Daha önce The Crown (2016-2023), Sherlock (2010-2017) ve Andor (2022-2025) gibi önemli dizilerde yönetmenlik deneyimi bulunan, en son Sharper (2023) adlı işini izlediğimiz Benjamin Caron, yeni filmi Night Always Comes ile karşımıza çıkıyor. 15 Ağustos’ta Netflix üzerinden yayınlanan film, kendisinin ve kardeşinin geleceği adına tüm hayatını riske atacağı geceye doğru savrulan Lynette karakterine odaklanıyor. Willy Vlautin’in The Night Always Comes adlı romanından sinemaya uyarlanan ve Sarah Conradt’ın senaryosunu kaleme aldığı filmin oyuncu kadrosunda Vanessa Kirby, Jennifer Jason Leigh, Zack Gottsagen, Stephen James, Smack Louis ve Julia Fox gibi isimler yer alıyor.
Godard, bir söyleşisinde sinema hakkında konuşurken şu önemli sözleri söyler: “Bir film yapmak için ihtiyacınız olan tek şey bir kız ve bir silah.” Usta yönetmenin kastettiği, aslında sinema üretiminin minimalizmi ve Hollywood’un sıkça kullandığı bu ikiliye yönelik bir göndermedir. Bir açıdan sinemanın sadeleşmesini belirtirken aynı zamanda klişe unsurların varlığını bir arada vurgular. Night Always Comes’ın çıktığı yol, bu doğrultuda benzer şekilde basit olsa da, yolun bir o kadar klasik Hollywood tümsekleriyle dolu olduğunu söylemek mümkün. Filmin ele almak istediği toplumsal çıkmazlar iyi fikirler içerse de, bu tasarıların sinemada daha önce nasıl işlendiği ve yönetmenin nasıl bir bakış sağladığını tartışabiliriz.

Psikolojik Gerilim Dolu Kaotik Geceler Kervanı
Sinemada psikolojik gerilim doruklarının şeffaf bir şekilde yansıtıldığı, ana karakterin birkaç günlük çıkmazının had safhaya ulaştığı, bizi koltuğumuza kilitleyen kült eserler vardır. Scorsese’nin New York’un gecelerinde nöbet tutan ambulans görevlilerine yer verdiği Bringing Out the Dead (1999), tek plan olarak çekilen ve nefes kesici bir geceye odaklanan Victoria (2015), Safdie Kardeşler‘in yine New York’un sokaklarında yaşattığı kaotik koşuşturma Good Time (2017) ile kuyumcu Howard Ratner’ın yüksek tansiyonlu günlerini yansıtan ve şimdiden ikonikleşen Uncut Gems (2019), ve son olarak Lynne Ramsey’in yıkımın zihinsel bir yansımasını sunduğu You Were Never Really Here (2017), yakın geçmişten başlıca örneklerdir.
Bu filmleri türün en iyi örnekleri haline getiren başlıca unsurlar vardır. İlk olarak, ana karakterler kişisel zayıflıkları ve takıntılarıyla kendi sonlarına giden süreci hazırlar. Burada, yaşadıkları bir olay ya da sahip oldukları karakteristik özellikler rol oynar. Bir çeşit anti-kahraman olarak görünürler. İç çatışmaları ve yaşadıkları kaygı, adeta ekrandan bize siner. Tüm bu eserlerde şehrin kapsayıcılığı büyüktür; ana bir figüran olarak ele alınır. Karakterlerin içsel yansımaları, şehir tarafından doyumsuzca beslenir. Uykusuz, bitkin, acımasız ve stres dolu sokaklar, karakterleri ve bizi süre ilerledikçe yutar. Yeraltının gün yüzüne çıktığı, yozlaşma ve tehlike ile gündelik yaşamın ikili bir kabusa dönüştüğü sekanslara şahit oluruz. Zamanın baskısı ve karakterin yaşadığı çıkmazlar, tüm sokakların girişlerini tıkar. Bizi belirsiz bir kaygı alanının içerisine hapseder. Bu hissiyatları yaratmak için kameranın kullanımı oldukça önemlidir.
İzleyiciye verilen alan, bu doğrultuda aslında bir o kadar sınırlıdır. Seyirciye kadraj anlamında fazla bir alan tanınmaz ve yakın planlar sıkça kullanılır. Hızlı kurgu, ses tasarımı ve müzikler, klostrofobiyi ve yüksek tansiyonu yansıtmak için oldukça önemlidir.

Kasvetin Sinmediği Senaryo
Bu noktada, türün iyi işleri üzerinden Night Always Comes’a yaklaşmak daha doğru olabilir. Zira, film bu yapımları fazlasıyla kılavuz olarak görüyor. Bazı noktalardan bu çıkarımı yapmak oldukça doğal; ancak bu örnek alma halinin içi doldurulmamış bir taklit çabası olup olmadığı konusu biraz muamma. Yönetmen Benjamin Caron, Lynette üzerinden Portland şehrinin ötekileştirilmiş ve unutulmuş kesimine bir bakış sağlıyor. Geçimini gündüzleri ekmek fabrikasında, akşamları ise ek olarak bir barda garsonluk ve seks işçiliği yaparak sağlayan Lynette, Down sendromu olan kardeşinin yeniden bakım evine dönmemesi ve evsiz kalmamaları için kirada oturdukları evi satın almaya yönelik bir anlaşmaya hazırlanmaktadır. Ancak hayatı boyunca dengesizlikleriyle uğraştığı annesi, o parayla bir araba almayı tercih eder. Anlaşmanın yeniden sağlanması için sadece sayılı saatler vardır ve Lynette, gereken paraya ulaşmak için ne gerekiyorsa yapacaktır. Night Always Comes’ın konusu bu doğrultuda ilerler ve gökyüzü kararmaya başladıkça tehlikenin kasvetli silüeti zamanla Lynette’in üzerine çöker.
Ancak bu kasvetli havanın hikâye açısından desteklendiğini söylemek biraz zor. Film, anlatısının temelini hızlıca kuruyor. İçinde bulunduğu durumdan ve genel olarak yaşamdan bıkkın olduğunu gördüğümüz Lynette, çalışırken bir yandan da kardeşi Kenny’i üniversite derslerinde yanında götürür. Öğretmenin, Kenny’nin sınıfla daha fazla devam edemeyeceğine yönelik uyarılarını dinler. Ev için sözleşmeyi imzalamaya gider, annesinin bencilliği sonucu planladığı ödemeyi yapamaz ve zor bir durumun ortasında kalır.
Hikâye, buradan sonra Lynette’in işlemek zorunda kaldığı suçlarla Portland’ın sokaklarında sürüklenmesine odaklanır. Ancak yönetmen, bunu yaparken senaryosuna neredeyse başka hiçbir çatışma ekleyemez. Night Always Comes‘ın anlatısında karakterin kaygı içerisindeki hali ve kararları, hikâyenin kendisi içinde ikna edici bir dille desteklenmiyor. Tüm diğer unsurları bir kenara koyarsak; bir gecenin kasvetini, tıkanmışlığını, stresini bir şehir üzerinden yansıtmak, ilk başta yetkin bir yönetmenlik istiyor. Daha önce adını andığım filmlerin usta yönetmenlerinin yanında Benjamin Caron, bu konuda vasata yakın bir yönetmenlik sergiliyor. Gerek oyuncu yönetimi gerekse sahnelerin kurgusu ve çekimi, hikayenin şiddetinin yanında oldukça yavan kalıyor. Buna senaryonun oldukça basit ve yavaş bir şekilde ilerliyor olması da neden oluyor. Night Always Comes, her ne kadar bir geceye odaklansa da, bu kısıtlı süre içerisinde alınan kararlar ve çözümlemeler, türün iyi filmlerinden farklı olarak çok yavaş ve inandırıcılıktan uzak bir şekilde yaşanıyor.

Çatışmalardan Eksik Kalan Anlatı
Yine yazıda adını andığımız filmlerden yola çıkacak olursak, ana karakterimiz Lynette’in bir iç çatışmasına tanık oluyoruz. Çocukken yaşadığı bir cinsel saldırının onda bıraktığı sarsıcı tahribat bize sunuluyor. Bu sahnelerin kurgusu ve çekimi, bilinçaltı tasvirlerine yönelik öğelerle dolu. Yönetmenin şehrin kasvetini ve çıkmaz sokaklarını ele aldığı bir hikâyede, karakterine toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve patriarkal güç üzerinden bir çatışma sunması iyi bir ekleme. Ancak bunun dışında, tüm gece boyunca kayda değer bir şekilde kurulmuş başka bir çatışmaya tanık olamıyoruz. Karakterin, iş yerindeki siyahi arkadaşı Mike ile kasayı açmak için yaşadığı kesişim; fazlasıyla ırkçı, hızlı, temelsiz ve inandırıcılıktan uzak bir tonda gerçekleşiyor. Daha sonra Mike’ın büründüğü tehditkâr karakter yapısı, yine derinlikten uzak ve sadece bir engel oluşturma amacıyla kuruluyor. Bu olaylar neticesinde yardım istediği Scott ise Lynette’in hayatına yönelik bir merakı ya da ilgisi olmadığı için durumu umursamıyor. Beraber oldukları gecenin ardından Lynette, Scott’ın arabasını çalıyor. Scott’ın bu olay sonrasındaki gelişimi ise yine inandırıcılıktan uzak; zira karakterin tepkisi, yalnızca Lynette’in arabayı geri vermesi için onu telefonla tehdit etmesi ile sınırlı kalıyor.
Öte yandan, Lynette ile arkadaşı Gloria arasındaki diyaloglar ve bu iki karaktere dair sahne yönetimi oldukça eksik gözüküyor. Bu kısım, karakterin araba çaldıktan sonra adeta daha fazla çukura gömüleceği bir aşama olacakken, karakterlerin arkadaşlık ilişkisine yönelik izlenimler edinmekte bile zorlanıyoruz. Lynette’in evde kalması, kasayı direkt gözüne kestirmesi ve yaşanan gelişmeler, oldukça klişe bir şekilde tasarlanıyor. Ayrıca film boyunca karakterin donuk ve heyecandan uzak ruh hal, hikâyenin stresli bir geceyi ele almak isteyen yapısıyla uyumlu bir birliktelik yakalayamıyor. Kaygı ve endişe ağırlıklı bir tondan ziyade melankolik bir hava ortaya çıkıyor. Ancak yüksek tansiyonlu sahnelerin hemen öncesinde bile devam eden bu tutum, hissiyatımızı biraz ikilemde bırakıyor. Film, geceyi kaotik hale getirecek etkenler hakkında fikirler üretmesine karşın, bunu ne hikâye olarak ne de yönetmenlik olarak destekleyebiliyor. Psikolojik gerilimin bir geceye hapsolduğu anlatılarda bir diğer önemli unsur da hiç kuşkusuz yönetmenin şehre olan bakış açısıdır. Anlatıda çok klişe bir şehir gösterimine tanık oluyoruz. Yönetmen, kamerayı yakın planda tutup şehre dair derinlemesine bir perspektif sunmayı neredeyse önemsemiyor. Yankesiciler, kumar masaları ve mafya benzeri insanlarla sınırlı kalan bir şehir indirgenmesi izliyoruz.
Yönetmenliğin getirdiği olumsuzlukların Vanessa Kirby gibi iyi bir oyuncuya bile sirayet ettiğini görüyoruz. Gerek Lynette’in annesinin araba aldığına şaşırdığı sahne gerekse finale doğru annesiyle olan yüzleşme sekansı o kadar beklentilerden uzak ki, oyunculuklar olması gerektiğinden daha düşük bir seviyede görünüyor. Bunun dışında, gerilimin yükselmesi için seçilen ve sürekli tekrar eden müzikler, kaotik atmosferi geliştiremeyen kurgu gözümüze direkt olarak çarpan diğer unsurlar.
Night Always Comes, kendini stres dolu bir gecede geçen psikolojik gerilim filmleri arasında görmek istese de, bunu yalnızca niyeti ölçüsünde başarabiliyor. Film, kasvetin ve çıkmazların altını iyi bir dramatik çatışma ile dolduramıyor. Şehrin sokaklarını ve zaman algısını iyi yansıtamadığı gibi, film yalnızca yüksek katlı rezidansların penceresinden şehre bakabiliyor. Ortaya çıkan iş, gerilimin ve yüksek tansiyonun izlerinden ziyade eksik kalan parçaların uyumsuz birer yansıması oluyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar