Bağımsız sinema, genelde çoğu yönetmen için bir sıçrama rampası olmuştur. Yıllar boyunca sağda solda edinilen arkadaşlarla ve mucizevi tesadüflerle oluşturulan bu sanatsal üretim, bir noktada seviye atlamalı ve daha profesyonel bir form almalıdır. Günümüzde bağımsız sinema bile üretmek, lobileşen fon yönetimleri ve yoğun rekabet nedeniyle imkansızlaşmışken, bu görüşe sığınmak şüphesiz bir o kadar zor hale geldi. Ancak bir zamanlar sektörde adım adım ilerlemek mümkündü. Edgar Wright, Kevin Smith, Richard Linklater ve hatta Peter Jackson bile birkaç bin dolara ve çoğunlukla keyfi prodüksiyon süreçlerine rağmen adını duyurmayı başardı.
Geçtiğimiz yıllarda BlackBerry filmiyle sektörün radarına giren Matt Johnson‘ın ilk işi, dostu Jay McCarrol ile başrollerini paylaştığı Nirvanna the Band the Show‘du. 2007-2009 yılları arasında online olarak yayınlanan ve henüz bir kanala satılmamış olan yapım, yaklaşık 10 yıl sonra (ünlü yönetmen Spike Jonze’un yönettiği) Viceland ile anlaşılarak daha yüksek bütçeli bir diziye dönüştü. Johnson‘ın kariyerinin önemli bir bölümünü kaplayan Nirvanna the Band the Show, esasında The Office‘in açtığı yolda ilerleyen bir mockumentary (sahte belgesel) sitcomu. Ancak öncülünün aksine kesinlikle kalabalık bir oyuncu kadrosu yok. İstisnasız bir şekilde her bölüm konuğu olduğumuz karakterler, Matt ve Jay‘in alter egoları olan aynı isimli arkadaşlardan başkası değil. Amaçları ise, – bildiğimiz Nirvana ile hiçbir alakası olmayan – müzik grupları Nirvanna the Band’i Kanada’nın gözde mekanlarından Rivoli’de sahneye çıkarmak. Ve bunun için her şeyi denemeye hazırlar.
Maalesef ki, sekizer bölümden oluşan iki sezonun sonunda ikili halen Rivoli’yi ikna edememişti. Üstüne üstlük, bu amansız çaba henüz bitmemişken Viceland’in Kanada ayağı 2018’de kapatıldı ve bir kısmı çekilmiş olan üçüncü sezon asla yayınlanamadı. Ona ün getiren BlackBerry‘nin üçüncü sezonu yayınlayabilmek için bir ön ayak olduğunu söyleyen Johnson, arkadaşı Jay ile tutku projelerini devam ettirebilmek için çok daha dolaysız bir çözüm üretti: dizinin ruhunu uzun metraj bir film ile taçlandırmak (ve mümkünse bir kanal ile anlaşmak). Bu, Matt‘in karakterinin dizi boyunca ürettiği saçma sapan planlardan biri olamayacak kadar akla yatmışken, elbette yazar ekibi olarak yerlerinde duramadılar ve bir eklemede daha bulundular: zaman yolculuğu!

Kaotik Bir Geri Dönüş
İsmindeki küçük eklenti ile karşımıza çıkan Nirvanna the Band the Show the Movie, trajikomik bir açılışa sahip. Ekibin kameramanı Jared Raab tarafından çekilen 2008 ve 2025’e ait görüntülerin ardı ardına sıralandığı bu karşılama, bize hem Matt ve Jay‘in dinamiklerini tanıtıyor hem de aradan geçen onca yıla rağmen halen Rivoli’de sahneye çıkamadıklarını gösteriyor. Ancak Matt‘in planları henüz tükenmiş değil. Yine bir gün içinde sönecek yeni dahiyane planı, Toronto’nun simgesi CN Kulesi’nden atlayıp önündeki beyzbol stadyumuna maç esnasında inmek ve akşam Rivoli’de sahneye çıkacaklarını herkese duyurmak. Henüz Rivoli’yi ikna etmemiş olsalar da, çıkacak izdihamı kabullenip onlara sahneyi emanet edeceklerine kesin gözüyle bakıyorlar.
Elbette bu plan da yine birtakım aksilikler sonucu suya düşüyor. Karakterlerin, sanki ilham gelsin diye, duvarlarını Criterion film kapakları ile donattıkları evlerine bir sessizlik çöküyor. Ancak Nirvanna the Band the Show‘un bize öğrettiği tek bir şey varsa, o da karakterlerin herhangi bir yerden ilham alabileceği olmalı. Matt ve Jay‘in muhtemelen kendi takıntıları olan film, dizi, video oyunu ve müzikleri serpiştirdiği sahneler, dizide karakterlerin hep yegane kurtarıcısı olmuştu. Yazar ekibi, ayrıca yer verdiği popüler kültür referanslarını bir senaryo aracı olarak kullanarak birçok telif sorununu atlatmayı başarmıştı. Ki bunlar sadece duvarlardaki posterlerden ibaret değildi, Jurassic Park‘ın tema müziğinden Entourage‘ın introsuna kadar sektörün türlü alanlarından birçok şey apardılar. Filmde ise Matt‘in ilham bulmak için açtığı ve bizi Johnny B. Goode ile karşılayan VHS, Back to the Future‘dan başkasına ait değil.
Nirvanna the Band the Show the Movie, özellikle diziye aşina olmayanlar için gerçekten sürprizlerle dolu bir film ve şahsen bunları açık etmek istemiyorum. Ancak Matt ve Jay‘in – 1999’da üretimi durdurulmuş Orbitz içeceğinin de yardımıyla – son derece eğlenceli bir zaman yolculuğuna çıktığını ve “imkansız Rivoli görevi” için alternatif bir gerçeklik oluşturmaya çalıştığını söylememin herhalde bir mahsuru olmaz. Bu yolculukta Matt‘in hiperaktif enerjisinden Jay‘in arada kalmışlığına kadar öyle çok dinamik doğru hamlelerle uzun metraja sığdırılıyor ki, dizinin hayranlarının zevkten dört köşe olacağına eminim. Öte yandan, ekiple ilk kez tanışacak seyircileri çok daha özel bir deneyim bekliyor. Zira, Matt ve Jay‘in tanımlaması zor mizah anlayışı ve öngörülemez yaratıcılığı, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz türden bir seyir keyfi yaşatıyor.

Aynı Ruh, Daha Büyük Ölçek
Dizi ile çok yakın zamanda tanışmış biri olarak filmin en çok takdir ettiğim yönü, herhangi bir bölümden fırlamış gibi duran öyküyü hiçbir dinamiği bozmadan uzun metraja çevirebilmeleri oldu. Zaman yolculuğu teması, ekibin çılgınlığına yeterince aşina olmayan biri için halihazırda pahalı bir “film materyali” gibi gözükebilir. Ama dizinin absürtlüğünü yukarı taşıyan doğaüstü ve Cadılar Bayramı temalı The Book (2×4) veya son derece iyi çalışılmış bir Daredevil aksiyon sekansı içeren – ve garip şekilde Star Wars: The Force Awakens‘ın çıkış döneminde geçen – The Blindside (1×4) bölümü, Matt ve Jay‘in kaliteli parodi yapmak konusundaki maharetlerini hayranlara çoktan kanıtlamıştı.
Elbette filmde de beklenmedik popüler kültür referansları ve absürt mizahtan bolca var. Mesela Matt‘in 2008’e döndüklerini sinemada The Hangover izlemelerinden değil, filmde geçen demode bir şakaya seyircinin katıla katıla gülmesinden anlaması buna muhteşem bir örnek. Veya Jay‘in alternatif dünyadaki yerinin, Anthony Fantano gibi çeşitli internet fenomenleri ve James Corden‘ın Carpool Karaoke programı ile gösterilmesi, ekibin yeni nesil mizaha adapte olduğunu kanıtlıyor. Buna karşın, Nirvanna the Band the Show the Movie (popüler kültür taşlaması konusunda) kesinlikle yeni bir Popstar: Never Stop Never Stopping olmaya çalışmıyor. Filmin telif haklarını adeta seyirciye sorgulatan birtakım referansları mevcut, ancak bunları agresif bir şekilde üzerinize bocalamıyor. Onun yerine, Matt‘in de bir programda söylediği gibi, bunları senaryonun bir parçası haline getirerek hem hukuki açıdan kendini koruyor hem de ayakları yere basan bir hikaye anlatıyor.
Filmin durmak bilmeyen temposu ve – ekipten beklediğimiz şekilde – ustalıkla çekilmiş aksiyon sekanslarından da bahsetmek gerek. CN Kulesi ve Toronto trafiğini heyecanlı bir sete dönüştüren Nirvanna the Band the Show the Movie, Johnson‘ın avucunun içi gibi bildiği Kanada kültürünü tüm ihtişamıyla gösteriyor. Elbette bir mockumentary izlememizin de etkisiyle çoğunlukla sokaklarda ve kapalı alanlarda geziniyoruz, ancak ekip aynı dizide olduğu gibi buralarda da neredeyse bir reality showu andıran sahneler yaratmayı başarıyor. Toronto’yu gezmeye gelmiş turistler, rastgele market çalışanları gibi öylesine insanları odağına alan bu komedi, Johnson‘ın Nathan Fielder‘ı andıran bir sosyal gözlemci olduğunu da tekrar hatırlatıyor. Bir başka yönetmen için herhangi bir Oscar biyografisi olabilecek BlackBerry‘yi bile Succession tarzı bir kaos komedisine dönüştüren Johnson, burada da farklı türlere ve yaklaşımlara olan hakimiyetini sergiliyor.
Tüm bunlara rağmen, Nirvanna the Band the Show the Movie‘nin beklediğim kadar özel bir deneyime dönüşmediğini itiraf etmeliyim. Zira, televizyondan uyarlanan çoğu sinema eseri gibi, bu da “uzun bir dizi bölümü” gibi hissettiren bir film. Dizinin mümkün olduğunca her hikayede farklı bir estetik arayışına çıktığını düşünürsek, özüne sadık kalabilmek elbette bir başarı. Ancak Matt ve Jay‘in arkadaşlıklarını beklenmedik olay örgüleri ile tanımlamak konusunda, mesela My Dinner with Andre parodisi gibi işleyen The Buffet (1×7) bölümünün bende bıraktığı duygusal etkiyi burada bulamadığımı söylemeliyim. Veya Sundance Film Festivali’ne sızdıkları unutulmaz The Big Time (1×5) bölümü kadar sinefil damarımı kabartan bir “büyük perde eğlencesi” yaşayamadım.
Johnson, bu açıdan Nirvanna the Band the Show‘un mirasını bambaşka bir şeye dönüştürmüyor veya sadece azılı hayranlara oynayan bir fan service‘e başvurmuyor. Ancak, biraz da güvenli bir yaklaşım ile, diziyi daha büyük ve ulaşılabilir hissettiren bir “bağımsız sinema ruhu” ile tekrar ele alıyor. Bu girişimin üçüncü sezonun yayınlanmasına ön ayak olup olmayacağı bilinmez, ancak beraberinde devasa bir hayran kitlesi getireceği kesin. Yaptığı işi bir sıçrama rampası olarak görmeyen ve daima geçmişe dönmenin bir yolunu arayan Johnson için eminim bu kadarı da yeterlidir.
Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar