Türkiye’nin en köklü sinema etkinliklerinden biri olan İstanbul Film Festivali, bu yıl 44. kez sinemaseverlerle buluştu. 11-22 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen festival, dünya sinemasının öne çıkan örneklerini, usta yönetmenlerin yeni filmlerini ve genç yeteneklerin dikkat çeken yapımlarını İstanbul’a getirdi.
Haktan Kaan İçel, 12 gün süren festival boyunca takip ettiği filmlerle sinemaseverlere kapsamlı bir rehber sundu. 44. İstanbul Film Festivali‘nin son gününde izlediği yapımlarla bu seriyi tamamlıyor. Keyifli okumalar.
Dreams
Michel Franco durmaksızın film çekmeye devam ediyor. Jessica Chastain ile üst üste ikinci filmini çekmiş bulunuyor. Zengin insanlar ve göçmenler arasındaki ilişkiye odaklanan Dreams, öte yandan olgun kadın ve genç erkek hikayesi gibi başlıyor.
Ancak hikaye ilerledikçe filmin içinde geçen şu söz filmin bir özetini oluşturuyor: “Amerikalılar sadece Meksikalıların onların altını temizlesin istiyor. Hakkıyla biri işlerini ellerinden alınca sınırdışı edilmesi gereken göçmenlere dönüşüyoruz.” Tam da bu bağlam üzerinden düşündüğümüzde film uzun süre Franco rahatsız ediciliğine bulaşmasa da, son 15 dakikada aniden vites arttırıp sertleşiyor. Ancak filmografisi ele alındığında zayıf filmlerinden biri olarak kabul edilebilir.
Uçan Köfteci
Cannes’da en iyi kısa film ödülüyle dönünce yerli sinemada büyük beklentilere neden olan Rezan Yeşilbaş yeni filmiyle Rotterdam’da açılış yaptıktan sonra İstanbul Film Festivali’nde görücüye çıktı ve tam bir hayal kırıklığı yarattı. Uçma hayalleri kuran bir köftecinin hikayesi başta cazip gelse de, hikayenin pek geliştirilmediğini düşünüyorum. Sanki yine kısa filme sığacak bir hikaye uzatıldıkça uzatılmış.
Filmin arka planında hazin olaylar ise olaylara vakıf olmayan kişiler için anlamsız ve muamma kalıyor. Benzer mizansenler ve tekrar sahneler üst üste gelirken, yer yer karikatür karakterler ortaya çıkıyor. Sonuç olarak Rezan Yeşilbaş büyük beklentilerin altında eziliyor. Uzun ve kısa filmin çok farklı bir motivasyon olduğu gerçekliğini hissettiriyor.
The Crowd
İran’dan clubber filmi de izlemedik demeyiz. Bir grup arkadaşın terk edilmiş bir fabrikada parti planlama sürecine odaklanan The Crowd, LGBTi öğeler barındırmasıyla da İran için sıradışı bir film diyebiliriz. Ancak filmin çatışması zayıf kaldığı için, eylemlerin de azlığıyla beraber başladığı gibi bitiyor hissi yaratıyor.
Filmde saman altından mesajlar verilmeye çalışılsa da, maalesef çok cılız çabalar olarak unutulup gidiyor. Yeni nesil yönetmenlerin farklı deneme arayışlarından biri denilebilir. Ancak ne yazık ki tatmin edici olgunluğa ulaşamamış senaryosu, filmin en büyük eksisi diyebiliriz.
Drowning Dry
Boğulmak diye Türkçe’ye çevrilen Drowning Dry, Litvanya’nın geçtiğimiz sene Oscar aday adayıydı. İki aile üzerinden travmatik bir olayın etkilerini oldukça yapıbozumcu bir sinemayla seyirciye sunuyor.
Kurgu hatası gibi görünen orta bölümü aslında, rol değişimi için seyirciyi alıştırma yöntemi olarak filme eklenmiş. Genel hatlarıyla birkaç akılda kalıcı sahneye rağmen, filmin vermek istediği duygusal çöküntü etkisini mesafeli bakış açısı yüzünden seyirciye layıkıyla aktaramıyor.
Kontinental ’25
Rumen Sineması’nın son yıllardaki büyük festival başarılarıyla dikkat çeken yönetmeni Radu Jude, yeni filminde yine son filmlerindeki muzip bakış açısıyla senaryosunu kuruyor.
Romanya’nın bozuk sosyal hizmetler sistemini, toplumsal ırkçılığını, ötekileştirme ve bunun gibi çürümüşlüklerini şakacı üslubuyla seyirciye sunarak herkesin sinirini bozan bir filme dönüşüyor. Yer yer çok parlak tarafları olsa da, çabuk sönen bir balon misali filmin çoğunluğunda net olarak hakkını veriyor dersem yalan olur. Tuhaf, nüktedan ve yer yer de absürt denecek kadar cesur bir senaryo karşımıza çıkıyor. Berlin’den de bu dalda ödülle döndü.
Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar