Oliver Laxe’ın Cannes’dan Jüri Ödülü ile dönen yeni filmi Sirāt, isim tercihini peşinen açıklayan bir tanım ile başlıyor. İslam inancında büyük bir yer edindiğini bildiğimiz Sirāt Köprüsü, cennet ile cehennem arasında yer alan kıldan ince, kılıçtan keskin bir yoldur. İnsanın nihai kaderini ve ahiretteki konumunu belirleyecek olan bu yol, ruhu temiz olanlar tarafından kolaylıkla geçilebilecekken diğerleri ise ne zaman düşeceklerini bilmeden korkuyla üstünde yürüyecektir.
Laxe’ın filminde ise çölün ortasındaki bir rave partisinde kızını arayan bir baba ve oğlunu izliyoruz. Umutsuzca etrafa broşür dağıtan, geceleri bangır bangır çalan müziğin ortasında uyumaya çalışan karakterlerin aramaya devam etmek dışında bir çareleri yok. Çölde başka bir parti olduğunu öğrendiklerinde diğer gezginlerle beraber yola koyulan Luis ve Esteban, bildiğimiz manada bir köprüden geçmeseler de hayatlarının sınavını veriyorlar.

Sonun Başlangıcı
Laxe, Sirāt ile rave kültürünü ve onun ritmik, deli dolu enerjisini filmin temeline oturtuyor. Aslında müziği duymadan önce görüyoruz. Bir grup teknisyen, bir sürü kirli ve eski hoparlörü çölün ortasına özenle yerleştiriyor. Bu sessiz sahne, biz müziğin sonsuz gürültüsüne ve özgürleştirici ritmine alışmadan önce adeta bir ritüel gibi işliyor. Tüm orantısızlıklarına rağmen her bir cihaz olabilecek en düzgün şekilde diziliyor, işçiler tek söz söylemeden elden ele hoparlörleri taşıyor. Sanki büyük bir varlığın bir araya getirilmesine şahit oluyoruz, ancak onun yaydığı enerji tutsak etmektense özgür bırakıyor.
Laxe, çölün ortasında kendinden geçerek ve müzik ile bütünleşerek dans eden onlarca insanı kamerasına alıyor. Rave’in döngüsel ama katmanlı gürültüsü arttıkça siz de ritim tutar hale geliyorsunuz. Parti, Sirāt Köprüsü’nün vadettiği ilahi yargıya taban tabana zıt bir hiçlik sunuyor. Burada sınırlar yok, her şeyden soyutlanıp kalabalığın içinde kaybolabiliyorsun. Luis’in de bu özgürleşme yolunu tercih etmiş bir kızı var ve verdiği bu kararın nedenlerini asla bilmiyor ve sorgulamıyor. İçini kemiren korku ve merak halinden kurtulmak için ritmi yakalaması yeterli. Fakat bu, sandığı kadar kolay olmuyor.
Çok geçmeden mekanın bir grup asker tarafından basıldığını görüyoruz. Partinin düzenlendiği Fas’ta olağanüstü bir durumun olduğunu ve alanı boşaltmaları gerektiğini söyleyen askerler, göz göze geldikleri neredeyse herkesi gözaltına alabilecek bir aceleyle davranıyorlar. Luis ve Esteban, alanı terk etmek üzere sırada beklerken, askerlerden kaçan insanları görüyor ve onları takip etmeye karar veriyor. Sirāt’ın merkezinde yer alan yolculuk böylece başlıyor.
Ancak Laxe, birbirlerini ve müziği umarsızca takip eden bu diken üstündeki karakterleri daha büyük bir kaos ile karşılaştırıyor. Haberlerden ve bir istasyondan öğrendiğimiz üzere, III. Dünya Savaşı’nın gündemde olduğu, göçmen krizinin ve petrol kıtlığının yaşandığı bir dönemdeyiz. Her şey, kelimenin tam manasıyla yok oluyor. Dünyanın sonu zaten gelmişken kaybedecek bir şeyleri kalmayan karakterler, arabalarıyla ve müzikleriyle çölün ortasında uçsuz bucaksız bir yolculuğa başlıyor.

Tüyler Ürperten Bir Hiçlik
Laxe, tüm uyumsuzluklarına rağmen birbirlerinden başka kimseleri kalmayan bu insanların karşılıklı güvenini ilginç yollarla keşfediyor. Zira, döngüsel olarak işleyen ve tekrarın içindeki huzuru açığa çıkaran şeyler arasında yönetmen için pek bir fark yok. Tavaf yapan Müslümanlar, bitmek bilmeyen yol şeritleri, durmadan başa saran müzikler, bir sağ bir sol giden ayaklar… Sirāt’ın kurgusu öyle güçlü ki, müzik başladığında ve yokluğun ortasında giden üç arabayı gördüğünüz anda tüm bu detaylar ritmin içine sızabiliyor.
İnsanoğlunun sonunu bitmek bilmeyen bir yol üzerinden resmeden Laxe, her şey tam anlamıyla sarpa sarmadan önce büyük bir ustalıkla karakterleri seyrediyor. Öyle ki, yolculukta korunması veya tasarruf edilmesi gereken petrol, yiyecek-içecek, araç, evcil hayvan gibi ne varsa seyirci olarak onlar hakkında endişelenmemizi sağlıyor. Küçücük bir anda işlerin geri dönülemez bir noktaya geleceğini biliyoruz, ki son derece şok edici şekillerde geliyor, ancak devam etmekten başka bir çaremiz yok. Gerçek manada insanı koruması gereken her şeyin terk-i diyar eylediği bu cehennemde sadece kupkuru bir umut var. Ve tüm karakterler gibi biz de ona sarılıyoruz.
Bir izleme deneyimi olarak son yılların en heyecan verici sinema yapıtlarından birine imza atan Laxe’ın ilham kaynaklarını görmek zor değil. Mad Max: Fury Road’un saykodelik çöl destanını İran Sineması’nın varoluşçuluğu ile bir araya getiren yönetmen, yer yer Climax’in yarattığı kolektif delirme anlarından güç alıyor. Ortaya izleyeni tetikte tutan sürprizlere ve cevaplaması zor sorulara sahip bir yol hikayesi çıkıyor. Aynı esin kaynaklarında olduğu gibi, Laxe’ın da insanoğluna ve onun sonsuz mücadelesine dair kurcaladığı konular asla deneyimin önüne geçmiyor.
Karakterlerin devasa çölün içinde gitgide ufaldığı, endişelerinin anlamsızlaştığı, varlıklarının ise solup gittiği bu yolculukta her şeye dair bir inançsızlık baş gösteriyor. Seyirci olarak, tuhaf kararlar veren karakterlere güvenmiyor, onların mucizevi şekillerde kurtulmasını sağlamayacak Laxe’ın cüretkarlığından çekiniyorsunuz. Tüm bu korku ve endişe ortamı beraberinde korkunç travmaları getirse de, acı verici döngünün içinde ilginç bir teslimiyet başlıyor. Olabilecek her şey tarafından terk edilmiş karakterler, hiçbir şeyden ümit bulamayınca rave’e ve onun ritüelistik ritmine sığınıyor. Zira Laxe, karakterler için felaketin ritmini tutarak hayatın varoluşsal çıkmazlarına alışabilecekleri tüyler ürperten bir savunma mekanizması inşa ediyor.

Kimin İzinden Gideceğiz?
Sirāt’ın gitgide saykodelik ve vahşi bir deliliğe dönüştüğü ikinci yarı, karakterlerin bir türlü sağlayamadıkları karşılıklı güvenin eşsiz bir tasvirini yapıyor. Özellikle bir mayın tarlasında geçen -şimdiden ikonikleşmiş- bir sahne, hayatın anlamsız ve sezgisel akışı içinde kimi takip etmemiz gerektiğini sorguluyor. Bizden önce gelen herkesin öyle ya da böyle başarısız olduğu ve alışıldık veya alışılmadık engellere takılıp durduğu yaşam hengamesi, en nihayetinde yaptığın tercihlerin saçma bir toplamı.
Laxe, anlamın çoktan yok olup gittiği bu gibi sahnelerde bizden sürekli doğru yolu seçmemizi isteyen, bunu yaptıkça ödüllendirildiğimizi, yapmadıkça ise cezalandırıldığımızı öne süren inanışların korkunç bir tezahürünü sunuyor. Karakterlerin arka planlarını ve ne gibi yollardan geçtiklerini bilmiyoruz. Onları en saf anlarında gözlemliyor olsak da, halen yabancıları olduğumuz bir gerçek.
Aynı anda hem gerçek hem de gerçeküstü hissettiren ölüm kalım anlarında kimin izinden gidip gitmeyeceğimiz önemsizleşiyor. Yolculuğun ilk anlarındaki her türlü hesaba ve plana rağmen gelinen nokta bu: Korkunç, umutsuz, anlamsız bir son. Ölümü ve ona giden yolu böylesine güçlü bir alegori ile anlatabilmek için seyirciyi bu karmaşık cevaba hazırlamak gerek. Laxe, Sirāt ile bunu en beklenmedik şekillerde yaparak umudunuzu parça parça azaltıyor. “Burası dünyanın sonu. Dans et ya da öl. Hangisini yaptığının pek bir önemi yok.” diyor sanki.
Tunahan İbiş‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar