Üçlemeler oldukça zordur, ama asıl çetin sınav çoğu zaman ortadaki filme düşer. “Orta çocuk” olmanın o görünmez baskısını o film hisseder. İlki yolu açar, efsaneleşirse çıta göğe çıkar; sonuncu ise final olmanın konforuyla “büyük açıklamaları” saklar, büyük anları kapar, seyircinin merhametini de yanında taşır. Oysa ikinci film hem başarı göstermek hem de bir sonraki adımı hazırlamak zorundadır; üstelik çoğu zaman “takdir” payı da azdır. Fakat orta bölüm gerçekten başardığında ortaya şaşırtıcı bir sonuç çıkar. İşte 28 Years Later: The Bone Temple, tam da bu zor rolde parlayan bir orta halka.

Bir önceki film 28 Years Later ile Danny Boyle’un geri dönerek seriyi yeniden başlatmasının ardından, yönetmen koltuğu Nia DaCosta’ya emanet ediliyor. Üstelik DaCosta, ilk film daha vizyona girmeden bu devam filmini çekmek zorunda kalıyor; yani seyircinin tepkisini bilmeden, “neyi sevdi, neyi sevmedi” verisine sahip olmadan… Dahası, hem modern sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri sayılan Boyle’un izini sürüyor hem de henüz resmen kesinleşmemiş bir üçüncü film için zemin hazırlaması bekleniyor. Bu denklem, kâğıt üzerinde “başarısızlığa ayarlanmış bir düzenek” gibi duruyordu ama DaCosta yalnızca bu baskının altından kalkmakla kalmadı, filmi bambaşka bir biçimde keskinleştirerek seriyi yeniden vahşileştirdi. The Bone Temple, 28 Years Later kadar görsel anlamda deneysel veya duygusal açıdan yoğun olmayabilir; fakat post-apokaliptik İngiltere’nin alanını dikkatle genişleten, hem kara mizah hem de grotesk dehşet bulan, farklı tonlarda akan iki hikâyeyi sonunda çarpıştırarak seyirciyi koltuğa mıhlayan bir devam filmi. Üstelik filmin enerjisi sadece “en kanlı sahneler”den değil; sükûnet ile şiddetin, pastoral güzellik ile insan zulmünün yan yana durmasından doğuyor. Ufuk çizgisi sakinleştiği anda bile bir sonraki patlamanın kanla geleceğini bilerek izliyorsunuz.

Bu yazı, 28 Years Later: The Bone Temple filmi hakkında spoiler içerebilir.

28 Years Later The Bone Temple Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Nia DaCosta Jack O’Connell Ralph Fiennes Emma Laird

DaCosta’nın Başarısızlığa Ayarlı Sınavın Üstesinden Gelişi

The Bone Temple’ın arkasındaki hikâye, filmin kendisi kadar kaotik. Danny Boyle, 2002’de 28 Days Later ile açtığı evreni uzun zaman sonra, geçtiğimiz sene vizyona giren 28 Years Later ile yeniden canlandırmış; ardından, henüz ilk film seyirciyle buluşmadan, devam filminin ana sorumluluğunu Nia DaCosta’ya devretmişti. Bu hamlenin tehlikesi açık: Boyle’un mirası ağır, serinin hayran kitlesi tutkulu, tür beklentileri net. DaCosta ise bir yandan Candyman ile geniş kitlelerin dikkatini çekse de, Marvel evreni için çektiği The Marvels ile ağır eleştirilerin ortasında kalmış, tartışmalı bir isimdi. Böyle bir ortamda, “Bir önceki filmin tepkisi daha ortada yokken bir sonraki adımı at” baskısı, yönetmeni yaratıcı kararlarında ya felç edebilir ya da aceleye sürükleyebilirdi.

İşte tam da bu noktada film, hazırda bekleyen onlarca baskıyı hissettirmeden ilerlemeyi başarıyor. The Bone Temple’ın yaptığı hamle şu: Serinin dünyasını büyütürken, büyümeyi “harita genişletme” üzerinden değil, “insan ruhunun çürümesi ve inancın biçim değiştirmesi” üzerinden kuruyor. Evet, bir önceki film dış dünya hakkında önemli bir pencere açmıştı: İngiltere dışındaki dünyanın enfeksiyonu büyük ölçüde bastırdığı, adayı karantinaya alıp “yoluna devam ettiği” bilgisi, karada mahsur kalmış İsveçli asker karakteri üzerinden verilmişti. The Bone Temple ise bu küresel tabloyu büyütmek yerine İngiltere’nin içine, yani karantinanın içeride yarattığı kültlere, mitolojilere, sapkınlıklara ve “etik” kırılmalara bakıyor. Bu, bazı izleyiciler için “daha çok dünya inşası isteme” durumundan kaynaklanan bir hayal kırıklığı yaratabilir; fakat filmin tercihinin tematik olarak tutarlı bir bedeli var: Bu kıyametin asıl konusu dış dünyanın ne yaptığı değil, içeride kalanların neye dönüştüğü.

Dolayısıyla DaCosta’nın başarısı, Boyle‘u taklit etmekten ziyade onun bıraktığı dili ters açıdan tamamlamasında yatıyor. Boyle’un önceki filmdeki daha frenetik, punk, kesik kesik görsel sözlüğüne karşılık DaCosta, daha temiz ve geleneksel bir estetik tercih ediyor: daha az aşırı kesme, daha az sarsıntılı kamera, daha az Dutch angle çekim. Bu değişim bir rahatlama yaratıyor; korku, kameranın dile gelecek kadar ön planda olmasından değil, sükûnetin içinde bekleyen kötülükten geliyor.

28 Years Later The Bone Temple Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Nia DaCosta Jack O’Connell Ralph Fiennes Emma Laird

Spike’ın Esareti ve Jimmy Kültünün “Hayırsever” Vahşeti

Filmin omurgası, iki ayrı hatta ilerleyen bir yapı üzerine kurulu: Bir yanda Spike (Alfie Williams) ve onu yutan “Jimmy” kültü; öte yanda Dr. Ian Kelson (Ralph Fiennes) ve enfekte “Alpha” Samson ile kurduğu tuhaf bağ. The Bone Temple, Boyle’un bıraktığı yerden kısa süre sonra başlıyor. Spike artık Sir Lord Jimmy Crystal (Jack O’Connell) liderliğindeki gruba düşmüş durumda. Bu grup, kendilerine “Jimmy” diyen, sarı peruklar takan, velvet/eşofman benzeri kıyafetlerle dolaşan genç psikopatlar topluluğu. Lord’un yanındakiler “Fingers” (Parmaklar) olarak anılıyor; Jimmy Crystal, kutsal görevini yerine geri getirmek için yedi güçlü “parmağa” ihtiyaç duyduğunu söylüyor ve Spike’ı bu grubun içine almadan önce onu bir ölüm kalım sınavına sokuyor. Sınavın mekânı bile ürpertici bir simge: Boş bir su parkının, içi boşaltılmış havuzu. Bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığı yerde şimdi çığlıklar ve bıçak sesi var.

Spike, bir başka Jimmy ile bıçak dövüşüne zorlanıyor ve bu dövüş sadece ölümle sonuçlanacak biçimde ayarlanıyor. Spike kazanıyor ve grubun içine alınıyor ama bu “kabul”, elbette bir kurtuluş değil; daha çok büyük bir cehennemin kapısının aralanışı. Jimmyler’in vahşeti sistemli ve ritüelleşmiş: Kurbanlarını “charity” (hayırseverlik) adı altında işkenceye uğratıyorlar. Aile basıyor, esir alıyor, uzun uzun eziyet ediyorlar; bu zulüm öyle bir düzeyde ki, en sıkı korku hayranlarının bile gözünü kapatacağı türden. DaCosta, kamerayı kaçırmıyor: Şiddeti saklamadan, kanlı eylemlerin üstüne giderek bu dünyanın umursamaz gerçekliğini vurguluyor. The Bone Temple, 28 Years Later’a göre çok daha kanlı ve sadizmi de ikiye katlıyor. Deri yüzme ve beyin yeme gibi sahnelerin yaşattığı dehşet, “eğlenceli bir tuhaflıkla” aynı çerçevede duruyor.

Jimmy Crystal karakterinin omurgası ise yalnızca “kötü adam” olmak değil; çocukluk travmasıyla şekillenmiş bir sahte mitoloji. Jimmy’nin geçmişine dair süreklilik var: 28 Years Later’ın prologunda kilisedeki küçük çocuk… şimdi büyümüş, “evangelical”/vaizvari bir figüre dönüşmüş. Babasının bir köy papazı olduğu, enfeksiyon tarafından “ele geçirildiği/virüsle dönüştüğü” ve Jimmy’nin bu yıkımdan sonra “Old Nick” (Şeytan) tarafına yemin ettiği anlatılıyor. “Teletubbies” referansları bile burada anlamsız bir şaka değil; Jimmy’nin çocuk aklının donduğu yere bağlanan bir ayrıntı. Virüs geldiğinde son gördüğü şeyin Teletubbies olması, bugün inşa ettiği “doktrinin” çarpıklığına açıklık getiriyor.

Jack O’Connell bu rolü mükemmel oynuyor. Jimmy, Şeytan’ın hem rage virüsünü hem de kendini insan ahlaksızlığını silmek için gönderdiğine inanıyor. En korkutucu olan da bu. Serinin alameti farikası, koşan saldırgan enfekteler iken; O’Connell’in canlandırdığı Jimmy Crystal, bazen ekrandaki en ürkütücü figüre dönüşüyor. Çünkü burada kötülük bilinçli, ideolojik, teatral ve kendini haklı görüyor. Takipçileri ise çoğu zaman “öldürülmeyi bekleyen arka plan oyuncuları” gibi. Tek tek isimlerle belirenler var: Jimmima (Emma Laird), Jimmy Fox (Sam Locke) ve grubun içinde bir tür “belirsiz vicdan” işlevi gören Jimmy Ink (Erin Kellyman). Spike’ın bu cehennemde nefes almasını sağlayan küçük merhamet kırıntıları da çoğu zaman Ink üzerinden geliyor. Spike’ın bazı “işkence pratiklerine” katılmasına izin vermemek, hata yaptığında üstünü örtmek gibi… Ama film, bu merhameti bir “umut” olarak parlatmıyor; daha çok, yangına damlayan birkaç damla su gibi diyebiliriz, o anlarda kısa süreli serinliği hissediyorsunuz.

Jimmy’lerin estetiği de bilinçli. Şiddet anlayışının yoğun olması, tracksuit ve altın zincirlerle “düşük seviye mafya” görünümünün ön plana alınması, tiara gibi aksesuarların ve ters haçın sembolize edilmesi, Jimmy Savile benzetmeleri… Hepsi, A Clockwork Orange’ın droogslarını hatırlatıyor. Her bir üye, bu dünyada “inanç” diye giyilen kostümün bir parçası. The Bone Temple’ın insan şiddetine dair tezi de tam burada somutlaşıyor: İnsan şiddeti, biyolojik bir hatadan ziyade, organize edilmiş ve estetikleştirilmiş bir toplumsal çürümedir. Tıpkı A Clockwork Orange’daki gibi; bu filmde de şiddet bir “hastalık”tan ziyade “eğlence ve kimlik” biçimine dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine mikrop bulaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda canavar olmanın stilini ve ideolojisini bulaştırıyorlar.

28 Years Later The Bone Temple Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Nia DaCosta Jack O’Connell Ralph Fiennes Emma Laird

Kemiklerden Anıt, İyottan Zırh

Filmin bir tarafı Jimmy kültü üzerinden gerilimli ve şiddetli biçimde ilerlerken, diğer bir tarafta ise neredeyse bambaşka bir türün frekansına rastlıyoruz. Dr. Ian Kelson, 28 Years Later’da “deli” gibi görünen bir figürken, burada daha karmaşık bir şeye evriliyor: İnsanlığın ödüllendirmediği bir dünyada bile merak ve empatiye tutunan biri. Kendi inşa ettiği “Bone Temple”, yani ölülerin kemiklerinden yükselen anıt, uzaktan bakıldığında bir Satanik tapınak gibi görünebilir: Gaudí ile H.R. Giger’ın hayal güçlerinin birleşimi gibi betimlenen, gökyüzüne uzanan ince kemik kuleleri, merkezde bir kafatası piramidi… “Memento mori” fikrini her anlamda hatırlatan bir mimari. Ama film, bu mekânın korkusunu “şeytani dekor” olarak kullanmak yerine, onu bir yas ve hatırlama noktasına çeviriyor. Kelson, kemikleri “uyarmak” için değil, “anmak” için üst üste koyuyor. Kelson’ın fiziksel görüntüsü bile filmin temasına hizmet ediyor: Enfeksiyonun yayılmasını engellemek için kendini kırmızı/turuncu iyotla kaplaması, onu uzaktan kanlı, pas rengi bir varlığa dönüştürüyor. Jimmy’lerin gözünden bu, “şeytan” olacak kadar doğaüstü durumken; Kelson’ın gözünden bu sadece tıbbi bir önlem, bilimsel bir refleks.

Ve asıl kırılma Samson’la geliyor: Bir önceki filmde Spike ve Kelson’ı terörize etmiş devasa “Alpha” enfekte Samson (Chi Lewis-Parry). Bu “Alphalar”, sıradan enfektelerden daha büyük, daha güçlü; hatta kafayı omurgadan koparma gibi imza bir vahşetle anılıyorlar. Samson’ın dikkat dağıtacak kadar (ya da odağı saptıracak derecede) heybetli olarak, rahatsız edici bir detayla betimlenmesi bile filmin “aşırılık” hissini büyütüyor: Zira karakter, hem beden olarak hem de şiddet açısından resmen ölçüsüz. Kelson ise onu öldürmekten ziyade sakinleştirmeyi öğreniyor: Üflemeli bir tüfekle morfin dartları kullanıyor, Samson’ı sedasyona uğratıyor, onunla oturup aynı gökyüzüne bakıyor. Filmde bu iki karakteri neredeyse stoner arkadaşlar olarak görebilecek noktaya geliyorsunuz.

Bu ilişki ilk bakışta absürt. En basitinden bir doktorun bir canavarla arkadaş olması bile tuhaf. Ama film, bunu ucuz bir “iyi ruhlu canavar” numarasıyla yapmıyor. Daha tuhaf, daha ürkütücü, daha dokunaklı bir yerden kuruyor: Kelson, Samson’a bir “hasta” gibi yaklaşıyor; belki de bir zihin kırıntısı, bir bilinç izi var mı diye araştırıyor. Samson’ın morfini seviyor olması, sedasyon hâlinin onda bir rahatlama yaratması, hatta üflemeli tüfeğin ne olduğuna dair bir kavrayış göstermesi, “altında hâlâ bilinç olabileceği” fikrini doğuruyor. Kelson’ın “Anıların var mı? Bir zamanlar neydin sen? Kendine dair izler nerede?” gibi sorularla Samson’a yönelmesi, filmin insanlık tartışmasını enfekte bedenin içine taşıyor.

Bu hat aynı zamanda filmin “huzur” anlayışını da besliyor. DaCosta, Kelson sahnelerinde jump-scare beklentisi yaratmak yerine, sessizliği ve mesafeyi kullanıyor. Kırsal, pastoral görüntüler; bir anlığına duran rüzgâr; sonra da yine ve yeniden kan. Kelson’ın yalnızlığında plak çalması, duvarındaki fotoğraflara bakması, “kıyametin psikolojik bedeli”ni tek bir yakın planla anlatabiliyor. Bu sahneler, Spike’ın Jimmy’ler arasında sürüklendiği dehşetin yanında bir “rahatlama molası” gibi. Ama asla güvenli bir mola değil; sadece başka türlü bir tekinsizlik.

Ve evet, filmin en ikonik ayrıntılarından biri de dans. Zombi filmleri genelde koşar, bağırır, parçalar; ama dans etmez. 28 Years Later: The Bone Temple, 80’ler ruhuyla, özellikle Duran Duran şarkılarıyla (“Ordinary World”, “Girls on Film”, “Rio”) bu klişeyi kırıyor. Kelson’ın Samson’la el ele sallanması, türün alıştığı “sürekli kaçış” dinamiğini tuhaf bir insanlık denemesine çeviriyor. Bu müzik tercihi, filmin “güzellik ve barbarlık” ikiliğini neredeyse fiziksel hâle getiriyor: Bir yanda kemiklerden kurulmuş bir katedral varken, diğer yanda ise synth-pop eşliğinde salınan bir canavar görüyoruz.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Nia DaCosta Jack O’Connell Ralph Fiennes Emma Laird

Bilimin Dine, Merhametin Sadizme Karşı Olduğu Bir Dünyada “Gösteri” Olarak Kıyamet

Filmin en güçlü hamlesi, iki hattın “paralel” olmadığını yavaşça fark ettirmesi: Kelson ve Jimmy Crystal aynı dünyada farklı uçlarda değil; kaçınılmaz bir çarpışma rotasında. The Bone Temple’ın dramatik gerilimi de buradan doğuyor. Alex Garland’ın senaryosu, bu çarpışmayı “iyilik-kötülük” ya da “bilim-din” gibi ikilikler üzerinden çerçeveliyor; hatta Garland’ın bu ikilikleri birbirinden çok da ayrı görmediği hissi veriliyor. Çünkü filmde din sadece inanç değil; bir performans, bir mit üretimi, zulmün ise gerekçesi. Bilim de sadece rasyonel çözüm değil; bazen deliliğe komşu olan bir takıntı, bazen de etik sınırların ötesine uzanan bir arzu.

Jimmy Crystal’ın kozmolojisinde Kelson, “Old St. Nick” (İhtiyar Nick) temsiline dönüşüyor: İyotla kıpkırmızı kaplı, yanında dev bir Alpha ile dolaşan bir figür… uzaktan bakınca elbette bir “iblis” gibi. Jimmy’nin yarattığı folklor, Kelson’ı hemen bir mitolojik figüre çeviriyor. Böylece film, “gerçek” ile “inanılan” arasındaki farkın kıyamette nasıl hızla kapandığını gösteriyor: Kimin ne olduğunun önemi yok; kalabalığın hikâyeye ihtiyacı var.

Bu çarpışma iki aşamalı işleniyor. İlk karşılaşma beklenmedik biçimde sakin ve medeni. O’Connell, Fiennes karşısında söz düellosuna girer gibi konuşurken kendini ezdirmiyor; böylece anlıyoruz ki Jimmy Crystal sadece bağırıp çağıran bir manyak değil, ikna etmeye çalışan bir vaiz gibi de konuşabiliyor. İkinci karşılaşma ise filmde modern sinema tarihinin en ikonik sahnelerinden birine gebe oluyor. Bir doruk noktasına, zirveye tanık oluyoruz. Ayrıntı vermek sürprizi bozacaktır ancak bu sekansın zır delice, görsel olarak büyüleyici ve ortalığı kasıp kavuran bir zirve noktası olduğu bir gerçek. Bir yandan göz kamaştırıcı bir müzikal hissi verirken, diğer yandan panayır korku şovuna dönüşüyor; hem vecd (aşırı coşku) hem de heyecandan mide bulantısı bile yaratıyor. Bu doruk anında, filmin bitmesine daha 20 dakika varken bile seyircilerin kendinden geçip salonu alkışla inlettiğine tanık olabilirsiniz.

Bu finalin nitelikleri önemli, çünkü film burada kendi tezini fiziksel hâle getiriyor: İhtişam ve katliam aynı sahneyi paylaşabiliyor. Bu, Jimmy kültünün mantığıyla da uyumlu: Onlar için şiddet yalnızca araç değil; bir “tören”, bir “hayırseverlik” performansı, bir arınma numarası. Kelson tarafında ise etik ve merhamet, bazen akıl dışı bir ısrarla taşınıyor: Önce zarar verme fikri, şiddetle yaşayan bir dünyada nereye kadar sürdürülebilir?

Filmin tematik katmanları burada daha da belirginleşiyor: İnsanlar kıyamette neye tutunur? Korkuya mı, şefkate mi? İnanca mı, bilime mi? Yoksa ikisini de sahneye çevirip kendini haklı çıkarmaya mı? Garland ve DaCosta; dini ikonografiyi, merhamet, kurtuluş, kurtarıcılar, hayırseverlik üzerinden alıp ritüelleştirilmiş şiddetin içinden geçiriyor. Ve film şunu söylüyor: Salgın sadece virüs üzerinden gerçekleşmiyor; insanların tapındığı şeyler de aslında birer salgın. Film için enfekteler bir felaket; kült ise bulaşıcı bir fikir.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Nia DaCosta Jack O’Connell Ralph Fiennes Emma Laird

Sükûnetin Korkusu, Müzikle Gelen Çılgınlık ve Serinin Geleceği

The Bone Temple’ın en ayırt edici yönlerinden biri, aşırılıklar üzerinden çalışması. Bir yanda şiddet dozu rahatsız edici bir vahşet; diğer yanda pastoral, sakin, hatta rüya gibi anlar, öbür yandan kahkaha dahi atacağınız diyaloglar. Film, “sessizlik kaosa karşı” şeklinde tarif edebileceğimiz gerilimini sürekli diri tutuyor. Kırsalın güzelliği, bir anlığına “dünya normale dönüyor” yanılsaması veriyor; bir noktada gülmekten kırılacağınız karakter etkileşimleri yaşanıyor, ardından insan zulmü tekrar sahneye çıkıyor. Bu kontrast, filmin sahip olduğu dünya anlayışını yansıtan başka bir etmen. Sanki her durağan kare, “bakmaya devam edecek misin?” diye meydan okuyor.

DaCosta’nın tarzı tam olarak bu yüzden Boyle’dan çok daha farklı olmakla kalmıyor; korkunun kaynağını da değiştiriyor. Boyle’un DV/iPhone benzeri grenli, deneysel dili yerine DaCosta daha temiz, geleneksel bir görselliğe yaklaşıyor. Bu yeni yaklaşımın arkasında yeni ve öne çıkan iş birlikleri var: görüntü yönetmeni Sean Bobbitt ve besteci Hildur Guðnadóttir özellikle belirtilmesi gereken isimler. DaCosta’nın kamerayı daha sabırlı kullanması, beklenmedik anlarda gerilim ve sakinlik yaratması, filmin atmosferik ve tuhaf biçimde dingin kalabilmesini sağlıyor.

Müzik seçimi ise filmin tonunu radikal biçimde belirliyor. Duran Duran’ın dışında Radiohead – “Everything in Its Right Place” gibi seçimler ve özellikle Iron Maiden – “The Number of the Beast” kullanımı, sadece bu yılın değil, 21. Yüzyılın en iyi sahnelerinden bazılarına tanık olmamızı sağlıyor. Bu sahnelerin bir kısmı neredeyse müzikal hissi yaratıyor; hatta bu anlardan sonra DaCosta’nın gelecekte bir müzikal çekmesi büyük bir ihtiyaç oldu diyebiliriz. Bu da filmdeki çılgınlığın tesadüf değil, kontrollü bir sahneleme olduğunu gösteriyor: Kıyamet sonrası dünya bir “freak show”a dönmüş; biz de kötülüğe kilitlenmiş bir halde bunu izliyoruz. Film belki salgının yayılma mekanikleri hakkında daha doğrudan bir şey söylemiyor; ama hastalık fikrini insanlık üzerinden kuruyor. Çünkü asıl hastalık, insanın kendisi olabilir.

Bütün bu taşların üstüne bir de “seri evreni” meselesi ekleniyor. Bazı izleyiciler, ilk filmde açılan “dış dünya penceresi”nden daha fazlasını bekleyebilir; fakat ikinci film bunu erteleyip durumu üçlemenin son halkasına saklıyor. Zaten The Bone Temple’ın meselesi ve derdi açık: İnsanların örgütlü, kendini haklı gören, kibirle yoğrulmuş şiddetinin enfektelerden bile korkunç olabileceği fikri. Filmin sonunda ise serinin mirasıyla bağ kuran bir an var: Cillian Murphy’nin canlandırdığı Jim’in kısa bir görünümü. Bu cameo, ucuz bir numara gibi değil; daha çok “epilogue” gibi çalışıyor ve hem üçüncü filme kapı aralıyor hem de The Bone Temple’ın kendi başına ayakta durmasına izin veriyor. 

Toparlamak gerekirse The Bone Temple, seriyi “yeniden odaklayan” bir orta bölüm. 28 Years Later’ın bazen ton olarak yalpalayan, absürtlük ile ağıtsal düşselliği birleştirirken dağılabilen taraflarına karşılık, DaCosta bu karışımı keskin bir bıçak gibi bilemiş: Bir yandan daha kanlı, daha sert, ama aynı zamanda daha dingin; bir taraftan da daha teatral, ama daha kontrollü bir yapı. En önemlisi, zombi türünün temelini tekrar hatırlatan bir anlatı. Çünkü bu anlatı sırasında bize gösterilen şu ki, gerçek canavar çoğu zaman insanlardır. Enfekteler kıyametin yüzü olsa da, insan topluluklarının seçtiği inanç, kurduğu ritüel ve meşrulaştırdığı zulüm, kıyametin asıl ruhudur.

28 Years Later: The Bone Temple tam da bu yüzden, ufak tefek problemleri olsa dahi harika bir devam filmi olan 28 Years Later‘ı büyütüyor ve ondan sonrasında gelecek filme de meydan okuyor. Üçüncü film geldiği zaman, büyük açıklamalar ve küresel tablo orada açılabilir. Ama “orta bölüm” olarak bakıldığında bile, bu film zaten kendi başına bir zirve hissi yaratıyor. Güzelliğin barbarlıkla aynı karede nefes aldığı, kemiklerden yapılmış bir anıtın gölgesinde dans eden bir kâbusa tanıklık ediyoruz. Tam bir delilik olan 28 Years Later: The Bone Temple, serinin en iyisi ve en acımasızı.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

28 Years Later: Ölümü Hatırla, Öleceğini Kabullen

The Housemaid: Modern Zamanlarda Jane Eyre

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    A Knight of the Seven Kingdoms 1. Sezon: Şövalyelik Onuru

    önceki yazı

    KPop Demon Hunters: Zincirlerinden Arınmak

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir