Mehmet Akif Büyükatalay, ikinci uzun metrajı Histeri‘de ırkçılığın farklı gözüken ama birbirini besleyen biçimlerine odaklanıyor. Dünya prömiyerini 75. Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde yapan Histeri, Label Europa Cinemas ödülünü kazandı. Histeri, bu ödül sayesinde Avrupa genelinde binden fazla sinema salonunda gösterime girme fırsatı buluyor. Türkiye’de 2 Mayıs’ta vizyona girdikten sonra MUBI kataloğunda da yerini alacak.
Histeri, Almanya’daki göçmenlere yönelik saldırıları odağına alan bir filmin etrafında şekillenen tartışmaları ele alıyor. Çekilen film, otuz yıl önce Solingen’de kundaklanan bir binada hayatını kaybeden insanların hikâyesi anlatıyor. Mülteci merkezinden bazı insanlar, söz konusu binayı temizlemek için çekimlere figürasyon olarak dahil oluyor. Belgesele yakın bir yaklaşımla, doğaçlama ilerleyen temizlik, Said’in (Mehdi Meskar) öfke patlamasıyla yön değiştiriyor. Çekimler sırasında yakıldığı söylenen Kuran, İslamiyet’e inancın yaygın olduğu ülkelerden gelen bu insanların bam teline basıyor.
Bununla beraber, göçmenlerle aynı hassasiyetleri taşımayan prodüksiyon stajyeri Elif (Devrim Lingnau), sahneyi duygulu olarak tanımlıyor. Ancak Yiğit (Serkan Kaya) ile Lilith’in (Nicolette Krebitz) evine film kasetlerini götürme görevini kabul ettiğinde, ortaya zamanla büyüyecek bir gerilim çıkıyor. Lilith’in isteğine uyarak figürasyon ekibiyle yemek yiyor, bu olayı anahtarlarını kaybetmesi takip ediyor. Ne yazık ki Elif’in yalan üstüne yalan söyleyerek hatasını görünmez kılmaya çalışması da işleri kolaylaştırmıyor. Böylece ırkçılığın doğasına yakından bakılırken sanat için ne kadar ileri gidilebileceği, provokasyonun sınırının ne olduğu gibi sorular da ortaya çıkıyor.
Bu yazı Mehmet Akif Büyükatalay‘ın ikinci uzun metraj filmi Histeri hakkında spoiler içerebilir.

Konu Göçmenlik Olduğunda Hem Aynı Hem Farklıyız
Yaşadığımız ülke anadilimizi konuşabildiğimiz yer olmadığında kültürümüzle, inançlarımızla ve köklerimizle kurduğumuz bağ kaçınılmaz olarak zayıflıyor. Doğduğumuzda bize verilen isim, köklerimizi hatırlatan en önemli işaret. Elbette, yaşanılan yer o ismin farklı biçimlerde telaffuz edilmesini sağlayıp köklerimizi gizlememize yardım da edebiliyor. Histeri’deki karakterler de bazen bu kolaylığın arkasına sığınıyor. Çoğu karakter hem Almanca hem İngilizce konuşuyor. Ne zaman ki Macit ve Mustafa (Aziz Çapkurt) kendi aralarında Türkçe konuşurlarken Elif onlara Türkçe karşılık veriyor, o zaman onun da “Eli” değil, “Elif” olduğu hatırlanıyor. Aslında hepsi bir biçimde Almanya’ya yabancı olan karakterler, birbirinden farklı göçmenlik biçimleri deneyimliyor. Elif, babası Türk olduğu için Türkçe biliyor ama konu din olduğunda onlarla aynı hassasiyeti taşımıyor. Diğer yandan, onun göçmenlik deneyimine üstten gören tavrı hâkim. Macit, Elif’in arabanın arka koltuğuna oturduğunu gördüğünde küçümsendiğini hissediyor. Oysa ikisi de çalışan konumundalar.
Aslında göçmenlik, kaçıncı kuşak göçmen olduğun, eğitim seviyen, Almanya’ya ne sebeple, nasıl geldiğin ve toplumsal konumunla şekilleniyor. Karakterler kendilerini diğerleriyle kıyaslayarak bir çeşit korunaklı alan oluşturuyorlar. Ne var ki tavırlarındaki örtük ırkçılık uzun süre gizli kalamıyor. Bu durumun aksi ucunda ise Lilith yer alıyor. Yönetmen ve yapımcı olan Lilith, ülkesinde tiyatro yönetmenliği yapan Mustafa’nın da Elif’in de ortak beğenisini kazanıyor. Öyle ki Elif, stajdan haberdar olduğunda işe başvurma sebebinin Yiğit olmadığını, Lilith olduğunu söylüyor. İsimleri ses benzerliği taşıyan Yiğit ve Lilith’in tavırları ise birbirinden oldukça farklı. Yiğit, filminin iyi olmasını, gerçek bir etki bırakmasını istediği için çekimler sırasında Kuran yakmaktan çekinmiyor. Oysa bu onu azımsanmayacak derecede korkutuyor. İşler istediği gibi gitmediğinde kolaylıkla öfkeleniyor. Lilith ise batının sakin, soğukkanlı halini anımsatıyor. Herkesin saygısını çaba harcamadan kazanmasının yanı sıra, en son şüphe duyulacak karakter olduğu izlenimini uyandırıyor.

Sanatın Karşı Kefesinde Din
Histeri, Kuran’ın yakılmasını saygı kavramı üzerinden irdeliyor. Bu durumdan rahatsız olan karakterler, hangi durumlarda buna müsaade edildiğine dair örnekler aktarıyor. Örnekler, “Dini kitap kutsal olduğu için gerekli koşullar oluşmadan yakılması sanatın haddine mi?,” gibi bir düşünceye alan açıyor. Mülteci merkezinde kalan, yönetmen Mustafa’nın konuya ilişkin tutumu en sağlıklı olanı bana kalırsa. Deist olduğunu söyleyen karakter, Kuran yakılacaksa bile bir amaca hizmet etmeli diyor. Yapmış olmak için yapılan, kurbanı daha da kurban, suçluyu daha da suçlu gösterip Avrupa’nın vicdanını rahatlatan tutumu ikiyüzlü buluyor. Yiğit’in filmini beğenmemesinin nedeni de bu. Yiğit, başta sadece sanat için Kuran’ı yaktığını düşündürürken zamanla açıkça ırkçılık yapmaya başlıyor. Elif’e babasının dindar olup olmadığını sorduğunda kendisini haklı çıkarmaya yönelik bir arzusu var. Adeta ne var ki yaptığımda diyor, filminin toplayabileceği tepkiyi arzularken bundan korktuğunu da açık ediyor.
Histeri’nin yarattığı gerilim terazinin kefelerini zorluyor. Bir tarafta çekilen filme duyulan saygı, diğer tarafta ise Kuran’a yapılan saygısızlık var. Elif’in anahtarları kaybettiği için oluşturduğu ilandan ona ulaşan kişiye ev adresini vermesinin gerilimi artırması boşuna değil. Çünkü normalde güvenli olan ve ona emanet edilen ev, giderek anahtarı bulan kişinin tehdidine açık hale geliyor. Tabii anahtar gerçekten kaybolduysa ya da biri onu gerçekten bulduysa.
Yiğit ve Lilith döndüğünde film kasetlerinin yerinde olmaması hırsızlık ihtimalini ortaya çıkarıyor. Filmin çekimleri sırasında Kuran yakmayı uygun gören Yiğit ile filmini çaldığını düşündüğü insanlar arasındaki gerilim, ırkçılığın sınırlarını zorluyor. Zira aşağılama, küçük görme, göz korkutma gibi davranışlar ülkelerinden uzaktaki insanların güvenliğini tehdit ediyor. Film setinde Kuran yakıldığının duyulması da aynı günlere rastlıyor. Elif, yalanlarını gizlemek için yeni yalanlar söylerken Yiğit ve Lilith’in de bir işler karıştırdığı hissediyor. Hiçbirinin bir diğerinden daha az suçlu ya da daha masum olmadığı bu denklem, konuşulmayanı konuşma zorunluluğu yaratıyor.

İşaret Ettiği Tuzağa Düşüyor
Histeri, anlattığı olayların merkezine Elif’i koyuyor ancak onun da masum olmadığını hissetmemizi sağlıyor. Arabayı kullanması ve kasetleri eve götürmesi gerektiğinde film ekibinin bindiği otobüse yönelttiği bakış, dışlanmışlığını ortaya koyuyor. Zaman geçtikçe ve kendini içinden çıkamayacağı bir düğüme hapsettikçe imrenerek baktığı otobüs anlamını yitiriyor. Lilith’in herkesi idare etmeye çalışan tavrını ikiyüzlü buluyor. Hepsini yöneten ve yönlendiren Lilith’in sesi azaldığında ise geriye devasa bir kaos kalıyor. Yüzleşme maksadıyla bir araya gelen insanlar, bir çemberin tamamlanmasını hatırlatan final sahnesinde amaçlarına ulaşamıyor. Seyirci ise ırkçılığın çeşitli versiyonlarının insanların arasına ne kadar kolayca gizlenebildiğini görüyor. Karşısında olunan tutum tekrarlanıyor, insanlar hassasiyetleri nedeniyle birbirine düşüyor.
Mutlu bir son ya da çözüm önerisi yok Histeri’de. Sorularına yeni sorular eklerken film setinde Kuran yakılması meselesini merkezinden uzaklaştırmıyor. Dil, köken, millet gibi kavramlar bile inanca yaklaşımı belli bir sabitte birleştiremiyor. Öyle ki filmin sonunda yer alan “Bu filmin çekimleri sırasında Kuran yakılmamıştır,” ifadesi, konu din olunca korkuların ne kadar elle tutulur olduğunu kanıtlıyor. Diğer yandan göçmen gruplarının kendi aralarındaki çatışmalarını görünür kılmak değerli olsa da asıl mesele göz ardı ediliyor. Bu çatışmalardan fayda sağlayanlar. Tam da bu nedenle Histeri, temposu yerinde, gerilimi yüksek bir film olmakla birlikte, Mustafa’nın “Avrupa’nın vicdanını rahatlatan filmler” olarak tanımladığı kategoriye giriyor. Avrupa’nın tarihiyle nasıl yüzleştiğini görmek isterseniz, Jenny Erpenbeck’in Gidiyor, Gitti, Gitmiş romanını önerebilirim.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
İstanbul Ansiklopedisi: Türkiye’nin Kronik Kimlik Bunalımları




















Yorumlar