Altın Palmiyeli yönetmen Julia Ducournau, kendisine ödülü kazandıran Titane‘ın (2021) ardından Alpha ile geri dönüyor. Dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren yapım, festivalden En İyi Sanatçı-Teknisyen Ödülü ile döndü. Alpha, Ducournau‘nun önceki filmlerden çeşitli izler taşısa da yönetmen bu kez konfor alanından uzaklaşıyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise Tahar Rahim, Golshifteh Farahani, Melissa Boros, Emma Mackey, Finnegan Oldfield ve Louai El Amrousy gibi isimler yer alıyor.
Soğuk renk paletiyle örülü, Portishead solisti Beth Gibbons‘un melankolik sesi ve ikonik Roads‘un uzun klavye sesleri eşliğinde dahil olduğumuz bir dünya. Roads‘a sırayla eklenen davul, bas gitar ve kemanla birlikte katmanlaşan bir açılış sahnesindeyiz. Ötekileştirilenlerin fiziksel olarak simgeleştiği ve adeta birer taşa dönüştüğü bir alan burası. Çatlakların arasından Amin’in kolundaki izlere dahil olduğumuz bir açılışın ardından olanları görüyoruz. Nick Cave & The Bad Seeds‘in kıyameti andıran The Mercy Seat‘in şu sözleri yankılanıyor: “Onlar arkamdaki hastalıklı nefes. Onlar arkamda toplanan hastalıklı nefes.” Ducournau, Alpha ile aşina olduğumuz bedensel korkuyu yan plana alarak daha çok beden değişimleri üzerinden toplumsal metaforlar üretme niyetinde. Ana karakterimiz 13 yaşındaki Alpha ve ailesi üzerinden ayrımcılık, AIDS, pandemi ve ırkçılık gibi unsurlar özelinde çeşitli alegorilere tanık oluyoruz. Alpha’nın kolunda durmadan kanayan dövme, insanlar arası ayrışmanın ve ötekileştirilmenin apaçık bir sembolü.

Ötekileşmiş ve Dışlanmış Olanların Dönüşümü
Julia Ducournau, Raw (2016) ve Titane‘da daha arka planda yansıttığı dramatik ağırlığı Alpha‘nın merkezine yerleştiriyor. Ana karakterin ergenlik dönemindeki gelişimini öncelik olarak belirliyor. Alpha, açılış sekansındaki partide gençlerin aynı kirli iğneyi paylaşarak yaptırdığı dövmesinin devamlı kanaması ile okulda hastalıklı olarak yaftalanıyor. Koluna kocaman bir “A” dövmesi yaptırdığında ortaya çıkan bir diğer önemli sorun, dünyanın tanımlanamayan bir pandemi ile mücadele ediyor oluşu. Ancak bu hastalıkla kavrulan dünyaya dair bildiklerimiz fazlasıyla sınırlı. Enfekte olanlar, mermeri andıran bir dış görünüşe sahip olarak nefes almakta zorlanıyorlar. Öksürdüklerinde ağızlarından puslu bir hava çıkıyor. Ducournau, bu görünümlerle dışlanmış ve damgalanmış olanların pandemisini yaratıyor bir nevi.
Alpha’nın arzularını, kaygılarını ve dışlanmasını zaman içerisinde onunla birlikte keşfediyoruz. İkinci yarıya göre ilk yarının önemli bir kısmı daha iyi işliyor. Bir sekansta ders esnasında ele alınan konu varoluş sancıları iken, Alpha öğretmen tarafında tahtaya kaldırılıyor. Kolundan akan kanları fark eden sınıf, onu “hastalıklı” olarak görüyor. Bir diğer sahnede ise voleybol oynarken kolundan topa bulaşan kan yüzünden oyundan uzaklaştırılıyor. Bu kullanımlar, sinemada daha önce benzerlerine rastladığımız çiğ metaforlar aslında. Zira burada kanın kökene indirgenmesine yönelik çok açık bir anlatım var.
İlerleyen sahnelerde Ducournau‘nun ne denli maharetli bir yönetmen olduğunu yeniden hissettiğimiz havuz sekansı yaşanıyor. Soğuk renk paleti eşliğinde havuzun mavi sularında yüzen Alpha’yı okuldakiler suyun dibine çekmeye çalışıyor. Bir önceki sahnede giyinme odasına kilitleyemedikleri Alpha’dan intikam alma amacındalar. Bu esnada Alpha yüzerek kaçarken kafasını havuzun köşesine vuruyor. Alpha’nın bir süre afallamasını izledikten sonra suyun altında hızla çırpılan ayakları görüyoruz. Suyun üstüne yeniden döndüğümüzde ise tek başına mavi sulara kanı karışmış Alpha ve çığlık çığlığa yüzen çocuklar ekranda beliriyor. Kanın yarattığı yalnızlık bir kere daha vurgulanıyor. Kameranın suyun altından yukarıya doğru uzaklaşması, sahne kurgusu ve tasarımı oldukça ölçülü gözüküyor.

Yaklaşım Farklılıkları
Yönetmenin yaklaşımı özelinde, önceki işlerinden belli farklılıklar olduğu söylenebilir. Bu çerçevede değişimler kadar benzerlikler de gözümüze çarpıyor. Ducournau‘nun önceki iki filminden aşina olduğumuz üzere, karakterler beden üzerinden dışa vurdukları fiziksel bir sancıya sahipler. Sancıların ve acıların devamlılığı, hikaye genelinde uzun süre boyunca tekrar ediyor.
Karakterler, kimi zaman paylaşımları üzerinden bir dayanışma içinde oluyorlar. Birbirlerini kucaklayarak acının etkisini bedenlerinden atmak istiyorlar sanki. Acı dediğimiz unsur ise ötekileşme ve dolayısıyla gelen yabancılaşmayla büyüyor. Empati arttıkça karşılıklı duygular daha çok dışa vurulmaya başlanıyor. Toplumsal algılar ve kuralların çarpıklığına yapılan ufak vurgular, karakterlerin çektiği acıların bir kabuk değişimi gibi görünmesini sağlıyor.
Alpha‘da farklı olan unsurlara baktığımızda, başlıca değişimlerden birisi acının fiziksel olarak sunulmasının yanında daha çok metaforlara indirgenmesi. Kan, taşlaşma, hastalık imgeleri fiziksel bir şiddetten öte toplumsal normların bir sembolü halinde. Karakterler, eşleşemedikleri dünya düzlemiyle fiziksel ve içsel bir kavga yaşıyorlar. Ancak bu sancılar, önceki filmlerden farklı olarak seyirciye acıyı aynı oranda hissettirme motivasyonunda değil. Ağırlıklı olarak anlatının ruhsal katmanlarını görselleştirme amacı için beliriyor. Dramatikliği artıracak olan, acıma ve çaresizlik duygusuyla birlikte ele alınıyor. Bütünüyle baktığımızda dramatize kullanımlar daha ön planda. Ducournau, bireysel sınırların ötesine uzanmayı deneyerek toplumsal bakışın altından bireysele inen sıralı bir tutum yansıtmayı amaçlıyor.

Yönetmenin Hakimiyeti ve Kontrolün Kayboluşu
Julia Ducournau, ne kadar iyi mizansenler yaratabildiğini ve kamerayı ne kadar efektif kullanabildiğini bazı sahneler özelinde bize yeniden hatırlatıyor. Hikaye aynı şekilde işlemiyor olsa bile, bu sahnelere kolaylıkla kapılıyor olmamız yönetmenin ekrana ne denli hükmediyor olduğunun bir kanıtı. Alpha’nın kilitlendiği odasında duvarların arasına sıkışmak üzere olduğu an ve amcasıyla bir gece kulübünde sağdan sola savrulduğu anlar buna benzer diğer örnekler. Alpha’nın odasının camından yangın merdivenine çıkarken yaşadığı kaygının resmedilişi, sinemada anksiyetenin tasviri için yapılmış etkileyici gösterimlerden. Bu anlarda gerek kamera kullanımı gerek ses tasarımı standartların üstünde. Fakat yönetmenliğin başarılı olduğu kısımların dışında daha büyük problemlerden söz etmekte fayda var.
Hikaye, ilk bir saatin büyük çoğunluğunda önemli bir bozulma yaşamıyor. Alpha ve annesi Maman’ın ilişkisine odaklanırken daha bozulmamış bir hikaye arkı içerisindeyiz. Ancak her şey, ilk olarak Alpha’nın evde karşılaşarak tanımadığı için bıçak çektiği amcası Amin ile kopuklaşmaya başlıyor. Uyuşturucu bağımlısı olan Amin, aşırı dozdan dolayı defalarca komaya giriyor, sürekli ölmeyi deniyor. Maman ise onu defalarca hayata döndürmeye çalışıyor. Karakterin bir doktor olması, basitçe seçilmiş iyileştirici bir sembol. Hatta Maman bir sahnede Amin’in heykele benzeyen bedenini yontmayı bile deniyor. Bu ters tepiyor ve Amin üzerinde anlık olarak bir hasar yaratıyor.
Buradaki ana sorun, karakterlerin neyi temsil ettiği ve nasıl davranacağı belirginleştikten sonra üzerine ekstra bir yeniliğin eklenmiyor olması. Bir saatin sonunda toplumsal perspektifte tanık olduğumuz metaforlar ile filmin sonunda yaşananlar arasında bir fark yok. Dolayısıyla birbirini tekrar eden karakter düşünceleri ve anlatılara bocalanıyoruz. Sona yaklaşırken ne gerilim ne de tempo istenilen kıvamda kalıyor. Her şey daha kontrol edilemez bir hal alıyor. Finale yakın gerçekleşen zaman atlamasıyla birlikte hikayenin yönü ve konumu iyice bulanıklaşıyor. Metaforlar her yerde ancak derinleşmekten uzak bir nitelikte.

Eskimiş Metaforların Derinliksiz Kullanımı
Bir anlatıcı, sanat tarihinde defalarca ele alınmış bir hikayeyi farklı bir şekilde uyarlayabilir. Sanatın katmanlaşması için bunun gibi örnekler de gerekir. Farklı bakış açıları farklı sonuçları doğurdukça bizler de bu neticelerden faydalanırız. Bu çerçevede sinemanın belki de en kesişim yaşadığı kullanımlarından birisi metaforlardır. Sinema üzerine çeşitli okumalar yapanlar, metaforların ne anlama geldiği üzerine incelemeler yapar, saatlerce tartışırlar. Bu kullanımlarda bile çoğu zaman bir kesinlik yoktur. Aslında sanat yine farklı sonuçlar doğurur, biz de bunlardan faydalanırız. Ducournau‘nun Alpha üzerinden yapmaya çalıştıkları ise ne metafor kullanımı olarak ne de netice olarak yenilikçi bir boyutta. Dışlanmış, ötekileşmiş, topluma yabancılaştırılmış bireylerin taşlaşması ya da varoluş sancıları geçirmesi, günümüzün toplumsal sorunlarına yönelik fazla sanatsal ve mesafeli.
Bu metaforların çoğu zaman görünürde kayıtsızlığa geçtiği bile söylenebilir. Zira insanların nesillerdir yaşadığı bu önemli sorunlara dair yapılan bakışın, günümüzün eleştirel zemininden uzakta bir hayli eskimiş bir tavır içerisinde sunulması, kayda değer bir şey söylememekle eş değer. Farkındalık yaratmaktan öte, söylenenlerin zaman içerisinde sönümlendiği bir kıvamdan söz ediyoruz. Ducournau‘dan çığır açacak bir provokatif bakış beklenmiyor elbette. Sadece ele aldığı konu üzerine bu kadar yetersiz bir bakışa sahip olması ve sadece fikir aşamasında takılı kalması büyük bir sorun.
Bu alana girmeye cesaret etmek, beraberinde birtakım sorumluluklar da gerektiriyor çünkü. Üretenin -çeşitli sanat dallarında benzer kullanımlarına bolca rastladığımız- bu ögeleri eserinin içerisinde sürekli tekrar etmesi, toplumsal çizelgede bir söz söylemekten uzakta kaldığının da bir göstergesi. Metin, bireysel olarak katmanlaşırken toplum için sığlaşıyor. Burada yüzeyde kalanlar ise filmin niteliğini gözler önüne seriyor. Hikayenin gelişmemesi ve kopuklaşması da aslında bu çerçevede bir hayli bağlantılı.
Alpha, beklentilerin aksine anlatmak istediği sorunları düzensiz bir biçimde ele alıyor. Yaşanılanları yalnızca düşünmemizi ve çözümlememizi istiyor. Bu mesafeli tutum içerisinde hissettiklerimiz acıdan ziyade mermer soğukluğunu andıran yüzeyler oluyor. Ducournau, izleyicinin iç dünyasından çok bu mermerlerin soğukluğuna temas etmeyi seçiyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
Put Your Soul on Your Hand and Walk: Kırık Görüntülerle Yaşamak


















Yorumlar