Can Evrenol’un henüz yakın tarihli, az bilinen İspanya filmi La Mesita del Comedor, diğer bir adıyla The Coffee Table’ı (2022) yeniden uyarladığı son filmi Cam Sehpa, yönetmenin filmografisini temel aldığımızda genel izleyici kitlesinin en kolay izleyebileceği filmi olmuş. Öyle ki, tüm Can Evrenol filmlerini sinemada izleyen biri olarak, ilk defa bir filminde neredeyse salondan çıkan kimse olmadığını fark ettim. Fakat bu, Evrenol sineması için iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi? Bunun için öncelikle orijinal eserin nasıl bir film olduğunu hatırlamak ve onunla karşılaştırma yaparak ilerlemek mantıklı olacaktır.

Kaygı Tetikleyici Bir Dramatik Yapı
Caye Casas’ın yönettiği The Coffee Table, niş festivallerde ortaya çıktıktan sonra daha çok Stephen King’in sosyal medyada övmesiyle tanınırlığını artıran bir film olmuştu. Kimilerince kara komedi notaları olduğu söylense ve genel olarak böyle tanımlansa da, film yüksek dozda bir psikolojik gerilim, neredeyse anksiyete tetikleyici kadar boğucu ve karanlık bir dram. Sürprizli bir hikaye anlatısına sahip olduğu için her iki filmi de izlerken konusundan bahsetmemek, öncesinde filme dair bir fikir sahibi olmamak filmin içindeki şok düzeyini artırıyor.
The Coffee Table, temelde ağırlıklı olarak bir evin içinde ve birkaç karakter arasında geçen, çekmesi kolay bir film. Fakat dramatik kırılma anı ve devamında gerekli olanlar, çok güçlü ve inandırıcı oyunculuklar ile mizansenler gerektiriyor. Casas’ın filmi; bunu izleyiciye yoğun bir kaygı, endişe, içinden çıkılmaz bir histeri krizi eşliğinde aktarıyordu. Orijinal eser bir korku filmi değildi, ama unutulmaz bir gerilim düzeyine sahipti. İçinde kara komedi kırıntıları vardı ama konunun korkunçluğu ve psikolojik düzeyi o mizahı pek kaldırmıyordu.

Uyarlama Sadık, Yönetmen Dokunuşları Farklı
Evrenol’un filmi temelde çok sadık bir uyarlama olmuş. Filmin yüzde doksanı senaryoya sadık kalınarak çekilmiş. Değiştirilen üç temel nokta var. İlki, hikayenin başındaki erkek satıcı karakterin burada kadın (Hatice Aslan) olarak değiştirilmesi. Aslında her şeyin başlamasını tetikleyen bir karakter olmasına rağmen, filmin devamında etkili bir işlevi olmadığı için burada temel bir sıkıntı yok. Hatta Hatice Aslan’ın filme daha çok renk kattığını da söyleyebiliriz.
İkincisi, Algı Eke’nin canlandırdığı ana karakterin türbanlı olması. Bunu anlamsız bulduğumu söylemeliyim, çünkü hiçbir Evrenol filminde türbanlı bir ana karakter hatırlamıyorum ve bu bir uyarlama film olduğu için Türkiye’ye uyarlarken kadın karakteri türbanlı yapmak için özellikle bir sebep yok. Hele ki bir Can Evrenol filminde! Bana biraz “Ortadoğu kafası” bir yapımcı hamlesi, fikri gibi geldi.
Üçüncü ve en temel değişiklik ise filmin finali. Orijinal filmin finalini beğenmeyenler, genelde Cam Sehpa’nın finalini daha çok beğenmiş. Fakat orada filmin içerdiği yoğun dram, kaygı, gerilim unsurlarının ve hikaye akışının getirdiği noktada uygun bir final olduğunu, senaryonun o finali bir nevi şart koştuğunu düşünmüştüm. Evrenol’un filmi “netice” olarak orijinal finale çok uzak olmasa da, onun farklı bir yorumlaması gibi; kara komediye biraz daha yatkın bir hamleyle sona eriyor. Fakat film gerçekten kara komedi şartlarını karşılıyor mu?
Cam Sehpa, adeta bir mahalle komedisi filmi müziğiyle başlıyor ve iki yerde bu tarz müziği devam ettirip başta bir ciddiyetsizlik yaratıyor. Sonrasında filmin olayı olan o çok sert sahne geldiğinde işlerin değişmesi gerekiyor. Orijinal filmde bu sahneyi Casas, hiç beklemediğiniz bir anda yapıyor; hatta sahnenin gerçekleşme şeklini neredeyse göstermeden aktarıyordu. O şok etkisi izleyiciyi tüm film boyu esir alıyor, adeta nefes alma ihtiyacı vermiyordu. Evrenol ise aynı sahneyi göstere göstere çekiyor, sahne gerçekleşmeden önce kimi detay planlarla izleyiciyi sahneye hazırlıyor; akıllı izleyicide “Eyvah! Birazdan bu olacak galiba.” şüphesini uyandırıyor ve sahne öyle gerçekleşiyor. Dolayısıyla şok etkisi azalıyor ama olayın korkunçluğundan ötürü psikolojik etki elbette izleyiciye geçiyor.

Can Evrenol Çılgınlığı Filmin Neresinde?
Hem The Coffee Table izlemesi çok zor bir film hem de Can Evrenol zorlayıcı filmleriyle ünlü bir yönetmen olmasına rağmen, Cam Sehpa’nın yönetmenin en kolay izlenebilen, hatta muhtemelen en sevilecek filmi olmasını bir başarı olarak değerlendirmeli miyiz emin değilim. Bir röportajda Evrenol, bu filmi yapması için underground festivallerden Morbido Film Festivali’nin kurucusu Pablo Guisa’nın The Coffee Table‘ı kendisine önerdiğini, Pablo’nun “Zaten elimizde vahşi bir film varken ona Can gibi acımasız bir yönetmen koyarsak sonuç ne olur?” diye merak ettiğini söylüyor.
Filmi bu bağlamda değerlendirirsek orijinalinden daha acımasız, gerilimli ve kalp kırıcı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü atmosfer olarak daha açık tonları, kolay izleği ve kara komedi notaları ile olayın korkunçluğuna -orijinal filmin tam tersine- baskın gelen bir havası var. Final tercihi de bu yapıyı zaten destekliyor. Halbuki Can Evrenol gibi bir yönetmenden finalde daha acımasız, kanlı ve çıldırmış bir mizansen beklerdim. Ama yapmak istediği şeyle tutarlı davrandığını, ona göre bir film yaptığını ve izleyiciden karşılığını alabileceğini söylemek mümkün. Bu noktada izleyicinin orijinal filmi de izleyip hangisinin daha kendine göre olduğuna karar vermesi, aradaki farkları daha da belirginleştirecektir.
Bugüne kadar hep komedi filmleriyle öne çıkan Alper Kul’un psikolojik olarak böylesi zor bir rolde elinden geldiğini yaptığını, orijinal filmin başrolü David Pareja ile yarıştığını, hatta yer yer ondan daha iyi bile iş çıkardığını söylemek mümkün. Algı Eke ise sinir bozuculuk açısından orijinal filmdeki Estefania de los Santos’u hiç aratmıyor. Her iki karakter de film boyu baskıcı, aşağılayıcı ve yorucu yorumlarını sürdürüyor. Öte yandan, Özgür Emre Yıldırım her zamanki gibi aurası ve yeteneğiyle -yan karakter olmasına rağmen- filmi yönlendirmeyi ve ona farklı bir boyut kazandırmayı başarıyor, üstelik orijinal filmdeki Josep Maria Riera’dan çok daha güçlü bir şekilde. İlk defa bir filmde oynayan genç oyuncu Ece Su Uçkan ise bu üç performans arasında sırıtmadan kısıtlı rolünü layıkıyla yerine getiriyor. Bu bağlamda, Evrenol’un oyuncu yönetimi konusunda doğru projeyi bulduğunu ve önceki filmi Saỷara’ya kıyasla daha iyi bir iş çıkardığını söyleyebiliriz.
Halil İbrahim Sağlam’ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
Put Your Soul on Your Hand and Walk: Kırık Görüntülerle Yaşamak



















Yorumlar