1976 yılında Steven Lisberger, arcade oyun dünyasında geçecek bir animasyon üzerinde çalışıyordu. Pong gibi oyunlardan etkilenerek bilgisayar ekranının içindeki evreni hayal etmişti. Disney 1979’da projesini satın aldı ve amaçları, bilgisayar efektleri ile sinemada yeni bir devrim yaratmaktı. O dönemin imkanlarıyla sahnelerin çoğu geleneksel teknikle çekilmiş, yalnızca 15-20 dakikası da bilgisayar grafikleri ile üretilmişti. Bu sinema için yeni bir dönemin başlangıcıydı. İlk TRON filmi, 1982’de vizyona girdi. Yaklaşık 30 yıl sonra 2010’da vizyona giren TRON: Legacy‘nin ardından seri yeniden uzun süreli bir sessizliğe büründü. Bugün takvimler 2025’i gösteriyor ve 2. filmden bu yana da 15 yıl geçmişken bizlere sonunda elimizde bir üçleme var dedirtebilecek TRON: Ares, 10 Ekim itibariyle vizyondaki yerini alacak.
Hayal Edilenleri Gerçeğe Dönüştürmek
TRON gişede büyük bir başarı kazanmasa da bilgisayar grafikleri ve oyun kültürü için kült bir eser haline gelmişti. Bu sebeple Disney’in 30 yıl boyunca markayı tarihin tozlu raflarına göndermemesi imkansızdı. Lakin işler 2000’lerin başları ile birlikte değişmeye başladı. James Cameron yıllardır hayalini kurduğu Avatar‘ı çekebilmek için uzun zaman beklemiş, The Lord of the Rings‘in ardından artık bunun mümkün olduğunu görmüştü. Sinema her 10 yılda bir gelişim gösteriyordu (bu süre artık daha da kısaldı) ve daha büyük fütüristik veya fantastik işler için de teknolojinin her geçen yıl gelişmesi gerekiyordu.
İlk film ile Legacy arasında 30 yıllık bir zaman dilimi vardı ve bu ara boyunca Matrix, Yüzüklerin Efendisi, Avatar gibi filmleri görerek teknolojinin nasıl günden güne geliştiğine ve hikayelerin günümüz şartlarına aktarılırken zevklerimizi de ne ölçüde değiştirdiğine şahit olduk. İşte Disney, bu noktada şansını bir kez daha denemek istedi. Ellerinde TRON gibi bir marka vardı ve sürekli remake yediğimiz, uzun yıllar sonra devam halkalarına şahit olduğumuz filmlerden sonra onlar da bu fırsatı geri tepmediler. Bu durum gişe sineması tarafında biraz daha devam edecekti tabii…
TRON: Legacy, 2008 yılında vizyona giren The Dark Knight‘ın da anlatım diline yakın duruyordu, Christopher Nolan artık seyircinin sinemaya bakış açısını değiştirecek farklı ve daha kaliteli gibi görünen işler ortaya çıkarırken bizi bugünün sinemasına taşıdı. Bu daha ciddi bir ton, soluk renkler, dev kameralarla çekilen sahneler, ihtişamlı hissettiren müzikler demekti. Tüm bunlar sebebiyle ilk TRON ile Legacy arasındaki fark çok bariz bir şekilde görülmekteydi.
Yapay Zeka’nın Bize Sordurdukları
Zevklerimiz ve yaşam tarzımız değişirken, bilim kurgu edebiyatı ve sinema tarafında yapay zekayı çokça okuyor, duyuyorduk. Bu 2001: A Space Odyssey‘nin HAL 9000’iyle başladı, devam ederek büyüdü. Son yıllarda ise gerçekten hayatımıza girdi. OpenAI’nin geliştirdiği ChatGPT ve ardılları hayatımızın her alanına sızıp günlük işlerimizi kolaylaştırırken, her zaman sorulan o soruların üzerine yeni sorular eklendi. Lakin konumuz hep aynıydı.
Yapay zeka beraberinde şu soruları getirdi: ”İnsandan daha zeki olabilir miydi?” HAL 9000’den Matrix‘teki makineler dünyasına kadar bu soru hep merkezdeydi. ”İşimizi elimizden alabilir mi?” Sanayi devriminden bugüne makineler karşısında hep aynı kaygı yaşanıyordu. ”Bizi biz yapan şey nedir?” ”Bilinç nedir? Eğer bir yapay zeka düşünür, hisseder ya da karar verirse, bizimle arasında fark kalır mı?” ”Bir hata yaptığında ya da zarar verdiğinde sorumluluk kimde olacak?” ”Yapay zekaya özgürlük ve hak tanımalı mıyız, yoksa sadece bir araç olarak mı görmeliyiz?”
Teknoloji geliştikçe, yeni formlar kazanmaya devam ediyor. Yapay zekaya dair aynı soruların farklı formlardaki halleri etrafında sürekli dönüp duruyoruz. Şu sıralar her güncellemede gündeme gelen bu sorular, TRON evreninin ve son filmin içerisinde de yatıyor. Zira hikayemiz de bu çerçevenin içerisinde kuruluyor.

Ya Bizim Gibilerse
TRON: Ares, dijital dünyadan gerçek dünyaya gönderilen son derece gelişmiş bir program olan Ares’in tehlikeli görevini ve insanlığın yapay zeka varlıklarla ilk karşılaşmasını konu alıyor. Tam bu noktada bir Pinokyo temasıyla da baş başa bırakılıyoruz. Zira Ares, motivasyonunu pek de anlayamayacağımız şekilde gerçek bir insan olmayı arzulamaya başlıyor. Burada filmi güçlendiren ise hikayenin gidişatının masaldaki gibi gizli kuralların üzerine oturtulması diyebiliriz. İnsan olmak için ahlaki değerlere de sahip olabilmek.
Durum şu: Ares’i yazan bir insan, yapay zekayı yaratanlar da bizleriz. Ares’in görevi sisteme hizmet etmek ve güvenliğini sağlamak üzere kodlanmış. Fakat bir noktadan sonra Ares emirleri yerine getiren bir program olmaktan çıkıp gerçek bir insan olma arzusuna kapıldığı için yaratıcısının gözünde ”hatalı” sayılıyor. Çünkü kodunda yazmayan bir şeyi istemeye başladığı anda, artık yalnızca bir yazılım değil, kendi iradesiyle hareket eden bir varlık haline geliyor. Bu sebeple film yapay zekaya dair tüm endişelerimizi bu karakterin üzerinde somutlaştırıyor. Tam bu noktadan yarattıklarımız er ya da geç bizim gibi olacaktır sonucuna varıyoruz. Ya birebir aynımız, ya da tam zıddımız. Ya bizim kadar iyi ya da en az bizim kadar kusurlu.
TRON: Ares‘i izlerken tam da bu noktadan bakabildiğim için büyük keyif aldığımı söylesem yalan olmayacaktır. Son zamanlarda bilim-kurgu filmlerinin ya da dizilerinin, masalsı anlatıların yarattığı felsefi ya da psikolojik soruları hikayelerinin içine yerleştirmesi içeriğe ayrı bir tat katıyor. Buna verebileceğimiz en yakın örnek ise Alien: Earth tarafında Peter Pan üzerinden getirilen ”hiç büyümeyen çocuklar” teması gibi.

Yeni Jenerasyonun Yansımaları
Yazının bu kısmına kadar, filme biraz felsefi bakmış ve beğenmiş gözükebiliriz lakin şu andan itibaren bu durum hem değişecek hem de dengeli bir biçimde ilerleyecektir. Zira TRON: Ares çıkış noktaları ile 2025’te yeni bir TRON filmi yaratmayı beceriyor. Üzerimize sürekli yapay zeka içeriği yağdığı bu dönemde ise bu film, ardılları gibi gözüken öncüllerine zamansal olarak yeniliyor.
TRON: Ares tüm süresi boyunca maksimum 5 karakter üzerinden ilerliyor. Ares rolünde Jared Leto, Eve Kim olarak son zamanlardaki favorilerimizden Greta Lee, can dedelerimizden ve serinin en başından beri tanıdığımız Kevin Flynn rolünde Jeff Bridges, ana kötümüz diyebileceğimiz Julian Dillinger rolünde Evan Peters, ve bir başka program olan Dillinger’ın müttefiki olarak da konumlandırabileceğimiz Athena rolündeki Jodie Turner-Smith. Bu listenin dışındaki tüm karakterler neden orada olduğunun veya ne yaptığının da farkında değil kesinlikle. Bu durum da filmin seyir zevkini aşağılara çekiyor.
Jared Leto ve Greta Lee filmin başrolleri ve karakterleri hikayenin iyi bir tarafında yer alıyor. Evan Peters ise stüdyoların hatta Disney’in artık yaşlı villianları değil de gençleri tercih edip oradan yürümesinin yeni bir örneği. Aynı durumu yine Alien: Earth tarafında da yaşadık. Gençler üzerinden bir kötü yaratılmasının ve bunun denenmesinin sebebi ise kesinlikle Z kuşağının hırsı, çok yönlü yapısı ve iletişimlerindeki tuttuğunu koparabilme refleksinin bir yansıması olarak betimleyebiliriz. Kendimizi görebilecek yeni karakterler yaratmalılar ve piyasa da bu şekilde ilerliyor.
Daft Punk’tan Nine Inch Nails’e Kusursuz Bir Geçiş
TRON, neredeyse 45 yıllık tarihçesi boyunca 3 film, 1 animasyon, 4 oyun ve bir çizgi romanla birlikte genişletildi. Legacy ile birlikte müzik tarafının başına elektronik müzik tarihinde kendine özgü bir yer edinen Daft Punk getirildi. Ve bununla birlikte evrenin doğasının kökten değişeceğinin sinyallerini almıştık. Haksız da çıkmadık ve 15 yıl geçmesine rağmen hala bu OST listesinden dinlediğimiz parçalar var diyebiliriz. Overture, The Grid, ve The Son of Flynn‘i de direkt olarak örnek verebiliriz bunlara.
Serinin kodları 30 yılın sonunda kaçınılmaz olarak hem teknolojik, hem de müzikal anlamda tamamen değişmişti. Ve yapılan her bir tercih bize bambaşka bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu direkt olarak hissettirmişti. TRON: Ares için de Daft Punk düşünülüyordu lakin grup, film yapım aşamasına geçmeden önce 2021 yılında müziği bıraktığını duyurdu.
Tüm bunların ardından yeni filmin müziklerini bestelemesi için Nine Inch Nails başa getirildi. Filmi izledik ve sonuç: Daft Punk‘ın yokluğunu çok nadir hatırlatıyorlar bana kalırsa. Harika bir iş çıkardıklarını kabul etmek gerekiyor. 
Filmin Aksiyon Dozu ve Görsel Efektleri
TRON: Ares‘e genel olarak baktığımızda yapabildiği iyi ve beceremeyip çiğ kaldığı taraflarının olduğunu söyleyebiliriz. Film aksiyon konusunda baştan sona kadar doyurucu bir deneyim sunuyor. Hikayenin temelleri artık sürekli gördüğümüz bir çerçevede ilerliyor lakin masalsı anlatılar ile desteklenip günümüzün teknoloji çağını görsele dökmesiyle bir adım öne çıkarıyor kendisini.
Başından sonuna kadar durmayan ve sürekli kendini geliştiren bir aksiyon yapısına sahip TRON: Ares. Müzikler de buraları tam destekler haldeyken, TRON dünyasının fütüristik lokasyonlarında kaybolmamak neredeyse imkansız. Lakin bir eksisi de hikayesini dünyaya taşımasıyla birlikte sanal taraftaki lokasyonların içinde yeterince var olduğumuzu hissedememek. Güzel yerleştirilen ve ilk filmle entegre giden bir yapısı var. Bu da şöyle ilerliyor, ilk filmi tersine çevirin, karakterleri kötüler ile iyiler arasında farklı şekilde konumlandırın ve yeni bir film olarak sunun bize. İşte tam olarak böyle TRON: Ares. İlk filmin üzerine 45 yıl sonra gelen yeni bir güncelleme gibi hissettiriyor.
Bizler filmi Marmara Forum’daki özel gösterimde World Cinezone‘un yaklaşık 1 yıl önce açılan Lazer IMAX salonunda izledik ve diyebiliriz ki: perde hala cam gibi. Zira TRON: Ares özelinde kullanılan her rengin renk kodunu şimdi aramaya kalksam aynısını bulup gösterebilirim sizlere. Müzikler, efektler, her bir diyalog sonuna kadar duyulabilir halde ve çok iyiler. IMAX’in reklam filmindeki ”Kristal netliğinde görüntünün tadını çıkarırken, renklerin çarpıcılığı nefesinizi kesecek. Özel olarak tasarlanmış salonlar sizi sevdiğiniz filmlere daha da yaklaştıracak.” sözlerinin birebir karşılığını bu salonda alabilmek paha biçilemez gerçekten.
Son Söz
Kısacası TRON: Ares, sinema tarihinin köklü diyebileceğimiz bir markasını yalnızca güncellemekle kalmayıp aynı zamanda bugünün büyük tartışmalarını, yani yapay zekânın kimliğimizi nasıl şekillendirebileceğini de masaya yatırıyor. Bu yönüyle film, dijital dünyanın büyüsünü ve modern çağın kaygılarını da tek seferde buluşturmayı başarıyor.
Filmin eksikleri ve kusurları mevcut fakat TRON evreninin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin hâlâ anlatacak bir sözü olduğunu görmek de umut verici. Teknoloji, müzik ve felsefi soruların kesişiminde üretilen bu yeni halka, geçmişi selamlarken geleceğe de cesur bir adım atıyor ve devamı da gelecek gibi duruyor. TRON: Ares, izleyiciye hem nostaljik bir bağ kurma şansı veriyor hem de yepyeni sorular yöneltmeyi başarıyor.
Kusursuz olmasa da sinemanın teknolojiyle dansının güncel bir yansıması diyebiliriz bu film için. Makinelerin bizden ne kadar farklı veya ne kadar benzer olabileceğini merak eden benim gibi insanlar için hem eğlenceli hem de düşündürücü bir deneyim sunuyor.
Umut Tiryaki‘nin diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar