İrlandalı yönetmen Lorcan Finnegan, yeni filmi The Surfer ile Nicolas Cage’e yine öfke patlamaları ile dolu bir karaktere hayat verme şansı sunuyor. Dünya prömiyerini 77. Cannes Film Festivali’nde Geceyarısı Gösterimleri kapsamında yapan filmde, Nicolas Cage’e yan rollerde Julian McMahon, Nic Cassim, Miranda Tapsell, Alexander Bertrand eşlik ediyor.
Yıllarca Amerika’da hayatını sürdüren “Cage” (filmde karakterin adı belirtilmiyor) oğluyla beraber memleketi Avusturalya’ya döner. Huzurlu günlerini Avusturalya’da yaşayan Cage, döndüğü memleketinde önceden yaşadığı evi satın almak ister. Sahil koyunda yaşayan yerliler Cage ve oğlunun sörf yapmasına izin vermez. Doğduğu ve büyüdüğü, sörf cennetinden kovulmasına dayanamayan Cage, alacağı ev hakkındaki gelişmeleri arabasında beklemeye koyulur.
Bu yazı film hakkında spoiler içerebilir.

Dalgalara ve Hiçliğe Doğru
Yönetmen Finnegan, adeta bir camsil mavisine sahip, kıyıya vuran dalgalarla açılışını yapıyor. Cage alacakları evi, oğluna en iyi görecekleri yer olan denizden, sörf yaparak göstermek istiyor. Plajın girişinde “Sadece Yerel Halk” yazan tabelayla yerliler aslında kendilerine bir uyarıda bulunuyor. Bu tabelayı umursamayan Cage, başına gelecekleri bilmeden bir karanlığa ilerliyor. Sörf yapmasına izin verilmiyor ve karakterin talihsiz serüveni başlıyor. Buna izin vermeyen yerel halk da Cage’e bela oluyor. Başına bir sürü aksilik geliyor. Cage’in önce arabasının aküsü bitiyor, sonrasında babasından hatıra kalan saati, arabası ve telefonu çalınıyor. Hiçliğe ve deliliğe doğru adım adım yaklaşan Cage, yerdeki birikmiş suları içiyor, üzerine düşen kuş dışkısıyla ölü bir fareyi yemeye cesaret ediyor.
The Surfer, aslında ne olmak istediğine karar vermesi için sınanan ve 5 gün boyunca karar vermeye çalışan bir adamın hikayesi. Lorcan Finnegan, bu durumu sörf üzerinden sağlanan bir hayat metaforu olarak ele alıyor. Kendisinin açıklaması da şu şekilde:
Bu filmde acıdan bahsediyoruz, bu yüzden ona karşı kötü davranmaları gerekiyordu. Kendini bulmak için geçirdiği tuhaf bir terapi gibi, ancak sörf yerelciliği gerçekten var. Acı çekmiyorsanız sörf yapamazsınız. Ayrıca, hikaye Noel’de geçiyor ve yeniden doğuş temasını vurguluyor.
The Surfer birçok alt metine sahip olsa da sığ yazılmış metinleri iyi işlemiyor ve derinmiş gibi görünmeye çalışıyor. Cage’in oyunculuğu yine bildiğimiz gibi çok iyi ama film için aynısını söylemek maalesef pek mümkün değil.

Gelişme ve Sonuç Uyuşmazlığı
The Surfer anlatmak istediğine göre kendisini fazla ciddiye alan, odağını neredeyse 70 dakika boyunca tek bir şeye ayıran bir film. Ayırdığı şey ise Cage’in, Tom Hanks’in Cast Away’deki berduş haline dönüşmesi. Finnegan, Cage’in sıkıntılı ve neredeyse ölmek üzere olan halini anlatmak için inanılmaz bir efor sarf etmekte. Neredeyse, finali hariç 70 dakikasını Cage’in yaşadıklarına ayırıyor. Bu sırada başka hiçbir şeyi odağına almıyor. Direkt metine dönüştüğünde bile fazla yerine oturmayan alt metinlerini saçmaya çalışıyor. Bunun haricinde, süresini tamamen Cage’in oyunculuğuyla büyütebileceği bir konsepte adıyor.
Harcadığı boş zamanları da son 20 dakikasında tam tersi bir şekilde hızlıca cevaplama telaşına giriyor. The Surfer finaliyle birlikte adeta bir kendi kendini aklama savaşına evriliyor. Her şey kontrolsüz bir şekilde açıklanmaya çalışılıyor, açıklanan detaylar da asla yerine oturmuyor. Başındaki kısa sekans hariç hikayede olmayan Cage’in oğlu (isim kullanılmıyor) anca 5 gün sonra plaja gelmeyi akıl edebiliyor. Babasına plajda ne yaptığını sorarak bir anda hikayeye yeniden dahil oluyor. Hemen sonrasında, kendisini kafasından vurulmak üzere dizlerinin üzerinde buluyor. Cage’in tarikata katılmayı kabul edişi, karakterin filmin uzun süresi boyunca sahip olduğu motivasyonuyla uyuşmuyor. Tarikat liderini canlandıran Scally’nin, Cage ile olan sohbetleri de bunu hiç desteklemiyor.

Eksik Karakter Motivasyonları
Karakter motivasyonları filmin en büyük sorunlarından. Cage’in evi satın alması, ailesiyle arasındaki sorunun çözülmesini sağlayacak şey olarak sunuluyor. Karakter, tam olarak bu şekilde kurgulanmamış olsa da bu duruma kendisini inandırmaya çalışıyor. Fakat bu takıntılı durum haricinde Cage’in neden bu eve karşı ölümü göze alacak derece bir motivasyonu olduğunu anlayamıyoruz. Filmde eve karşı olan arzu, sadece isteklerle sınırlı olarak belirtiliyor.
Cage, film içerisinde plajın otoparkında arabada yaşayan evsiz bir adamla iyi bir ilişkiye sahip. Onu korumaya çalışıyor ve plajda mahsur kaldığı günlerde arabasında uyuyor. Fakat filmin finalinde tarikata girmesi için son sınav olarak görülen evsiz adamın arabasının yakılmasını kabul ediyor. Filmin, neredeyse 70 dakikası boyunca tarikatla savaşan Cage’in bu kararı almasını sağlayan şeyin, sadece tarikata girmek ve bir şeyleri kabul etmek olması, oldukça basit kalıyor. Film, bu noktada alt metinlere sığınıyor. Cage’in ailesi için yaptığını düşünebiliriz fakat bu durum da hikayenin masala dönüşen yapısına bile fazla masalsı kalıyor.

Yükler Nicolas Cage’in Sırtında
The Surfer, yerel halk olarak aslında bir çeşit tarikat olan Avusturalyalı sörf çetesinden bahsediyor. Fakat, bu çeteyi hipermaskülenliğin bir sembolü olarak ele alıyor. Tarikat üyelerinin sürekli şiddeti tercih etmeleri kasıtlı gösteriliyor. Ne yaparlarsa yapsınlar “Onlar erkek ve yalnızca serseriler, dilediğini yapabilirler.” fikri kullanılıyor. Buna benzer bir cümle filmde bir kadın karakter tarafından dile de getiriliyor. Erkeklik kavramı, kültürel yabancılık ve yerellik ayrımı film içerisinde pek işlemese de dile getirilmeye çalışılıyor.
Filmin işleyen noktalarında, Nicolas Cage yer alıyor. Deliliğe doğru ilerleyen adam rolünde oldukça iyi gözüküyor. Cage, karakterinin olanlara anlam arama, öfkelenme, bağırma ve delirme sahnelerinde en iyi performanslarından birisini sergiliyor. Lorcan Finnegan bu durumdan faydalanıyor. Ayrıca, The Surfer sinematografi olarak oldukça iyi gözüküyor. Görüntü yönetmeni Radek Ladczuk, iyi iş çıkarıyor. Durmadan hemen tepede sıcaklığını hissettirerek duran güneş, Cage kadar en az bizi de yakıyor. Tarikatın hikayeye girişinden sonra saykodelik olan sekanslar ve denizin kullanımı filme görsel bir artı katıyor. Yakınlaşan ve ani uzaklaşan sekanslar retro hissiyatı veriyor.
The Surfer, karakterinin motivasyonunu ve derinliğini sağlayamıyor. Hikayesinin süresinin çoğunu içi dolu olmayan alt metinlere boğmaya çalışıyor. Nicolas Cage, filme ayrı ve eğlenceli bir katman sağlıyor; fakat bu katkı, bir noktaya kadar filmi yükseltebiliyor.

Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar