Rodrigo Sorogoyen, övgüler alan bir önceki filmi As bestas (2022) ile kırsal kesimin içerisinde alt ve orta sınıf arasındaki çekişmeyi, mülkiyet meselesini ve giderek fiziksel bir tehdide dönüşen tahammülsüzlüğü anlatırken; The Beloved ile ekonomik olarak bambaşka bir sınıfın üzerine beyin jimnastiği yapıyor. Bu kez karşımızda üst seviye restoranlarda yemek yiyen, Cannes’da ödül kazanmış, büyük bütçeli filmler yöneten ve onlarca insanın kendisinden çıkacak tek bir karara göre hareket ettiği Esteban var.
Bu değişime karşın, Sorogoyen‘in sınıfsal merdivende yukarı çıkması, insanın huzursuzluğunu ortadan kaldıramıyor. Ekonomik sıkışmışlığın yerini kontrol etme arzusu, mesleki sorumluluğun ağırlığı ve geçmişte yapılmış tercihlerin bugüne taşıdığı yorgunluk alıyor. Yönetmen, As bestas‘da çevresindeki koşullar tarafından baskılanan insanların portresini çizerken, The Beloved ile insanın kendi kurduğu dünyanın içerisinde sıkışan kişilere odaklanıyor. Bu bağlamda, iki filmin ortak noktası “tahammülsüzlük” duygusu oluyor.
Filmin merkezinde ilk bakışta bilindik bir baba-kız ilişkisi varmış gibi görünse de, asıl meselenin geçmişin getirdiği yükler nedeniyle birbirine yabancı kalan iki insana dair bir anlatı olduğu anlaşılıyor. Emilia, babası Esteban hakkında dışarıdan çok şey duymuş fakat kendisine ait yeterince anı biriktirememiş bir kadın olarak, duygusal açıdan neredeyse yabancı olduğu bir insanı tanımaya çalışıyor. Babasının kendisinden sonra kurduğu aileyi uzaktan izlemesi bile karakterin babasına duyduğu nefret ile özlem arasındaki sınırı gösteren önemli bir nokta olmayı başarıyor. Bu durum, merak kadar kıskançlık da barındırıyor. Zira karakter, başarılı bir babanın kızı olmasına rağmen bu başarıya ait hissedemiyor.
Başkalarının hayranlık duyduğu adamın kızı için bir yabancı olması ise Esteban’ın yokluğunu küçültmek yerine yıllar içerisinde daha da büyütüyor. Böylelikle filmin adını veren “beloved” kavramını bu noktadan ele almak daha doğru olur. Klasik anlamındaki “sevilen kişi”den öte, babasına uzaktan bakan bir kızın hayranlık ile nefret arasında gelgitlerde bulunan duygusal katmanına ithafen filmin merkezini özetleyen bir başlık oluyor. Sevgi-nefret ilişkisi çoğunlukla aşk hikayelerinin odak noktasıyken, filmde bu durum “ulaşılamayan ama özlenen”e duyulan hasret anlamında konumlanıyor.
Bu yazı The Beloved filmi hakkında spoiler içerebilir.

Bir Yönetmenin Yönetemediği Hayatı
Javier Bardem’in canlandırdığı Esteban, iş hayatında bir diktatör ve kolayca “kötü baba” olarak tarif edilebilecek bir karakterken; filmi izlerken karşımıza baskı, duygusal ağırlıklar yüzünden üzerinde bolca yük taşıyan yorgun bir karakter olarak çıkıyor. Nitekim, hayatın içerisindeki baskıların tahammül seviyesini aşağıya çektiğini ve onu dışarıdan aksi, kibirli, insanları tüketmeye hazır biri haline getirmiş olduğunu görüyoruz. Halbuki bu sertliğin altında son derece basit bir talep bulunuyor: çektiği filmin sorunsuz ilerlemesi.
Yönetmenliğin; oyuncuların performansından teknik aksaklıklara, bütçeden yapımcı baskısına kadar sürekli karar verilmesi gereken ağır bir sorumluluk olduğu düşünüldüğünde, Esteban’ın öfkesi yalnızca bir kişilik kusuru olmaktan çıkıyor. Tam bu karmaşanın ortasına Emilia’nın girmesi ise karakterin zaten yüklü zihninde başka bir infial yaratıyor. Mesleki baskı geçmişine ek olarak vicdanıyla da yüzleşmek zorunda kalıyor, prodüksiyonun ağırlığı giderek düşünsel bir vicdan azabına dönüşüyor.
Hayatını başkalarının hareketlerini yöneterek geçirmiş bir adam, zaman geçtikçe kendi hayatındaki en önemli ilişkiyi yönetemediğini fark ediyor. Bu durum, doğal olarak filmdeki ironik çatışmayı yaratıyor. Sorogoyen, bu çatışmayı “film içinde film” yapısıyla yalnızca hikâyenin konusu olarak tasarlamıyor, aynı zamanda biçimi hâline getiriyor. Bir tarafta Esteban’ın çektiği filmden sahneler, diğer tarafta kamera arkası, yapımcı-yönetmen ilişkisi ve gündelik hayata dair doneler bulundururken; zaman zaman kullanılan siyah beyaz kadrajlarla geçmişin izleri bugünün görüntülerine karışıyor.
Set çalışanlarının Emilia’ya babasını sorduğu sahnede genç kadının konuya hâkimmiş gibi davranmasına rağmen içten içe çekingen kalması bu açıdan oldukça anlamlı. Odadaki insanlar arasında Esteban’a biyolojik olarak en yakın kişi olmasına rağmen, onu belki de en az tanıyanlardan biri yine Emilia oluyor. Bu nedenle, set dışında da bir performans sergilemek zorunda kalıyor. Emilia’nın bu defa “Esteban’ın kızı” rolüne mi adapte olacağı, yoksa tanımadığı bu yabancının stalker’ı olarak kendine yeni bir rol mü biçeceği çelişkisi baskın geliyor.
Çölün ortasında çekilen aile yemeği sahnesi ise bu ironiyi daha görünür hâle getiriyor. Kamera önünde bir aile yemek yerken, kameranın arkasında hiçbir zaman gerçek anlamda aile olamamış baba ile kız bulunuyor. Çekim aksilikler yüzünden uzadıkça, Esteban’ın içerisindeki volkan patlıyor ve sahne yönetmen-oyuncu iktidar mücadelesine dönüşüyor. Esteban’ın işine bağlılığı bir noktadan sonra çalışanları için ne kadar korkunç gözükse de, Emilia aslında bunun olması gereken olduğunu sette kendi gözleriyle deneyimleyerek anlama fırsatı yakalıyor.

Kamera Önündeki İktidar, Arkasındaki Babalık
Esteban’ın çektiği filmin sömürgecilik üzerinden ilerlemesi, bu noktada tarihsel tahakküm ile modern üretim ilişkileri arasında bir yankı yaratıyor. Ancak bunu filmin bütün anlamını açıklayan bir alegoriye çevirmek, The Beloved‘ı gereğinden fazla şematikleştirmek demektir. Sömürgecilik daha çok arka planda çalışan bir alt damar olarak kalıyor. Bir tarafta başka coğrafyalar ve insanlar üzerinde hak iddia eden tarihsel güç, diğer tarafta sanatsal amacı uğruna oyuncularının, set çalışanlarının ve kendi kızının zamanını ve psikolojik enerjisini tüketebilen bir yönetmen bulunuyor. Üstelik Esteban da mutlak iktidar sahibi değil; oyuncular üzerinde güç kurarken yapımcıya, bütçeye ve zamana hesap vermek zorunda kalan, baskının altında ezilen bir adam. Bu açıdan bakıldığında, As bestas‘ta şiddet toprağın üzerinde fiziksel hale gelirken, burada profesyonel dilin içerisine gizleniyor.
Tam da bu nedenle, çöldeki küçük çadır sahnesinde Esteban’ın yemeğini Emilia ile paylaşması filmin en dokunaklı anlarından birine dönüşüyor. Bu sahnede büyük bir özür konuşması yapılmıyor, geçmişin izleri havada uçuşsa da sessizlik hakim geliyor. Kimse dramatik biçimde diğerini affetmeye yeltenmiyor. The Beloved’un gücü de buradan geliyor: Gerçekleri dramatikleştirmektense sade bir nüansla gerçek kılıyor.
Ailenin bütünlüğünü sağlayan büyük deklarasyonlardan öte, tekrar edilen küçük gündelik davranışlardan oluşan hareketler sahnedeki ağırlığın gücünü yükseltiyor. Nitekim, Esteban ile Emilia’nın kaçırdığı şey, büyük bir baba-kız ilişkisi değil; birlikte yenmemiş yemekler, yapılmamış konuşmalar ve paylaşılmamış zamanlardır. Film, geçmişin telafi edilebileceğine dair naif bir umut sunmasa da, geçmişin geleceği bütünüyle belirlemek zorunda olmadığını burada hissettiriyor.

Sentimental Value’dan Bilinmezliğin Gerilimine
Filmin konusu düşünüldüğünde ilk akla gelen senaryonun Sentimental Value olması şaşırtıcı değil. İki filmde de oyuncu bir kız ile yönetmen bir baba, geçmişten gelen kopukluklar ve sinemanın bu insanları aynı alanda bir araya getirmesi gibi belirgin ortaklıklar sebebiyle istemeden de olsa benziyorlar. Ancak Sentimental Value, benzer bir konudan yola çıkıp daha duygusal bir yere yönelirken, The Beloved daha çok bilinmezliğin gerilimine yaslanmayı tercih ediyor.
Emilia babasını seviyor mu, ondan nefret mi ediyor, yoksa ona hayran mı? Esteban ise kızını gerçekten hayatına almak mı istiyor, vicdanını mı hafifletiyor, yoksa ona sunduğu rolle geçmişte yapamadığı babalığı telafi etmeye mi çalışıyor? Sorogoyen, aynı anda sorduğu bu sorulara cevap vermek yerine gerçek hayatta olduğu gibi duruma uyum sağlamaya olanak tanıyor. Karakterlerin geçmiş travmaları bugünkü kopukluklarını şekillendirse de, geçmişi açıklamak bugünü koşulsuz olarak iyileştirmiyor. Bu nedenle The Beloved, Sentimental Value‘a kıyasla atmosfer açısından bağ kurması daha zor, seyircisini zaman zaman bilinçli biçimde dışarıda bırakan bir film. Nitekim Sorogoyen, ilişkilerin her zaman büyük bir yüzleşmeyle çözülemeyeceğini kabul etmemizi sağlıyor.
“Film içinde film” anlatılarında genellikle çekilen yapıtın başarılı olup olmayacağı başlı başına bir merak unsuruna dönüşürken, Sorogoyen bununla neredeyse hiç ilgilenmiyor. Esteban’ın filminin akıbetini bilmiyoruz, daha önemlisi bir noktadan sonra bunu merak bile etmiyoruz. Çünkü çekilen film, ortaya çıkacak bir eserden ziyade, kopuk ilişkilerin karşılaşabileceği bir mekân olarak kullanılıyor.
Aynı belirsizlik Emilia’nın kariyerine de uygulanıyor. Babasının filmindeki performansının kariyerini düzeltip düzeltmediğini bilmiyoruz. Finalde onu bir kafede sandalyeleri toplarken gördüğümüzde işlerin yolunda gitmediğini düşünebiliriz, ancak belki de yeni bir rol beklerken yalnızca zaman öldürüyordur. Ardından filmdeki oyuncu arkadaşıyla buluşması, ihtimalleri yeniden çoğaltıyor. Film bunların hiçbirini doğrulamıyor, çünkü Emilia’nın başarısı önemli bir oyuncuya dönüşmek olmuyor. Yıllarca başkalarından dinlediği soyut baba figürünün karşısında gerçek, kusurlu, öfkeli ve zaman zaman şefkat gösterebilen insanı nihayet görmüş olmak Emilia’nın asıl kazancı oluyor.

Birbirine Değmeden Kesişen Hayatlar
Filmin bütün bu düşüncelerini belki de en yalın biçimde Esteban’ın kurgu masasında izlediği çöl sahnesi bir araya getiriyor. Emilia ile diğer başrol oyuncusu uçsuz bucaksız çölde birbirlerine doğru ilerliyor, yolları çapraz biçimde kesişiyor fakat bedenleri birbirine değmeden farklı yönlerde yürümeye devam ediyorlar. Esteban’ın bu görüntüyü izlerken duygulanması, sahneyi filminin sınırlarından çıkarıyor. Çünkü kendi hayatının geometrisini seyrettiğini hissediyor. Baba ile kız da aynı çizgiye ait olmalarına rağmen yıllarca farklı yönlere yürümüş, hayatlarının belirli bir noktasında yeniden kesişmiş fakat bundan sonra aynı istikamete gidip gitmeyecekleri belirsiz iki insan olarak filmde tasvir ediliyor.
Üstelik bu görüntüyü kurgu masasında izlemesi ayrı bir ironi yaratıyor. Kurgu; yönetmene yaşanmış bir görüntüyü kesme, süresini değiştirme ve geçmişi yeniden anlamlandırma imkânı verirken, Esteban kızının çocukluğunu yeniden kurgulayamıyor. Çekim bittiğinde Emilia’nın “Bu sahne çok kolaydı.” diyerek sevinmesi ise aynı anın iki insan için taşıdığı anlam arasındaki uçurumu gösteriyor. Kızı için birkaç dakikalık kolay bir çekim, baba için hayatının bütün kesişememe halinin görüntüsüne dönüşüyor.
Belki de The Beloved‘ın en kalıcı düşüncesi de burada ortaya çıkıyor: Bazı insanlar hayatımıza birkaç aylığına girip yıllarca üzerimizde iz bırakırken, bazıları ise hayatımızın merkezinde olması gerektiği halde neredeyse hiç bulunmazlar. Yakınlık ile birlikte geçirilen zaman arasında matematiksel bir ilişki yoktur. Esteban’ın yokluğu, Emilia’nın zihninde onu küçültmek yerine büyütmüş, yokluğuyla hayatın biçimini değiştiren birine dönüştürmüştür. Sorogoyen, bu yüzden hikâyesini bir barışma anlatısına çevirmez. Birbirlerinin hayatında bulunamamış iki insanın geç kalmış kesişmesi olarak olaylara bakar.
Esteban’ın filminin başarılı olup olmayacağını, Emilia’nın kariyerinin nereye gideceğini veya bundan sonra görüşüp görüşmeyeceklerini bilmememiz bu nedenle bir eksiklik haline dönüşmez. Bazı karşılaşmalar insanları aynı yola sokmaz, bazı yaralar tamamen iyileşmez ve bazı insanlar birbirlerini çok geç tanır. Fakat bazen birkaç dakikalığına aynı çadırın altında oturmak, bir lokmayı paylaşmak ve ardından yeniden farklı yönlere yürümek bile yıllarca var olmamış bir ilişkinin ilk gerçek anısı olarak akıllarda kalabilir. The Beloved, büyük olaylardan ziyade küçük ayrıntıların insan hayatına etkilerini düşünmemizi sağlar.
Haktan Kaan İçel‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar