Sinan Kesova, ilk uzun metrajı Büyük Kuşatma ile sinema perdesine dikkat çekici bir giriş yapıyor. 43. İstanbul Film Festivali, 35. Ankara Film Festivali ve 57. SİYAD Ödülleri’nde önemli ödüller alan film, ince örülmüş hicivli anlatısıyla ülkenin toplumsal tezatlıklarına ve bireysel hakikatlerine yönelik bir iç hesaplaşma sunuyor. Ana karakter Macit üzerinden gerçekleşen tahakküm kurma ve aidiyet arama çabasının günümüzde kapladığı gerçekçi alan, anlatının doğal mizahını oluşturuyor. Senaryosunu Sinan Kesova ve Arda Ekşigil‘in yazdığı filmin oyuncu kadrosunda Alp Öyken, Dolunay Soysert, Yiğit Sertdemir, Asiye Dinçsoy, Samal Yeslyamova gibi isimler yer alıyor.
Cumhuriyet değerlerini benimseyen seküler bir “Beyaz Türk” olan Macit, eşi Berna’yı kaybeder. Kendi yolunu ve yönünü bulmakla uğraşırken yıllardır yakın olmadığı kızı İpek ile arasını düzeltmeye çalışır. Bu süreç sırasında, eşinin asistanı Feyza ile yakınlaşan oğlu Alp ile sağlıklı bir baba-oğul ilişkisine sahip olmayan Macit, otoriter baba figürü içerisinde eşi Berna’nın yasını farklı yansımalarda defetmeye çalışır.

Yanılsamanın ve Tezatlığın Ardındaki Hiçlik
Sinan Kesova, Macit üzerinden Türkiye’nin yıllardır örülmüş ve kabuk bağlamış kodlarına dair, ülkenin seküler kesimini solumuş herkesin kendisinden pay bulabileceği derinlikli bir perspektif sunuyor. Kamerasını bir gözlem alanı gibi kullanarak sunduklarından izleyicinin ne çıkaracağına odaklanıyor. Kendi yanılsamasında hapsolmuş bir adamın izinden ilerleyerek toplumsal hezeyanlara, tezatlıklara ve tatminlere bizi tanık ediyor. Macit’in beslendiği oldukça kısıtlı yaşam alanının gözle görülmeyen sınırlarını hissederken bu alanın illüzyonuna ve kanıksanmasına şahit oluyoruz. Büyük Kuşatma; sınıfsal hiyerarşinin üst konumunda yer alan ve bundan fazlasıyla faydalanan bir personanın, aslında bireysel ölçekte neredeyse bir karşılığı olmadığını, yalnızca temsil ettiği sınıfın duvarlarında yankılanan bir hayal olduğunu yüzümüze çarpıyor.
Büyük Kuşatma‘nın içerisindeki her yakınma ve yanılsama, Macit karakterinin olumsuz ya da eleştirel cümlelerinin izdüşümü olarak karşılık buluyor. Tıpkı Feyza’nın yaptığı pastayı ona ikram ettiğinde reddetmesi, ardından ise Alp ve Feyza dans ederken Macit’in elinde tabakla yanlarına oturması gibi. Tezatlıklar ve çelişkiler, Macit’in karakterinin tezahürü olurken karakterin anlatısını derinleştiriyor. Feyza’nın gölgesi; Macit’in üzerine her geçen gün daha da çökerken, karakterin kaçış yolları kendi bireysel karakterinin kutuplaştırıcı yönleri oluyor. Macit; baskıcı karakterini, yozlaşma içerisindeki kimliği ve benliğini erken dönem Cumhuriyet mekanlarıyla dolu mizansenlerin içerisinde bulmaya çalışıyor. Bu alanlar, karakterin kendi tatminini yaşadığı kaçış alanlarına dönüşürken, yanılsamasını korumasını sağlayan bir çeşit sığınak oluyor. Film, son düzlükte biraz yönünü bulmakta zorlansa da kazanımlarıyla az sayıdaki defosunu örtmeyi başarıyor.

Aidiyet Arzusu ve Deşarj Alanı
Filmin senaristleri Sinan Kesova ve Arda Ekşigil, Macit’in kendi dünyasını oluşturduğu ve sığındığı limana yönelik bolca gözlem alanı yaratıyor. Karakterin bireysel ve statü odaklı tatmin ilişkisine birçok örnekle yer veriliyor. Göçmen bir karakter olan evin bakıcısı Mohi ile Macit’in ilişkisi, yardımsever bir ikili ilişki dinamiği gibi gözükse de, aslında Macit’in yalnızlığını giderdiği ve sınıfsal rütbesini yinelediği bir sembol görevi görüyor. Kızıyla olan ilişkisinin yanında Mohi ile kurduğu ilişkinin farkı, Macit açısından doğrudan bir samimiyet içermeden daha güvenli bir alan yaratma isteği gibi gözüküyor. Macit, Mohi ile dertleştiği bir sahnede “Kendi kızıma sahip çıkamadım ben.” diye serzenişte bulunurken Mohi ona öyle düşünmemesi gerektiğini söyleyen kişi oluyor. Mohi ve Macit’in paylaşımları, Macit’in karakterinin sınırlarını gösterecek şekilde bir duygusal deşarj alanının tezahürü oluyor.
Macit’in kızı İpek’e olan pişmanlığı ve Mohi ile ilişki dinamiğinin altında bir aidiyet bulma arzusu hakim. İpek, babasının bu ani ilgisinin altındaki nedeni anlar ve ona güvenmez. Sinan Kesova, birçok sahnede ince detaylarla ikilinin ilgisini ve niyetlerini gösterir. Macit, kızına korosunun konser davetini iletir. İpek ise İstanbul’da olmayacağını, evine döneceğini söyler. Macit’in kızının ne zaman döneceğine dair bile bir bilgisi yoktur. Sadece yalnızlığının çaresizliğini ve aidiyet ihtiyacını yeniden doldurmak istemektedir. Macit, yazlığa gittiklerinde -camdaki Ata bayrakları ve Sakarya Marşı’nın alttan duyulduğu- bir rakı masasında bir anda ağlayarak kızından her şey için özür dilediğini ve bir aile olmak istediklerini söyler. İpek ise ağlamasına aldırış etmeden “Neden, biz aile değil miyiz zaten?” der. Macit ise şaşırır ve ardından “Yanında olamadım, onu çok sevdim. Anlıyor musun?” der. Kızı ise “Hayır, sen müsaade ettin.” diyerek babasının romantizmine kanmadan geçmişteki tercihlerinin ağırlığını hatırlatır.

Otoriter Baba Figürü ve Cezalandırma
Macit’in bir başka tahakküm kurma çabasına oğlu Alp ve sevgilisi Feyza üzerinden değinilir. Filmin açılış sahnesinde Macit’in baskısı altındaki Alp’e yönelik bir kesit verilir. Macit, eşinin töreni için yansıtılan fotoğrafların aynı olduğundan ve birisinin farklı olmasını istediğini söylerken, Alp’in babasıyla iletişim kurarken zorlandığını ve stres içerisinde, sürekli hareket halinde olduğunu görürüz. İkilinin başka bir sahnesinde Macit ve Alp, yine fotoğrafların kaldırılması için bir tartışma yaşarlar. Ailelerinin bir ferdine ait bir fotoğraf üzerine tartışarak kayıplarını yaşamaları, ilişkilerinin dinamiğine ve Macit’in otoriter baba figürüne dair bir göstergedir.
Alp’in bu noktada annesinin asistanı Feyza ile yakınlaşması, Macit’in oğlundan ve vefat eden eşinden ayrışamaması ile belirgin hale gelir. Macit, oğlunun cinsel olarak başka bir bireyle yakınlaşmasını bile bir eleştiri unsuru olarak görür. Feyza’nın ahlakını muhafazakar bir yaşlı amca figürü gibi en sert dille eleştirir. Feyza ve Alp, evin salonunda dans ederken yanlarına oturup kalp krizi geçiriyormuş numarası yapar ve ardından Feyza’yı boğmaya çalışarak fiziksel saldırıda bulunur. Feyza’ya vazoyu fırlatırken “Huzurumuzu sen kaçırdın. Berna’yı kullandın.” der. Macit, oğlunun bireyselleşmesini kendi varlığına dair bir tehdit olarak görürken onun elinde kalan bir aidiyet bağı olduğunu düşünür. Bu yüzden kadının özgür varlığını tehditkâr gören patriarkal bakış içerisinde, aidiyet limanını ondan uzaklaştıran kişi olarak gördüğü Feyza’ya şiddet uygular. Macit’in tahakküm ihtiyacı, etrafındaki her şeye yöneliktir. Onun gözünde, duygusal olandan özgür olana, en görünür olan en cezalandırılabilir kişidir.

Eylemsizlik ve Sahte Nezaketin Temsili
Macit karakterine dair gözlemci bakış açısı ve derinlik, hikayedeki tüm karakterlerle beraber incelikli bir dille işlenir. Macit, koro provasında kendisine gösterilen saygıdan hoşnut olur. Yanına gelen gencin sorusunu ise dinlemeden ve önemsemeden geçiştirir. Lüks bir restoranda klasik müzik, şarap eşliğinde kızı İpek’le yemek yerken Çince dersinin Fransa’nın ders müfredatında olmasının öneminden ve Çin’in yükselişinden bahseder. Çalışanlarıyla yemek yerken bir sürü nasihatte bulunur. Onlara kadınların yaşadığı adaletsizliklerinden ve eşitlik imkanlarından bahseder. Sahilde rastladığı denizi temizleyen çalışandan işini bırakarak ona bir bira almasını ister. Karakterin temsili, öfke ve nezaket eşliğinde gelişen yapay ve içi boş nasihatlerden oluşur. Macit; toplumsal örneklemde eylemsel olarak kayıtsız, gösteriş bazında sevecen ve sürekli didaktik olan, çünkü yalnızca saygı duyulduğunu sanan bir kişidir.
Büyük Kuşatma‘da odağını kurduğu Macit karakteri ile Sinan Kesova, son zamanlarda sinemamızda az rastladığımız özgünlükte harika bir karakter yaratırken Alp Öyken kayda değer muazzam bir performans sunuyor. 57. Sinema Yazarlığı Derneği Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan oyuncu, filmin tüm yükünü sırtladığı gibi her bir sekans içerisinde anlatının gözlemci tavrına eşlik eden derinlikli bir boyut yaratıyor. Macit’in karakolda Atatürk portresini gördüğünde bacak bacak üstüne atmayı bıraktığı ve eliyle yüzünü kapatıp utanarak ağladığı sahnede olduğu gibi, nice duygu yansıması sahneyi büyüten bir performansla sergileniyor.
Büyük Kuşatma, Sinan Kesova‘nın dikkat çekici ilk filmi olarak toplumsal yanılsamanın sınıfsal alanın kısıtlayıcılığı ile iç içe geçtiği bir yüzleşme alanı yaratıyor. Dengesi oldukça iyi ayarlanmış, göze batmayan alegorisi ve hicviyle kültürel iktidarların bireyselliğe uzanan temelini sorgulatıyor. Film, sinemamızda karakter temsili içerisinde büyüyen derinlikli bir anlatıya özlem duyanlar için biçilmiş bir kaftan; zira karakter, tahakkümün esiri olmuş benlikler için gerçekçi bir portre görevi görüyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
İstanbul Ansiklopedisi: Türkiye’nin Kronik Kimlik Bunalımları
















Yorumlar