Türkiye’nin en köklü ve prestijli sinema etkinliği olan İstanbul Film Festivali, bu yıl 44. kez sinemaseverlerle buluşuyor. 11-22 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek festival, dünya sinemasının en seçkin örneklerini, usta yönetmenlerin son yapıtlarını ve genç yeteneklerin dikkat çeken filmlerini İstanbul’a getiriyor.
Haktan Kaan İçel bu yazıda 44. İstanbul Film Festivali‘nin 11. gününde izlediği filmleri değerlendirdi. Keyifli okumalar.
Buradayım, İyiyim
Doğum sonrası depresyonunun yansımalarını, aidiyetsizlik konusu üzerinden ele alan ilk kısmında, Avrupa Sineması’na yakın duran bir atmosfer yaratarak sunulması filmin seyir zevkini körükleyen bir durum olarak öne çıkıyor. Ancak sonrasında Elit İşcan’ın karakterinin devreye girmesiyle beraber hikaye sarkmaya başlıyor. Film bir anlamda senaryosunu toparlayamayarak panik halinde, tüm feminizm tuşlarına basmaya başlıyor gibi bir dönüşüm geçiriyor.
Bige Önal filmi sırtlamak adına elinden geleni yapsa da filmin düşüşe geçen ikinci bölümünü toparlayamıyor. Bige Önal’ın karakteriyle eşinin kimyasının hiç tutmamasından kaynaklı bu iki karakterin evliliğine de inanamıyoruz. Sonuç olarak çok önemli meselelere parmak basan ama ana merkezindeki hikayesine duyarsız kalan bir film izliyoruz. Ana karakterin modern ve özgür bir kadın, filmin finalinde evinin kadını, çocuğunun anası olmasından kaynaklı mutluluğu yakalaması, makul bir çözüm müdür? Bu durumu epey tartışmak gerekiyor. Bu da ayrı bir soru işareti olarak kafaları karıştırıyor.
Lesson Learned
16 mm çekilen Lesson Learned, Macar okul sisteminin nesilden nesile nasıl çarpık bir şekilde ilerlediğini oldukça sade ve sinematografik anlatıyor. Doğal oyunculuklarıyla çocuk oyuncular parmak ısırttıran cinsten çok başarılılar. Filmin eğitim sistemindeki bozulmayı anlatırken, bu durumu öğretmenlerin içindeki durum üzerinden de anlatması, hikayenin katmanlı bir şekilde derinleşmesine olanak sağlıyor.
Bir yandan sistem eleştirisi yapılırken, öte yandan eğitimin birinci görevinin öğrencilerin gelişimi olduğunun altını çiziyor. Bu yılın Altın Lale Yarışması’nın favorilerinden biri denilebilir. Saf sinemaya ihtiyacı olanların kaçırmaması gerekir.
Atlet
Amatör sporlardaki illegal yöntemlerin, nasıl erkeklerin sömürü aracına dönüştüğünü gösteren çok başarılı bir yerli yapım ortaya çıkmış. Yönetmen gerek sporun zorluk seviyesinden kaynaklı, gerekse şartların olumsuzluklarını vurgulamak için seyircisini irrite etmeye çalışan sahnelerle karşılıyor. Öte yandan kendi içinde cesur sahneler barındırıyor.
Sevda Baş rolünde gerçekten de başarılı bir performans sergilemiş. Ancak filmin yönetmenlik anlamında eksikliklerinin olduğunu da söyleyebilirim. Belki daha çarpıcı bir final ile film parlatılabilirdi. Daha özenli kadrajlar ortaya çıkabilirdi. Eksilerine rağmen eli yüzü düzgün bir film ortaya çıkmış.
Gündüz Apollon Gece Athena
Ülkemizin kültürel zenginliğinden bolca yararlanan Gündüz Apollon Gece Athena, pek çok kez sinemada görmeye alıştığımız bir formülden ilerleyen bir senaryoya sahip denilebilir. Ölüleri gören ve onlara yardım ettiği takdirde kendi iç huzurunu da yakalayabilecek ana karakter hikayesini, Hollywood defalarca kullandı. Bu sefer yerli versiyonu karşımıza çıkıyor. Başrole daha popüler ünlü bir oyuncu seçilse belki de gişe sinemasında daha çok ilgi çekebilecek bir filme dönüşebilirdi. Çünkü hem biçim olarak, hem hikaye akışı, hem de komediye yakın duran oyuncu performansları genel seyirciye yakın duruyor.
Filmin içine serpiştirdiği sosyal mesajlar ise sonradan eklenmiş hissi yaratıyor. İçerik ile konu – tür uyuşmazlığı film içinde bolca hissedilen bir nokta diyebiliriz. Filmin kurgusunda öbür dünyaya yolculuk sahneleri ise fazla tekrarlar içeriyor. Başrol oyuncusunun gereğinden fazla abartılı oyunculuğu zaman zaman cringe hissettiriyor. Her noktası tahmin edilebilir olsa da, eli yüzü düzgün bir filmin kotarıldığını söyleyebilirim. Tam bir seyirci dostu, seyir zevki olan bir iş olarak akıllarda kalacaktır. Bilhassa ben genel izleyicilerin daha çok seveceğini düşünüyorum.
O Da Bir Şey Mi?
Pelin Esmer sineması ilk döneminde daha sabit planlar ve daha donuk karelerin olduğu filmler yaparken, İşe Yarar Bir Şey filmiyle beraber daha tempolu kurgu, daha incelikli görüntü yönetmenliği ve hikaye anlatımına önem ve öncelik veren bir sinemaya döndü. O Da Bir Şey Mi? de bu yoldan giderek Sorrentino’nun The Great Beauty’sini andıran bir filmle karşımıza çıkıyor.
Film ilk bölümde hikayesini olabildiğince karmaşık bir şekilde anlatırken, sesli kitabı andıran bir role bürünüyor. Bu durum filmin içine girilmesini zorlaştıran bir unsur oluyor. Ancak ikinci yarıda film dağıttığı her parçasını bütünleyerek karşımıza tatmin edici bir şekilde çıkıyor. İpek Bilgin’in canlandırdığı anne karakterine de bayılmamak elde değil. Bu filmin İşe Yarar Bir Şey’den farkı ise o filme göre fazla yan hikayeye sahip olması diyebiliriz. Bu yüzden filmin içine girerken ısınması zaman alıyor. Sonuç olarak Pelin Esmer gayet iyi bir filmle karşımıza çıkıyor ama kendisinin en iyi filmi de olmadığı açık…
Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar