Şu an okuduğunuz mısraları Max Richter’ın On the Nature of Daylight parçasını dinleyerek yazıyorum, çünkü filmin son sahnesinde bu parçayı dinlediğimden beri ne sahnenin ne de müziğin etkisinden kurtulabildim. Siz de şu an benimle beraber dinlerseniz yazının hissettirdiklerinin bambaşka olacağından emin olabilirsiniz. Öyle bir film düşünün ki, izlerken gözlerinizi dolduran, tüylerinizi diken diken eden türden. Evet, bence bu bir ihtiyaç; çünkü ölüm, yas ve hüzün hepimizin tanık olduğu, bazen yakınıyla bazen çok uzak bir tanıdığı vasıtasıyla yaşadığı şeyler. İnsanın varoluşunda olan ve hiçbir zaman inkar edemeyeceği duygular. Bu ihtiyacı sinema nezdinde bu yıl Chloé Zhao’nun Hamnet filmi karşılıyor.
Önceki yıllarda bu duyguyu farklı biçimlerde Manchester by the Sea, Drive My Car, A Ghost Story, Nomadland gibi filmlerde iliklerimize kadar hissetmiştik. Nomadland’i seven birinin bu filmi de en az onun kadar sevip sahipleneceğinden emin olabilirsiniz. Çünkü Nomadland’deki Fern’in yaşadıklarıyla Hamnet’te Agnes’in yaşadıkları pek de farklı sayılmaz; sadece herkes yasını farklı yaşar, bu böyledir. Kimi günlerce konuşmaz, kimisi hiç susmaz, kimi haykırmak ister dağlara taşlara, kimisi de herkesten gizler bir sır gibi. Kalplerde hissedilen acı ise kolay kolay değişmez, aynıdır.
Filmden kısaca bahsedecek olursam, bir kitap uyarlaması olduğunu söylemeliyim. Hamnet, Kuzey İrlandalı yazar Maggie O’Farrell’ın aynı adlı kitabından uyarlanıyor. 2020’de yayınlanan kitap o kadar ilgi uyandırıyor ki, Zhao kitabı pandemi döneminde okuyor ve “anne-çocuk ilişkisini, kaybı ve yasın dönüştürücü etkisini” merkeze alan anlatımından çok etkilendiğini söylüyor. Shakespeare’in biyografisine farklı bir açıdan yaklaşma cesaretini ve özellikle Agnes karakterine verilmiş derinliği ilham verici buluyor.
Kitapta öne çıkan doğayla iç içe anlatım, sessizlik, günlük hayatın küçük ayrıntılarından akan şiirsellik, Zhao’nun sinemasındaki estetikle çok uyumlu olduğu için romanı okur okumaz beyazperdeye uyarlamanın “kendi sinema diliyle çok doğal bir kesişim noktası” olacağını düşünmüş. Bu düşünceye Sam Mendes, Steven Spielberg gibi yönetmenler de yapımcı olarak ortak oluyor ve set süreci, 29 Temmuz 2024’te Galler’de başlayıp iki aylık bir sürecin ardından 30 Eylül’de sona eriyor. Böyle bir filmi iki ay gibi bir sürede çekebilmek gerçekten mucizevi, çünkü inanın bana filmin size hissettirdikleri iki ay kadar kısa sürmeyecek.
Bu yazı Hamnet filmi hakkında spoiler içerebilir.
Tutku ve Acı Dolu Bir Aşk: Agnes ve William
Film, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in 11 yaşındaki vefatı üzerine Agnes ve William Shakespeare’in duygusal dünyasını işliyor. Tahmin edeceğiniz üzere Hamnet‘i ölüm öncesi ve sonrası olarak iki bölüm halinde izliyoruz. Çünkü ölümle birlikte herkesin iç dünyasında büyük değişimler yaşanıyor, başta dediğim gibi her karakterin yas süreci farklı ilerliyor. Hikaye, 1580’lerin sonu-1590’ların başında İngiltere’nin küçük bir kasabası olan Stratford-upon-Avon’da geçiyor.
Agnes, doğa ile iç içe yaşayan, sezgileri güçlü bir kadın. William Shakespeare ise genç, edebiyata yatkın ama ailesinin gözünde güvenilmez biri. Birbirine aşık olan Agnes ile William kısa süre içinde evleniyorlar ve üç çocuk sahibi oluyorlar; Susanna ve ikizler Judith ile Hamnet. Susanna en büyük çocuk. Hamnet hareketli, hayal gücü güçlü bir çocuk ve aynı zamanda babasına düşkün. İkizi Judith ise daha narin ve hastalıklara yatkın bir çocuk.
Hikaye bu üç kardeşten Judith ve Hamnet’e odaklanıyor. Hamnet’in merhametini, ikiz kardeşine olan bağlılığını ve aynı candan meydana gelmenin beraberliğini sonuna kadar hissediyoruz. Kasabada yayılan veba salgını da bu hislerin yaşanmasına sebebiyet veren olay aslında. Ailede ilk olarak Judith hastalanıyor, Hamnet ise kız kardeşinin bakımını üstlenmeye çalışıyor ve onun için elinden geleni yapıyor. Judith bir şekilde kurtuluyor, aynı hastalığa Hamnet yakalanıyor ve romanda da olduğu gibi hayatını kaybediyor. Hamnet‘in kırılma anı da işte tam burası, çünkü filmin seyri bu noktadan sonra tamamen değişiyor.
Yas sürecini ve özellikle babanın bu süreçle başa çıkma yöntemlerini görüyoruz. Araları pek iyi olmayan Agnes ve William, bu ölümle birbirlerinden daha da uzaklaşıyor. Onları bırakıp gitmesi, ailesine vakit ayırmaması, oğlunun ölümünde dahi yanında olamamasından dolayı Agnes sürekli William’ı suçluyor. Zhao aslında filmde seyirciyi de bir vicdan muhasebesine itiyor. Birçok kere Agnes ve William arasında gidip geliyoruz ama genelde ağır basan taraf Agnes oluyor. Bunun sebebinin belki “anneliği”, belki de üç çocuğu ile tek başına verdiği mücadele olduğu söylenebilir. Ama William hiçbir şey yapmıyor diye anlaşılmasın. William, Agnes’e olan sevgisini çocuklarına da sonuna kadar hissettiriyor. Özellikle Hamnet’le aralarındaki baba-oğul ilişkisi, çoğumuzun imreneceği türden bir ilişki. Bu yüzden de Hamnet’in kaybı en çok da William’ı paramparça ediyor. Agnes acısını doğaya vururken William ise yazıya döküyor. İşte acı, burada dönüşerek Hamlet‘i ortaya çıkarıyor.
Hayranlık Uyandıran Oyunculuklar
Hamnet‘te çok iyi oyunculuklar izliyor, onlara hayran kalıyoruz ama benim gözümde iki muhteşem performans var: Jessie Buckley’nin canlandırdığı Agnes Shakespeare ve “En İyi Çocuk Oyuncu” Oscar Ödülü verseler şüphesiz sahibi olacak Jacobi Jupe’un filme de ismini veren Hamnet performansı.
Keza Paul Mescal’ın William Shakespare performansı da muazzam. Onu bir baba olarak izlemek, oğluyla olan iletişimini görmek özellikle çok etkileyiciydi. Jessie Buckley’in performansını neden daha çok sevdiğimi soracak olursanız, sebebi filmin -aynı kitapta olduğu gibi- Agnes karakterine daha çok yoğunluk veriyor olması.
Chloé Zhao, kitaptaki hisleri mükemmel bir şekilde içselleştirmiş olacak ki, oyuncu yönetiminde ne kadar başarılı olduğunu görüyoruz. Jessie Buckley’nin özellikle Hamnet vizyona girdikten sonraki röportajlarını çok merak ediyorum. Filme nasıl hazırlandığını, kitap hakkındaki düşüncelerinin neler olduğunu, Agnes’e nasıl bir yaklaşım geliştirdiğini öğrenmek için sabırsızlanıyorum.
Hamlet ve Hamnet
Shakespeare’in Hamnet’in ölümünden sonra yazdığı Hamlet; sadece bir Danimarka prensi hikâyesi değil, aynı zamanda bir babanın yasının evrenselleşmiş hâli. Zhao’nun filminde bu bağ, özellikle Agnes’in bakış açısından yeniden duygusal bir derinlik kazanıyor.
William Shakespeare’in oğlu Hamnet Shakespeare, 1585’te doğmuş, 1596’da 11 yaşındayken ölmüş. Ölümünden birkaç yıl sonra (1599–1601 civarı) ise Shakespeare en ünlü oyunlarından Hamlet’i yazmış. Çoğu kişi için isim benzerliği kafa karıştırıcı gelebilir; ancak Hamnet ve Hamlet isimleri, 16. yüzyıl İngiltere’sinde aslında birbirinin varyasyonu olarak kabul ediliyordu. Yani “Hamnet” ve “Hamlet” günlük kullanımda birbirinin yerine geçebiliyordu. Bu nedenle, Shakespare’in oğlu ile yazdığı oyunun adı arasındaki benzerlik, birçok araştırmacı tarafından bilinçli bir tercih olarak yorumlanıyor.
Hamnet’in kaybı William Shakespeare için yıkıcıydı; o dönem çocuk ölümleri yaygındı ama kendi oğlunun kaybı onun için kişisel bir travma oldu. Hamlet oyunundaki ölüm, yas, hayaletler, baba-oğul ilişkileri gibi temalar, doğrudan Shakespeare’in kişisel deneyimini yansıtır gibi okunuyor. Oyunda Hamlet’in babasının hayaletinin sahnede görünmesi, kayıpların ölümsüzlük kazanmasıyla bağlantılı olarak düşünülebilir. Burada Shakespeare, kendi oğluna sanat aracılığıyla farklı bir ölümsüzlük veriyor aslında.
Filmin sonlarına doğru bu oyunu ve sahnede yaşananları izliyoruz. Hem de seyircilerden biri olan Agnes ile birlikte… Agnes, William’ın bir oyun yaptığını biliyor ama komedi zannediyor, bir gün birisinden oyunun trajedi olduğunu duyuyor ve orada şaşkınlığı ve merakı başlıyor. Oyun günü, kamera Agnes’i takip ederek sahnenin en önüne ulaşıyor. Oyun başlıyor, oyuncular sahneye çıkıyor, diyaloglar akıyor derken Agnes; o an oğlunu yüreğinde hissederek sahneye elini uzatıyor. Ardından seyirciler de aynısını yapıyor ve Hamnet her birine tutunmaya çalışıyor, belki de onlara son bir defa veda ediyor. Agnes’in William’a olan kırgınlığı ve öfkesi de sahnede izledikleri ile diniyor, açılan yaralar yavaş yavaş kapanmaya başlıyor.
Babanın oğluna olan sorumluluğunu, yaşadıklarını, belki söyleyemediklerini yazdığı ve yönettiği oyunla anlatması, filmin en etkileyici yanlarından biri. Sahnede yaşananlar, seyircilerin ellerini uzatması ve sanki o an yaşananları değiştirebileceklerine bir anlığına inanmaları… Agnes aslında artık oğlunun geri dönmeyeceğini biliyor ama hatırasıyla bir bağ kuruyor. El uzatmak, kaybı tamamen bırakmadan “onu yaşatma” yolunu bulmak demek. İşte bu hislerle filme veda ediyoruz. Chloé Zhao, içimizde kapanmaz bir yara açarak bizi uğurluyor.
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
























Yorumlar