Arkadaşlık temalı filmler çoğu zaman “kendini iyi hisset” filmleri olarak da geçer. Ancak bazıları bunu yıkarak bir çatışmadan da bahsedebilir. Bazı filmler ise bu iki ucun arasında bir yerde konumlanarak filmin duygusunu seyircinin hislerine bırakır. İşte yönetmen koltuğunda Andrew DeYoung’un oturduğu Friendship de bu türden bir film. Yönetmen her ne kadar daha önce televizyon için diziler çekmiş bir yönetmen olsa da Friendship ilk uzun metrajlı filmi. Yapımcıları arasında A24’ün de olması ise dikkat çeken bir durum.
Filmin konusu ilk bakışta oldukça basit görünüyor. Craig (Tim Robinson), yeni taşınan komşusu Austin’le (Paul Rudd) arkadaş olmak istiyor. Ancak film, bu basit isteğin ardındaki derin yalnızlığı, sosyal uyumsuzluğu ve görmezden gelinmişlik hissini kazıyarak ortaya çıkarıyor. Craig’in dünyasında dostluk bir lüks değil, bir ihtiyaç. Ne var ki bu ihtiyaç karşılıksız kaldığında, mizahi unsurların altından hem trajik hem de tehditkâr bir ruh hali yükseliyor.
Zıt Karakterler Üzerinden Bir Arkadaşlık Denemesi
Friendship’in merkezinde, dışlanmışlıkla şekillenmiş bir yaşam süren Craig Waterman yer alıyor. Craig, çevresiyle bağ kurmakta zorlanan, sosyal becerileri sınırlı bir baba. Onun için bir dostluk, basit bir sosyal etkileşim değil; kimliğini, varlığını ispatlayabileceği nadir alanlardan biri. Yeni komşusu Austin’in evine taşınmasıyla başlayan takıntı, bu bağ kurma arzusunun giderek yoğunlaşan bir saplantıya dönüştüğünü gösteriyor.
Craig yalnız ve çaresiz ama narsist bile olamayacak kadar öz farkındalıktan yoksun bir adamdır. Craig’in trajedisi sadece dışlanmışlık değil; kendine dışarıdan bakabilme yetisini de kaybetmiş olmasıdır. Girdiği her etkileşim, onun için fazla yoğun, fazla dolaylı ve genellikle yanlış tonlardadır. Komik olması gereken yerlerde fazlaca içli, ciddi olması gereken sahnelerde ise fazlasıyla tuhaftır. Bu da filmde deadpen mizahının esintilerini görmemizi sağlar.
Craig’in davranışları başta sadece tuhaf gelir; ama zamanla Austin’in yaşam alanını işgal etmeye başladığında, gülünçlük yerini rahatsız ediciliğe bırakır. Komşusunun penceresinden onu gözetlemek, özel anlarını sabote etmek ya da ona sürprizler yapmak gibi davranışları, Craig’in sınır tanımazlığını görünür hale getirir. Bu da Craig’e acımak mı, yoksa ondan tedirgin mi olmak gerektiği konusunda seyirciyi düşündürür.
Karşısındaki karakter Austin ise bir hava durumu spikeridir. İşinde başarılı, sosyal sosyal zekası iyi, fiziksel olarak çekici ve herkesin sevdiği biridir. Yani Craig’de olmayan hemen her özellik Austin’de vardır. Austin ilk başta Craig’e mesafeli bir nezaketle yaklaşır ama bu nezaket, Craig’in dünyasında yanlış anlaşılır; çünkü Craig, arkadaşlığa dair en temel kuralları bile okumakta zorlanmaktadır.
Austin, Craig’in duygusal açlığını tam anlamıyla fark ettiğinde ise onunla arasına net çizgiler çekmeye çalışır. Ama bu çaba, film boyunca yetersiz kalır çünkü Craig, yalnızlığını fark eden bir adam değil; yalnızlığının varoluşsal bir tehdit olduğunu hisseden bir adamdır. Austin, istemeden de olsa bu tehdidin merkezine yerleşmiştir. Film, seyirciyi Austin’e hayran bırakırken bir yandan da onun kayıtsızlığına ve sınıfsal konumuna dair küçük sorgulara da davet eder: Peki gerçekten tamamen masum mu? Yoksa Craig’in varlığıyla yüzleşmek istemeyen ayrıcalıklı biri mi?
Friendship, bu iki karakter üzerinden erkeklik, sosyal statü, yalnızlık ve “görünür olmak” gibi temaları işler. Craig, görünmezliğe mahkûm edilmiş bir bireyken; Austin, mesleğinin de gereği olarak her daim dikkat çeken, ışıkların merkezindeki adamdır. Bu zıtlık yalnızca komedi malzemesi değil; aynı zamanda bir tür sınıfsal ve duygusal uçurumun da göstergesidir.
Bitmeyen Erkeklik Krizleri
Friendship, komik olduğu kadar can yakıcı da bir film. Kara mizah tonunu yalnızca güldürmek için değil, karakterlerin iç dünyalarındaki yaraları görünür kılmak için kullandığını söyleyebilirim. Andrew DeYoung’un bu ilk uzun metrajlı filminde merkezdeki tema çok net: yalnızlık. Ama bu yalnızlık salt fiziksel bir yalıtılmışlık değil; varoluşsal, hatta toplumsal bir dışlanmışlık biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Craig karakteri, erkeklik kodları içinde başarısız olmuş bir figürdür. Ne karizmatik ne de sosyal olarak “doğru” davranışları sergileyebilen biri. Toplumun “iyi baba”, “iyi arkadaş”, “iyi komşu” gibi erkek rollerine ait dilini konuşamayan bir adamdır. Bu da onu, çevresiyle uyumsuzlaştırır. Onun Austin’e yönelik dostluk isteğini, temelde bir “kabul görme” arzusu olduğunu söylesem sanırım yanılmış olmam. Ama bu kabul, eşit temellere dayanmayan bir hiyerarşi içerir: Craig, Austin’in dikkatini kazanmak ister çünkü onun sahip olduğu her şeyden yoksundur.
Bu durum, filmin merkezine bir başka temayı daha yerleştirir: toplumsal sınıf farkı ve görsel temsil gücü. Austin’in işi gereği bir televizyon yüzü olması, onun toplum içinde “görünür” biri olduğunu sembolize eder. Craig ise görünmezdir; hem mecazi hem de fiziksel anlamda. Bu nedenle, arkadaşlık istemekten öte, görünür olma mücadelesi verir. Bu mücadele zamanla bir sınır ihlaline dönüşür. Seyirci Craig’i ilk başta anlamaya çalışırken, bir noktadan sonra onun rahatsız edici varlığına tanıklık eder ve empati, yerini tedirginliğe bırakır.
Bu noktada bana göre film, sadece bireysel yalnızlığı değil, aynı zamanda modern çağda arkadaşlık kurmanın zorluğunu da sorgular. Sosyal becerilerle donanmış, dışavurumcu bireylerin norm haline geldiği bir çağda, Craig gibi “sosyal olarak beceriksiz” bir karakter için ilişki kurmak hem psikolojik hem de politik bir sorun hâline gelir. Film, bu yönüyle çağdaş bir “bromance” parodisi gibi işlerken, bir yandan da gerçek dostluk ihtiyacının ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne serer.
Tekinsizliği Ağır Ağır Hissettiriyor
Friendship’de Craig’in sosyal olarak uygunsuz davranışları ilk etapta saf komedi malzemesi gibi sunuluyor. Ancak bu davranışlar sıklaştıkça ve Austin’in sınırlarına nüfuz etmeye başladıkça, komedi giderek yerini karanlık bir atmosfere bırakıyor. Film bu dönüşümü çok ani ya da dramatik biçimde yapmıyor; aksine, yavaş yavaş, izleyicinin duygu durumunu küçük sarsıntılarla yönlendiriyor.
Filmdeki bu ton Freud’un unheimlich yani “tekinsizlik” kavramına yakın bir his yaratıyor. Zira Friendship’in en etkili anları, tanıdık görünen sosyal durumların birdenbire tekinsizleştiği sahneler. Örneğin Craig’in getirdiği hediyelerin, sıradan bir nezaket jestinden kontrol arzusuna dönüşmesi gibi. Ya da bir arabanın içinde yapılan küçük bir konuşmanın, karakterler arasında kırılma anına dönüştüğü sekanslar. Bu gibi sahnelerde film, komediden çok bir duygusal tehdit hissi yaratıyor.
Friendship, görsel olarak bu ton dengesini güçlü biçimde destekliyor. Görüntü yönetmeni, Craig’in dünyasını klostrofobik, durağan kadrajlarla resmederken; Austin’in sahnelerinde daha açık, simetrik ve doğal ışıkla çalışılmış bir yapı tercih ediyor. Özellikle iç mekânlarda kullanılan sıkıştırılmış kadrajlar Craig’in sıkışmışlığını ve sosyal olarak “silikleşmiş” durumunu görsel düzlemde yansıtıyor. Buna karşılık Austin’in yer aldığı alanlar daha ferah ve derli toplu. Böylece izleyici, iki karakterin yaşadığı duygusal ve toplumsal ayrışmayı sadece diyaloglarla değil, görsel atmosferle de hissediyor.
Birçok filmde farklı şekillerde arkadaşlık temasına komediyle Friendship aslında pek de gülünecek şeyler anlatmıyor. Bu açıdan ele aldığı konuya farklı bir yaklaşım getiriyor ve bu da filmin önemini ortaya koyuyor. Yapımcıları arasına A24’ün de girmesi ise Andrew DeYoung’un henüz ilk filminde bile olsa ne kadar da güvenilir bir yönetmen olduğunu gösteriyor.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar