Joachim Trier’in Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen son filmi Sentimental Value, bizi bir evin hafızasını keşfetmeye davet eden bir sahne ile açılıyor. Söz konusu ev, onlarca yıl boyunca farklı nesillere yuva olmuş ve her birinin mirasını taşımaya devam etmiş. Bu fani konukların sonuncuları ise Nora ve Agnes adlı iki kız kardeş. Nora, kendini bir nesnenin yerine koyması istenen ödevinde bu ev olmayı seçiyor. Gıcırdayan merdivenlerinde koştuğu, solgun bahçesinde oynadığı, tavanındaki çatlakları seyrettiği, şöminesinden anne ve babasının tartışmalarını dinlediği…
Bu eski ve yorgun yapının nelere kadir olduğu, ne gibi travmalara veya mutluluk kaynaklarına ev sahipliği yaptığını söylemek zor. Nora da bu karmakarışık izlenimlerini olduğu gibi, içinde sakladığı acıları ve çatlakları saklamayarak anlatıyor ve öğretmeninden tam puan alıyor. İlerleyen dakikalarında anlamı durmadan değişecek bu evin tüm sakinleri için taşıdığı manevi değer, Sentimental Value’nun merkezi çatışması haline geliyor.
Bu yazı Sentimental Value filmi hakkında spoiler içerebilir.

Tekrarlanan Döngüler
Joachim Trier, senaryo partneri Eskil Vogt ile insan iletişiminin toz tanelerine inmeye devam ediyor. Bu açıdan Sentimental Value, yönetmenin son dönem işlerinin sade ama güçlü sinema duygusundan asla ayrı düşmüyor. Hatta bu kez doğrudan kurgusal temsil üzerine düşünen ve bizi de bu sorguya dahil eden meta bir katman var. Aynı Nora (Renate Reinsve) gibi, kendini yalnızca temsiller ve kurgusal roller ile açıklayabilen karakterlerden bir diğeri ise ailenin babası Gustav (Stellan Skarsgård).
Ünlü bir yönetmen olmasına karşın yaklaşık on beş yıldır film çekmemiş olan Gustav, yıllar önce terk ettiği kızlarının annesi ölünce eve geri dönüyor. Ancak niyeti bir teselli sunmak değil. Öyle ki, cenaze evine gelmesinin üzerinden pek geçmeden yazdığı yeni senaryoyu konuşmak için Nora’ya buluşmayı teklif ediyor. Nitekim, şimdilerde tiyatro oyunlarında ve televizyon dizilerinde oynayan ancak tüm başarısına rağmen halen sahne korkusu yaşayan Nora, babasının teklifini kibarca reddediyor. Sentimental Value, herkesin ağzından Gustav’ın en iyi işi olduğunu duyduğumuz bu son derece kişisel senaryo üzerinden gerçek ve kurguyu iç içe geçirerek karmaşık bir hesaplaşma sunuyor.
Trier, şömine boşluğundan Gustav’ın sesini yıllar sonra yine duyduğumuz andan itibaren ondan tiksinmemiz için her türlü sebebi verse de, gerçek dünyada ona halen hayranlık duyan bir kitlesi var. Bir sahnede Gustav’ın onlarca yıl önce çektiği ve başrolünde kızı Agnes’in oynadığı tarih filminin bir gösterimine konuk oluyoruz. İki çocuğun askerlerden kaçıp trene binmeye çalıştığı ancak birinin yere düşüp yakalandığı bu sahnenin her yönü, Trier’in sineması ile taban tabana zıt. Gösterişçi tek plan tercihi, hesaplı dramatik çatısı, duygusal olarak manipülatif anlatıcılığı ile sektörün bağrına basıp “büyük yönetmen” atfettiği Gustav’ın filmi halen birilerinde karşılık buluyor. Yazılar akarken –daha sonra ünlü bir oyuncu olduğunu öğreneceğimiz- Rachel Kemp’in (Elle Fanning) gözlerinden yaşlar süzüldüğünü görüyoruz. Gustav’ın sinemasına ilk görüşte aşık olan, boğucu menajerleri ve PR ekibi tarafından rahatsız edilmediği nadir anlarda gözleri tekrar tekrar dolan Kemp, Gustav ile çalışmak istediğini ona ilk fırsatta söylüyor.
Bir sanatçı olarak sürdürdüğü manipülasyonu gerçek hayatta da ustalıkla sergileyen Gustav, Kemp’e vadettiği özgürleşmeyi ona tek bir an ile sağlıyor. Bir at arabasını merkezine alan bu sahne, Sentimental Value’nun en güçlü anlarından biri. Aynı anda hem Gustav’ın korkunç derecede ikna edici kişiliğini hem de Kemp’in ona duyduğu sonsuz teslimiyeti görüyoruz. Trier’in Gustav’ı satirize etmeye çalıştığı ve onun karanlığına bizi çoktan inandırdığı sahnelere rağmen, “kullanıp kenara attığı insanlar” listesine bir kişi daha çabucak katılıyor. At arabası sahilde giderken tüyleriniz diken diken oluyor, sonunu bildiğiniz bir hikayeyi baştan izliyormuş gibi hissediyorsunuz.

Dağılmış Bir Aile
Kemp’in popülerliğini kullanarak kendine finansman bulan Gustav, kendi hayatından izler taşıyan filmini çekmek için hazırlıklara başlıyor. Senaryosunun otobiyografik yönlerini asla gizlemeyen ve bunu kimi zamanlarda bir ikna aracı olarak kullanan karakter, hiç uzağa gitmeyerek aile evini çekim mekanı olarak belirliyor. Filmin geri kalanında evin hafızasının ve Gustav’ın senaryosunun yaşattığı acı verici iyileşme sürecine konuk oluyoruz. Trier, kurguda cesur kararlar vererek dağınık karakter perspektiflerini ani kesmelerle daha da bölük pörçük hale getiriyor. Kendi hayatlarındaki manevi değere karar vermeye çalışan, bunu sağlıklı bir iletişim yerine uzun monologlar ile yapan karakterlerin haklılığı/haksızlığı böylece önemsizleşiyor.
Kız kardeşlerin ve babanın kendi hayatında yaşadıkları izolasyonu ve yalnızlığı ufacık anlar ve zekice nüanslar ile kuran Joachim Trier, gerçekten etkileyici bir meta-drama yaratıyor. Gustav’ın aksine Trier’in sineması son derece sade, insani ve mütevazı. Karakterler her sahnede nefes almak için alan buluyor ve sıradan yaşam döngüleri usulca katmanlanıyor. Trier’in, manevi değerin kendisini ararken seyircinin de dikkatini durmadan başka şeylere çektiği, meta anlatımı bir seyir deneyimi olarak kullanan yönetmenliğine hayran kalmamak zor.
Trier’in yine kurgunun kesikli yapısından yararlanarak panoramik anlatımı genişlettiği hikaye, bir süre sonra karakterleri ortak bir paydada toplayabilmek için farklı bir yönteme başvuruyor. Yönetmen, bu ailenin her açıdan mahvolmuş fertlerini incelerken bunun bir tür jenerasyonlar arası travma zincirine işaret ettiğini öne sürüyor. Anlatıcının ağzından Gustav’ın toplama kampında yıllarca işkence görmüş annesinin geçmişini dinliyor, bu acının Nora’nın kız kardeşi Agnes’e de işlediğini öğreniyoruz. Doğrusunu söylemeliyim ki, Trier bu açılımı –sıklıkla karikatürize ettiği ve satirik bir yaklaşımla ele aldığı Gustav’ın sineması gibi- hesaplı ve güvenli bir yerden yapmayı tercih ediyor. Mesela, büyükannenin rahatsız edici mahkeme raporlarına sayfalardaki görsellere ve ifadelere yakın plan yaparak ve arka planda müziği eksik etmeyerek yaklaşıyor.
Hikayenin gittiği bu aceleci ve orantısız anlatım tercihi, senaryonun o ana dek mükemmel şekilde işlettiği komedi-dram dengesini ve nüanslı karakter yazımını da etkiliyor. Zaten ilk yarıda incelikli bir anlatımla seyrettiğimiz drama aksları, ikinci yarıda sıklıkla büyük çözülme anlarına maruz bırakılarak kalınlaşmaya başlıyor. Trier, film çekimlerini meta birer katman olarak kullanmaya devam etmek yerine, bunları işlevsel birer dramatik araç olarak görmeyi tercih ediyor. Ortaya çıkan sonuç kesinlikle kötü değil, ancak zekice ve oyuncaklı anlatının güvenli bir dramatik anlatıya dönüşmesi elbette biraz hayal kırıklığı yaratıyor.

Büyülü Bakışmalar ve Sessiz Sohbetler
Sentimental Value’nun en büyük alametifarikalarından biri, lineer olmayan parçalı bir hikaye anlatımı kullanarak tüm karakterlerini ortak bir dramatik çatıda toplayabilmesi. Bu yaklaşımın Rachel ve Agnes gibi karakterlere tam anlamıyla derinlik sunduğunu iddia etmek zor, ancak kesinlikle etkileyici bir kurguya alan açtığını kabul etmek gerek. Stellan Skarsgård’ın nüktedan narsisizmi, Renate Reinsve’nin sade ve kalp kıran duygusallığı ve Elle Fanning’in şaşkın ve toy heyecanı bir araya gelince harika oyuncu kimyaları oluşuyor. Şahsen, evin geçmişini öğrendiğimiz lirik montaj sekansların ve -benim için şimdiden ikonikleşen- at arabası sahnesinin haricinde en sevdiğim an, kapanış sahnesi oldu.
Bu sahnede, Gustav’ın daha önce bir provada Rachel’a anlattığı bir sahnenin nihayet canlandırılmasını seyrediyoruz. Gustav’ın uzun betimlemeleri sağ olsun her anını ezbere bildiğimiz sahnenin yeni versiyonu, küçük sürprizlerle yön değiştirdiği her anda beklenen sonu bilmek kalbinizi daha çok sıkıştırıyor. Ancak “Kestik!” sesini duyduğumuz an, Gustav’ın hiç tahmin etmediği ve yüzleşmemek için daima kurgunun içine sığındığı büyülü bir karşılaşma yaşanıyor. Hiçbir söz söylenmiyor ama uzayıp giden bakışmalar, yıllardır sakınılan gerçekleri bir bir dillendirmeye yetiyor.
Trier’in en büyük imzası burada yatıyor: Karakterlerin kontrollü ama yine de organik hesaplaşmalar yaşamasını sağlayarak dramatik yapıyı daima diri tutmak. Sentimental Value filmiyle bu yetenekten bazen mahrum bırakılıyor olsak da, böyle beklenmedik anlarda karşımıza çıkınca Trier halen nefesinizi kesebiliyor. Filmin karmaşık ama yine de iyileştirici manevi değeri de burada ortaya çıkıyor. Karanlığına alıştığınız, bazen bakmaktan yorulduğunuz çatlaklardan beklenmedik bir anda kuvvetli bir ışık sızıp sizi alıkoyabiliyor.
Tunahan İbiş‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar