filmin özüdür: Çünkü Vertigo, kâbus ile rüya arasında, korku ile arzu arasında sürekli salınan bir yapı kurar bizlere. Açılıştaki ölüm ve suçluluk, bir sonraki sahnede sıradan bir rahatlıkla yan yana getirilir; çünkü Scottie’nin zihni de tam olarak böyle çalışacak, travma ile gündelik hayat aynı bedenin içinde çarpışacaktır.

Bu ton kırılması, James Stewart’ın star personası üzerinden de stratejik bir kurulum yapar. Çünkü Stewart, sinema tarihinde her zaman “herkesin kendinden bir parça bulduğu” temiz yüzlü bir figür oldu. Hitchcock ise bu güven duygusunu bilinçli biçimde kullanır: Midge sahnesindeki mizahi ritim, Stewart’ı alışıldık konfor alanına yerleştirir ve izleyiciyi bunun da tanıdık bir Stewart karakteri olacağı yanılsamasına yaklaştırır. Fakat film, bu yanılsamayı yavaş yavaş parçalar. Stewart’ın yüzeydeki sempatik tavrı; giderek kontrol etme arzusuna, fetişistik bir ısrara, etik sınırları aşan bir saplantıya dönüşür. Böylece Hitchcock; sadece Scottie’nin düşüşünü değil, izleyicinin Stewart’a duyduğu güvenin çöküşünü de sahne sahne yönetmeye başlar.

Midge’in varlığı bu noktada kritikleşir. Çünkü o, filmdeki “akıl” ve “denge” imkânının da temsilidir. Bağımsız, zeki, Scottie’yi anlayan ve ona şefkat gösteren bir figür olarak güvenli bir alternatif sunar. Ancak Vertigo’nun arzu mekanizması, “güvenli olanı” ödüllendiren bir mekanizma değildir. Scottie’nin Midge’i tekrar tekrar pas geçmesi, filmin temel önermelerinden birini açığa çıkarır: Arzu çoğu zaman “bilinen”i değil “bilinmeyen”i seçer; emniyetli olan değil, kaçan ve kendini saklayan şeye tutunur. Bu yüzden film, tam da bu noktada romantik bir hikâye gibi başlayıp, romantizmin içindeki şiddeti yavaş yavaş görünür kılan karanlık bir anatomiye dönüşüyor.

Vertigo Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Uyarlama Sürecinin Kendisi Dahi Bir “Kontrol” Hikâyesi

Vertigo’nun uyarlanması, filmin merkezindeki kontrol/sahiplik temalarını gösteren, adeta film-dışı bir olay örgüsü konumunda. Hitchcock’un Boileau ve Narcejac’ın Celle qui n’etait plus romanının haklarını almak istemesi, fakat Clouzot’nun bu hakları alıp Les Diaboliques’i çekmesi, Hitchcock’u aynı yazarların yeni eserleri konusunda paranoyak sayılabilecek bir dikkat düzeyine iter. Bu yüzden D’entre les morts daha İngilizceye çevrilmeden önce Paramount’a sinopsis hazırlatılır; haklar, çeviriden bile önce güvence altına alınır. Buradaki elbette basit bir profesyonel refleksten öte bir durumdur; çünkü Hitchcock, kariyeri boyunca süren “malzemeyi ele geçirme” ve “kontrolü bırakmama” dürtüsüne her zaman sahipti.

Senaryo aşaması da bir tür eleme ve mücadele süreciyle ilerler. Maxwell Anderson’ın yazdığı taslağın Hitchcock tarafından reddedilmesi, ardından Alec Coppel’ın getirilip onun da tatmin etmemesi, en sonunda Samuel L. Taylor’ın Hitchcock’un notlarıyla senaryoyu yeniden kurması; filmin “metinsel” doğumunun bile çatışmalı olduğunu gösteriyor. Üstelik bu çatışma, doğrudan bir mülkiyet ve imza meselesine dönüşür. Taylor’ın tek başına övgü almak istemesi ve Coppel’ın buna Writers Guild (Yazar Sendikası) hakları üzerinden itiraz etmesi, senaryonun kime ait olduğu sorusunu bir endüstri kavgasına çevirir. Nihayetinde Taylor ve Coppel ortak yazar olarak resmiyete dökülürken; Anderson dışarıda kalır. Bu tablo, filmde Scottie’nin kadını “yeniden yazma” isteğiyle de karşılaştırılabilir bir durum haline dönüşüyor: Kim yazıyor, kim biçim veriyor, kim görünür oluyor?

Kadro sürecinde de benzer bir gerilim vardır. Kadın başrol için başlangıçta Vera Miles düşünülmesi, hamileliği nedeniyle onun yerini Kim Novak’ın alması ve Miles tekrar müsait olduğunda Hitchcock’un Novak’ta ısrar etmesi; filmin kadın imgesinin tesadüfi koşullarla olduğu kadar yönetmenin “seçme” ve “sabitleme” iradesiyle de belirlendiğini gösteriyor. Bu tercih, Novak’ın performansına yüklenen tarihsel anlamı da büyütür: Judy/Madeleine ikiliği, zaten “rol içinde rol” fikri üzerine kurulu bir yapı taşırken, Novak’ın Hitchcock tarafından “yerine karar verilmiş” bir yüz olarak seçilmesi, filmdeki sahiplik temasının oyuncu bedenine de taşındığını hissettirmekte.

Vertigo Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Anlatının İlk Yarısı, Hayalet Masalı Kılığında Arzu Makinesi ve “Bilinmeyen Kadın”ın İnşası

Film, Scottie’nin travma sonrası emekliye ayrılmasıyla birlikte, gündelik hayatta bir tür boşluk ve amaçsızlık hâli kurar. Midge’le ilişkisinde şefkat ve yakınlık vardır; fakat Scottie’nin ruhsal yarası burada kapanmaz, sadece bastırılır. Tam bu noktada Gavin Elster devreye girer ve Scottie’nin hayatına “görev” gibi görünen ama aslında bir tuzağa dönüşecek bir anlatı sokar. Elster, eşi Madeleine’in bir tür zihinsel çözülme yaşadığını, ölmüş büyük büyükannesinin hayatını yeniden canlandırdığını ve kendi iradesini kaybeder gibi olduğunu söyler. Bu açıklama, filmde ilk bölüm boyunca güçlü bir doğaüstü ihtimal yaratır: sahip olunma, atalar travması, geçmişin bugünü ele geçirmesi… Böylece Scottie’nin görevi, aldatma şüphesi gibi banal bir motiften çıkarak, açıklaması zor bir tekinsizliğe ilerler.

Bu tekinsizlik, Hitchcock’un görsel diliyle bir arzu makinesine dönüşür. Scottie’nin Madeleine’i takip ettiği uzun sekanslarda, film bakışı disipline eder: araba içi POV’lar, mesafeyi koruyan kadrajlar, şehir içinde bir “av” gibi süzülen kamera hareketleri… Scottie, kadına fiziksel olarak yaklaşmadan onun etrafında dolaşır; bu dolaşma, arzu üretiminin kendisi hâline gelir. Madeleine’in “nereye gittiğini bilmeyen” hâli, mekânları birer simgesel istasyona çevirir: mezarlıklar, müzeler, oteller, körfez… Seyirci de Scottie gibi, bir kadının gözlerinin arkasındaki sırra ulaşmak ister; fakat film, bu sırrın açıklanmasını erteledikçe arzu daha da büyür.

Madeleine’in bu ilk bölümdeki karakterizasyonu, özellikle “bilinmeyen kadın” imgesinin en yoğun hâlidir: gizemli, kaçamaklı, cezbedici… Fakat öbür yandan da boş bir yüzey gibi davranan bir kişi. Scottie’nin çekimi, kadının kim olduğuna değil, kim olabileceğine; yani bilinmeyenin sonsuz olasılığına bağlanır. Bu noktada film, arzu ile bilgi arasındaki gerilimi kurar: bilgi arttıkça arzu azalır mı, yoksa tam tersi midir? Vertigo’nun önerisi acımasızdır: Scottie için bilgi, arzuya karşı bir panzehirden daha fazlasıdır. Çünkü her bilgi parçası, kadının gizemini çözmek yerine onu daha karmaşık bir bulmacaya dönüştürmektedir.

İlk bölümün “hayalet hikâyesi” gibi kurulması da burada işlev kazanır. Film, sanki atalar travması ve ele geçirilme üzerinden bir açıklama sunacakmış gibi davranır; ama bu açıklama, Scottie’nin “akıl yoluyla çözme” takıntısını da kışkırtır. Çünkü Scottie, problemi düşünerek, analiz ederek, takip ederek çözebileceğini sanır. Fakat film ilerledikçe anlaşılır ki Scottie’nin analizi, onu gerçeğe değil, daha katmanlı bir yanılsamaya yaklaştırır. Yani Vertigo’nun ilk yarısı, gizem çözmeye değil, bir fantezinin kurulmasına çalışmaktadır.

Vertigo Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Erken İfşa, İkinci Yarı ve Klasik Gizemden Duygusal Gerilime Geçiş

Vertigo’nun tarihsel olarak en çok tartışılan tercihi, gizemin çözümünü finale saklamak yerine filmin son üçte birlik kısmına girmeden önce açığa çıkarmasıdır. Dönem seyircisinin bunu “erken” bulması anlaşılabilir; çünkü klasik anlatı alışkanlığı, bilginin en sonda verilmesine koşullanmıştır. Üstelik Hitchcock’un daha önceki filmlerinde kurduğu “gerilim” mantığı da izleyicide belli beklentiler yaratır: tansiyon, bilgi yönetimiyle ve “Ne olacak?” sorusuyla taşınır. Vertigo ise bu beklentiyi bilinçli biçimde bozar. Gizemi çözdüğü anda, “gerilim bitmiş” gibi görünür; ama aslında film tam da o anda tür değiştirir.

İfşadan sonra gerilim, olayın ne olduğundan çok, karakterlerin o olayla ne yapacağına, bilginin ağırlığını nasıl taşıyacağına odaklanır. Scottie bilmez; seyirci bilir. Judy bilir; Scottie bilmez. Böylece film, izleyiciyi Scottie’nin yerine koymaktan çıkarıp, onun karşısına yerleştirir: artık onun deliliğini dışarıdan, daha acımasız bir netlikle görürüz. Bu, klasik gizemden çok daha yaralayıcı bir şey üretir: duygusal gerilim. Çünkü izleyici, Scottie’nin gidişini durduramaz; sadece yaklaşan felaketi görerek izlemeye koyulur.

Burada Judy’nin konumu da radikal biçimde değişir. İlk yarıda Madeleine bir hayalet gibi dolaşan bir arzu nesnesiyken, ikinci yarıda Judy hem planın oyuncusu hem de duygusal yükü taşıyan bir özne hâline gelir. Film, bu noktada sempatiyi yer değiştirir: Scottie’nin acısı hâlâ vardır; ama onun acısı giderek manipülasyona dönüşür. Judy ise, aşk ile suç ortaklığı arasında sıkışmış, iki kez “Madeleine” olmak zorunda kalan birine dönüşür. İfşanın işlevi tam da budur: çünkü Judy’nin iç dünyasına girme fırsatı verilmiştir. Eğer film bu bilgiyi finale saklasaydı, Judy yalnızca bir “twist” aracına indirgenebilirdi. Oysa erken ifşa, Judy’yi trajedinin merkezine alarak izleyiciyi onun acısına ortak etti. Bu noktada Hitchcock’un filmi “boy meets girl, boy loses girl…” diye ironik bir formülle özetlemesi, tekrarın yalnızca olay örgüsüne değil, karakterlerin psikolojisine de yayıldığını göstermekte. Scottie, bir kez kaybettiğini geri getirmeye çalışır; ama geri getirme çabası, kaybı yeniden üretmiştir.

Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Erkek Bakışı, Kadının Biçimlendirilmesi ve Gücün Ters Yüz Oluşu

Vertigo bir düzlemde, erkek bakışının kadın imgesini nasıl kurduğunu neredeyse laboratuvar soğukluğuyla gösteriyor. Scottie’nin Madeleine’e duyduğu çekim, kadının “kendini tam olarak vermeyen” hâlinden beslenir; gizemli kaldıkça büyür. Bu büyü, gerçeğin yerini alan bir fantezi üretir. Scottie’nin sevdiği şey, somut bir kadından daha çok; kadının üzerinde kurduğu imgedir. Ve imge, ele geçirilemez oldukça kutsallaşır.

İkinci yarıda Judy’nin Madeleine’e dönüştürülme süreci, erkek bakışının şiddete dönüşmüş hâlidir. Scottie’nin talep ettiği şey bir “benzerlik” değil, tam bir yeniden üretimdir: saç rengi, kıyafet, makyaj, yürüyüş, tavır… Kadın, bir projeksiyon yüzeyine indirgenir; kişilik “fazlalık” gibi görülür. Bu noktada film, Scottie’nin saplantısını ayna olarak kullanarak Hitchcock’un kendi sinemasal pratiğini de teşhir eder. Hitchcock’un “Hitchcock sarışını” yaratma takıntısı, oyuncularını kontrol etme arzusu, burada senaryonun içine sızan itiraf gibi çalışır. Kim Novak’ın yıllar sonra dile getirdiği “Hollywood, kadınları itip kakıyordu; ne giyeceğinizi, nasıl yürüyeceğinizi söylüyordu. Ben de performansımda kendimi belli bir noktadan sonra ittirmeyeceğimi hissettirmeye çalıştım.” söylemi, Judy’nin acısını tarihsel bir üretim rejimi içinde de anlamlandırmıştır.

Ama film burada durmaz; güç ilişkisini tek yönlü bir patriyarkal üstünlük şemasıyla bırakmaz. Scottie’nin kontrolü, onun güçlülüğünü değil, aslında güçsüzlüğünü gösterir. Çünkü Scottie, fantezisinin esiridir. Kadın üzerinde kurduğu disiplin, kadını “sahiplenmek” kadar, kendi boşluğunu doldurma girişimidir. Ve bu girişim, onu giderek daha fazla bağımlı kılar. Bu yüzden Vertigo’da sahip olan gibi görünen kişi, en çok sahip olunan kişidir: Scottie, kendi arzusunun sahibi değildir.

Daha da önemlisi, anlatının bir başka düzleminde, Judy’nin bilgi avantajı ve oyunun yapısındaki konumu, güç dengesini ters yüz eder. Scottie’nin bakışı, Judy’nin plan içinde hareket edebilmesi için bir bütünlük hâline gelir. Judy’nin “kalmak mı gitmek mi” kararı, nihai olarak onun ajansına bağlanır; üstelik bu ajans, romantik bir özgürlükten ziyade trajik bir bedel olarak tezahür eder. Vertigo, kadını hem nesneleştirilen bir figür hem de anlatının gidişatını belirleyen bir özne olarak çift kutuplu bir yerde tutar; bu yüzden film, “erkek bakışı” tartışmalarına kanıttan daha fazlası olarak, aynı zamanda bir dekonstrüksiyon malzemesi verir.

Film İncelemesi Arakat Mag 1958 Alfred Hitchcock James Stewart Kim Novak Barbara Bel Geddes

Vertigo Etkisi, Sansür Pazarlığı, Psikanalitik Katmanlar ve Filmin “Yeniden Okunabilirliği”

Vertigo’nun sinema tarihindeki kalıcılığı, biçimin doğrudan anlam üreten bir cihaz gibi çalışmasından kaynaklanıyor. Scottie’nin akrofobisini temsil eden ve “Vertigo effect” diye anılan dolly-zoom, basit bir teknik gösteri değildir; çünkü filmin bilinç hâlini görselleştiren bir anlatım aracıdır. Bakış sabit kalırken perspektifin uzayıp büzüşmesi, mekânı gerçeklikten koparıp kâbus mantığına sokar; izleyiciye “yırtılma” hissi verir. Hitchcock’un bu tekniği uzun yıllar düşündüğünü, maliyet meselesi üzerinden çözüm bulup merdiven modelini yana yatırarak çektiğini anlatması, burada tekniğin ne kadar “fikre” bağlı olduğunu gösterir: sahnede karakter değil, bir zihinsel durum vardır; sinema ise bu zihinsel durumu bir mekân deformasyonuyla görünür kılıyor.

Filmin endüstriyle ilişkisi de biçimsel sonuçlar doğurur. Hitchcock’un test gösteriminden sonra ifşayı çıkarmak istemesi, Stewart’ın bunu desteklemesi, fakat stüdyo yöneticisinin “filmin eski hâline getirilmesini” söyleyerek müdahale etmesi; Vertigo’nun en tartışmalı yapısal kararının bile bir pazarlık alanında belirlendiğini göstermekte. Üstelik Production Code Administration’ın “suçlu karakterin cezalandırılması” için baskısı, alternatif bir kapanış sahnesinin çekilmesine yol açar. Midge’in radyodan suçlunun akıbetini dinlediği bu sahne, klasik Hollywood adaletinin dayatmasını temsil eder. Ancak Hitchcock’un hedeflediği finali koruması, filmin etik evrenini daha karanlık bir yerde bırakır ve onu filmografisinde benzersiz bir noktaya taşır: burada suçun “çözümlenmesi” bile tatmin yaratmaz; çünkü asıl yıkım, suçun kendisinden çok arzunun işleyişinden kaynaklanmasıdır.

Bu noktada film, adeta bitmeyen bir yorum alanı açar. Düşme, yukarı tırmanma, kule imgesi, hadımlaşma kaygısı, fallik semboller, arzunun tekrar zorlantısı… Film, hem doğrudan sembolik okumaları çağırır hem de bu okumaların tek bir doğruya bağlanmasını engelleyen bir kayganlık taşır. İlk bölümdeki ele geçirilme anlatısının sonradan “obsesyon”a bağlanması, doğaüstünün yerini insan zihninin tekinsizliğine bırakır. Scottie’nin hastalığı, filmin atmosferi ve seyirci deneyimi hâline gelir. Böylece izleyici de film boyunca bir tür vertigo yaşar.

Bu yüzden Vertigo, eleştirel yeniden değerlendirme fikrini kendi yapısında da taşır: ilk bakışta “erken çözüldü” diye görülen şey, ikinci bakışta filmin en büyük dramatik hamlesine dönüşür; çünkü Judy’nin acısını merkeze alır. Film tekrar tekrar izlendikçe, Scottie’ye duyulan sempati azalabilir, Judy’ye duyulan empati artabilir; ya da tam tersi, her seferinde başka bir ağırlık merkezi oluşabilir. Vertigo’yu büyüten şey, tek bir yoruma kapanmaması, ama her yorumda tutarlı kalabilmesidir. Bu yüzden filme yalnızca “Hitchcock’un en iyi filmi” diye anmak yetersiz kalır. Çünkü Vertigo, -sinemanın bakış, arzu, kontrol ve yanılsama üzerinden nasıl işlediğini anlatan benzersiz bir metin gibi- günümüzde dahi taze kalıp izleyiciyi hipnotize ediyor hem de hipnozun mekanizmasını bizlere sunuyor.

Alfred Hitchcock Sunar Annemin Bana Asla Anlatmadığı Hikayeler Gerilim Ustasının En Sevdiği Öyküler Arakat Mag Domingo İşbirliği Banner Dikey 1 Sarı


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

The Man Who Knew Too Much: Bilginin Getirdiği Ağır Yük

Rear Window: Gözlerin İktidarı

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    The Man Who Knew Too Much: Bilginin Getirdiği Ağır Yük

    önceki yazı

    Nioh 3: Samuray ve Ninjanın Dansı

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir

    daha fazla Alfred Hitchcock