Daha önce Deerskin, Yannick ve Daaaaaalí! gibi filmlerle adını duyuran yönetmen Quantin Dupieux‘un 77. Cannes Film Festivali’nin açılışını yapan yeni filmi The Second Act, Filmekimi kapsamında Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi. Kadrosunda Lea Seydoux, Louis Garrel, Vincent Lindon ve Raphael Quenard‘ın bulunduğu film, 4. duvarın yıkıldığı, kurmacanın gerçeklikle karıştığı absürt bir komedi hikayesi sunuyor.
Kurmacanın bulanıklaştığı “film içerisindeki filmin” ana konusu şöyle; Florence (Lea Seydoux), aşık olduğu ve tacize varan mesajlar attığı David’i (Louis Garrel) babası Guillaume (Vincent Lindon) ile tanıştırmak ister. Ancak David, Florence’dan hoşlanmadığı için arkadaşı Willy’nin (Raphael Quenard) onu tavlamasını isteyerek ondan kurtulmak ister. Karakterler, bir restoranda buluşurlar ama aslında hepsi sıradan bir filmin oyuncularıdır. Bu noktada oyuncular sık sık filmi bölerek düşüncelerini söylerler. Söylenen her cümle dünyaya, sinema sektörüne dair sembolik olarak canlandırılan bir durumu anlatır ve tartışmayı hedefler.

Deneysel ve Eleştirel Bir Karmaşa
The Second Act, oldukça deneysel bir alanı hedefliyor. Oyuncu egolarını ve kaprislerini bir sürü tartışma yaratacak fikirlerle donatıyor. X’deki paralı hesaplardan kopyalanmış gibi görünen manipülatif konuşmalardan, MeToo hakkında yorumlara, transfobi üzerine diyaloglardan, film setlerinde yaşanan tacizlere, yanmak ve yok olmak üzere olan bir dünyada sanat yapmanın ahlaki olarak savunulamaz bir durum olmasına kadar birçok tartışmaya yer veriyor. Hikaye içerisinde yer alan filmin, yönetmenliğini ise yapay zeka üstleniyor. Film bu noktada çekilecek filmin yapay zeka tarafından yazılıp yönetilen ilk film olduğunu söyleyip, buna dair eleştirel tutumlarda da bulunuyor. Dupieux, Yannick’de olduğu gibi yine bir gösteri dalını hedefine alıyor. İzleyiciyle bir sürü oyun oynayarak hiciv dolu bir karalama yaratmaya çalışıyor.
Quentin Dupieux, karakterlere birçok gerçeklik boyutu katarak, filmdeki kurmaca karakterleri arasından bir ilişki yaratmaya çalışıyor. Filmde, kurmaca oyuncuları canlandıran karakterleri birbiriyle tartıştırıp aralarında gerçek ve kurmaca arası bir iz bırakmaya çalışıyor. Bu noktada tecrübeli ve tecrübesiz iki oyuncunun kavgaya varan tartışmasını genç oyuncunun yaralandığı bir anlatımla anlatmayı tercih ediyor. Karakterlerin hepsi kötü bir film yaptıklarının farkında ve hepsi birer birer, çekimi yarıda kesip kişisel şikayetlerini dile getiriyorlar. Film bu noktada dediklerini serbest bir şekilde aktarmaya daha fazla önem veriyor. Bir meta-metinsel karalama yaratıyor.

İzleyiciye Geçmeyen İçi Boş Oyunlar
Film boyunca kurmaca ile gerçekliğin karıştığı sahneler yer alıyor. Fakat bu sahnelerin hepsi izleyiciye oyun oynamayı bir şeyler anlatmaktan daha önde tutuyor. Dupieux, deneysel olmaya o kadar fazla zaman harcıyor ki yapmak istediği hiçbir şeyi başarıyla gerçekleştiremiyor. Tüm süresini izleyiciye oyun oynamaya harcıyor. Hikayenin finalinde tam, ”Bu kadar mıydı ?” denilen noktada bile yine bizi manipüle ediyor ve sonunu uzatıyor. Tartışma sekansları bir anlatıdan uzaklaşıp adeta direkt okunan bir metine dönüşüyor. Bu sahnelere yapay zeka konusu da ekleniyor ama The Second Act hiçbir şeye dair kayda değer yeni bir şey anlatmıyor. Yapay zekanın yönetmenlik deneyiminde tasarlanan olası fikirler oldukça sığ gözüküyor.
İki ayrı karakterin yürüyerek uzun uzun tartıştığı dört ayrı tek çekim izliyoruz. Bu tek çekim sahnelerde iki karakter setten uzaklaşarak hayata dair fikirlerini birbirleriyle paylaşıyor. Yönetmen, ilgi çekici konular dile getirse de bunun üzerinden yine yaratıcı bir şey söylemiyor. Çünkü konular filmin ana fikriyle alakalı olarak genişletilmiyor. Yönetmen izleyiciyle dans etmeyi yeni bir şeyler anlatmaya tercih ediyor. Hiciv olarak dile getirilen konuların ne kendine özgü bir mesajı var ne de sahip olduğu bir derinliği. Tüm eleştirel düşünceler, akla gelen ilk fikirlerden ibaret içi boş bir şekilde anlatılıyor. The Second Act, cesur olduğunu düşünüyor fakat dile getirdiği konulara dair bir şey söylemekten fazlasıyla çekiniyor.
Quentin Dupieux, Fransız sinemasının son yıllarında nitelik ve nicelik olarak üretkenliği fazla olan yönetmenlerinden. Hiç kuşkusuz önceki filmlerden elde ettiği daha özgür bir alanı var. Fakat bu alanı cesur bir yapıyla tasarlamak istese de, iyi yazılmamış bir hikaye ve içini dolduramadığı bir o kadar cesur olmayan metin sayesinde hedeflerine ulaşamıyor. İyi oyuncularla birçok şey olmayı hedefleyen karmakarışık bir hikaye, kendi kapasitesini ancak bir noktaya kadar koruyabiliyor.

Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar