The Last of Us kabus gibi bir bölüm ile ikinci sezonuna kaldığı yerden devam ediyor. İlk bölümde yapılan sakin ve yavaş girişin ardından elbette olaylar kızışmaya başlıyor. Hikayenin belki de en can alıcı noktasını işleyen bölümümüzü hiç uzatmadan incelemeye geçmek istiyorum. Elbette yazının bundan sonraki kısımlarının bölümden spoiler içerdiği uyarısını yapmam gerekiyor.
Jackson Saldırı Altında
Bölümümüzün adını taşıyan ”Through the Valley” aslında bizler için pek yabancı bir başlık değil. Takvimler 2016 yılını gösterdiğinde, The Last of Us Part II‘nin ilk duyurulduğu teaserda, oyunlarda Ellie’ye hayat veren Ashley Johnson’ın sesinden bu şarkıyı dinlemiştik. Şarkının içerisindeki sözlerle birlikte, hikâyeye yönelik tahminler ve teoriler yıllarca interneti meşgul etmişti. 2020 yılına geldiğimizde ve The Last of Us serisinin ikinci oyunu çıkışını yaptığında, muhtemelen oyun dünyasının en nefret edilen ürünlerinden biri olmayı başarmıştı. Elbette bunun birden fazla sebebi vardı; büyük bir bölümü, ilk bölümün incelemesinde bahsettiğim gibi, toksik internet kitlesinin belli görüşlere ve yaşam tarzlarına olan hazımsızlığıyla açıklanabilirdi. Diğer bir boyutu ise hikâyede verilen kararlardı. Verilen kararlar aynı olsa da, gidiş yolunda farklılıklar izleyebildik.
Bölümün geneline baktığımızda, birden fazla kısmı anlatarak kapsamlı bir hikâye işlediğini söyleyebiliriz. Dediğim gibi, birden fazla kısım olsa da aslında hepsi birbirine bağlı olduğu için hiçbir noktasında kopukluk hissettirmiyor. Oyuna kıyasla gidişat benzer olsa da temel farklılıkların olduğunu söylemek mümkün. Oyunlarda Jackson’da yapılan savunma yer almıyordu fakat dizide bu kısımları eklemişler. Ben, ilk sezondan beri değiştirilen kısımları beğeniyorum; yine bu noktada da hoşuma gitti. Geçen bölümün başında ve sonunda yaşanacakların sinyalleri verilmişti. Sadece Jackson sahnelerini ele aldığımızda, hazırlık ve aksiyon aşamaları oldukça iyiydi. Hikâyenin devamı için Tommy’nin öne çıkması gereken anlara ihtiyacımız vardı ve bu sahneler tamamen buna hizmet ediyordu.
Sahneler dışında övmem gereken bir nokta varsa, o da tamamen prodüksiyon kısmı. Enfektelere yapılan makyajların yanı sıra tasarlanan mekânlar her defasında göz dolduruyor. Aksiyon öncesi hazırlık kısımlarının, saldırı esnasında birebir anlatıldığı gibi olması da tatlı paralelliklerdendi. Enfektelerin geliş sahneleri de bence oldukça etkiliydi. Söz konusu konsept, aklını yitirmiş canlılar olduğunda, gerginlik unsuru oldukça önemli hâle geliyor. Belli bir noktadan sonra bu tür yapımlarda, bu karakterlerin ciddiyetini yitirdiğini zaman zaman görebiliyoruz. The Last of Us özelinde ise henüz böyle bir şey yaşanmadı. Henüz ikinci sezonda olmamızın da etkisi vardır elbette, ancak sürekli yeni düşman çeşitlerinin karşımıza çıkması ve bu konuda tembel davranmamaları en büyük etkenlerden biri.

Kaçınılmaza Doğru
Elbette Jackson kısımları bir yana, izleyici olarak en çok ilgimizi çeken kısım Joel ve Abby sahneleriydi. Konuşmaya Abby’den başlamak gerekirse, bölüm içerisinde bize karakterin motivasyonu anlatılıyor. Beni bölümde rahatsız eden demek istemiyorum ama “böyle olmasaymış daha iyiymiş” dedirten tek kısım burasıydı. Oyunda biliyoruz ki Abby, hikâye ilerledikçe ve karakterle vakit geçirmeye başladıkça bağ kurduğumuz bir karakter. Fakat bu noktada bölüm içerisinde öğreniyoruz ki, aslında Abby, Joel’in Ellie’yi Ateş Böcekleri’nden kurtardığında ameliyatı yapacak doktorun kızı. Dediğim gibi, oyundaki anlatım tekniği seçilse ve hikâyenin ilerleyen kısımlarında Abby’nin kimliğini öğrensek hem daha etkileyici olurdu hem de karakterin gizem unsuru korunmuş olurdu. Yine Abby’nin arkadaşları Owen, Mel ve Nora gibi karakterleri de oldukça beğendim. Aslında karakterlerin hepsinin değilse de çoğunun, bulundukları durumdan ve olacaklardan pek de hoşnut olmadığını söyleyebiliriz.
Joel ve Dina kısımlarında yapılan değişiklik ise hikâyenin kalanı için oldukça mantıklı. Normalde hikâyenin orijinalinde Joel devriyeye Dina ile değil, Tommy ile çıkıyor. Fakat burada Dina’nın kullanılması, hem aslında ilk bölümde de verilen Joel-Dina dinamiklerinin sağlamlığı hem de Ellie’nin intikam yolunda kendisine yakın hisler beslediği biriyle maceraya atılacak olması açısından oldukça akıllıca. Ellie ve Jesse kısımları da yine değiştirilen noktalardandı. Bu kısımlarda normalde Ellie, Dina ile birlikte devriyeye çıkıyor; ama yine de Jesse karakteri için, ufak repliklerde olsa da karakteri tanımamızı sağlayan doğru sahneler yazılmış.
Bunun yanı sıra, Joel ve Abby’nin karşılaşması da diğer yaşananların aksine orijinale oldukça yakındı. Kaderin talihsiz tesadüflerinden birinin yaşanmasıyla karakterlerin denk gelmesi, Abby için bir ödül gibi görünse de Joel’in tek amacı Jackson’a dönüp insanlara yardım etmekti. Bu denklemde, bence yine önemli olan şey, Abby’yi bir zalim, Joel’i ise bir kahraman gibi göstermeye devam etmekti. İlk sezonun sonunda yaşananların ardından birçoğumuz Joel’in verdiği karardan ötürü onunla empati kurabilsek de, dürüst olalım ki bu Joel’in bugüne kadar yaptığı en büyük kötülüktü. The Last of Us denince karakterlerden sonra en akılda kalan şey, bu ahlaki ikilemde gerek oyuncu gerek izleyici olarak bizim seçtiğimiz taraftı. Verilen kararların sonuçları, yıllar geçse de ne yazık ki peşimizi bırakmıyor ve bir nefret döngüsünü körüklemiş oluyor.

Geri Dönüş Yok
Serinin büyük bir hayranı olan ben ve muhtemelen benim gibi insanlar, kaçıncı defa olursa olsun bu sahneyi gördüklerinde ilk seferki gibi hissediyorlardır. Bugüne kadar anlatılan en iyi baba-kız hikâyelerinden birini, devam hikâyesinin hemen başında bozmak gerçekten cesur bir karar. Ustalıkla işlenen bir sevgi hikâyesini, tamamen zıt bir şekilde nefret ve intikam hikâyesine çevirmek ise bir o kadar akıllıca ve iz bırakıcı. Elbette bir de modern dönemin en sevilen karakterlerinden birini acımasızca ve çaresiz bir şekilde öldürmek var. Neil Druckmann’ın amaçladığına ulaştığını söylemek mümkün. Çünkü hikâye, gerçekten bir noktadan sonra katlanılması zor bir hâle evriliyor. Bunu negatif anlamda söylemiyorum; sadece yarım kalmışlığın etkisiyle oldukça depresif ve devam etmesi zor.
Ben, bölümün genelinde Kaitlyn Dever’ın oyunculuğunu çok beğendim. Bence özellikle üçüncü sezonda daha da parlayacaktır ama bölüm genelinde sergilediği performans tam anlamıyla bir Abby’di. Gerek gözlerindeki nefret, gerek Joel’a bakarken hissettirdiği acı, karakterle bütünleştiğini gösteriyor. Bella Ramsey de en az onun kadar muhteşemdi. Neredeyse oyundaki sahnenin birebir uyarlanması, hatta oyunun aksine işkence kısımlarının çoğuna şahit olmamız, izleyici olarak da katlanması zor anlardı. Sevdiğimiz karakterler çoğu yapımda artık ölse de, ölüş biçimleri bıraktıkları iz oluyor genelde. Joel özelinde ise bu, ne yazık ki sadece çaresiz hissettiriyor. Bella Ramsey ise bence burada oyundaki sahnenin de üzerine çıkarak sahneyi daha da yıkıcı bir hale getiriyor.
Sezon finaline geldiğimizde, bu sahnenin şimdiki hâlinden çok daha parçalanmış hissettireceğini şimdiden söylemem gerek. Bölüm başında buna da atıfta bulundular; keza Ellie’nin “O hâlâ Joel ve ben hâlâ Ellie’yim… ve devam ediyoruz.” minvalindeki konuşması da bunu gösteriyor. The Last of Us’un temelinde yarım kalmışlıkları onarmak olsa da, Joel’in ölümünün açtığı yarayı bundan sonra hiçbir şey kapatamayacak. Joel’i gerçekten çok özleyecek olsam da, dizinin bundan sonra gideceği rotayı da oldukça merak ediyorum. Oyunda geçirilen o nefret ve intikam hırsının Ellie üzerindeki etkisi, hikâyeyi bambaşka bir noktaya taşıyacaktır. Bölüm sonunda, Joel’in cansız bedeni karların üzerinde sürüklenirken çalmaya başlayan Ashley Johnson’un sesinden “Through the Valley” şarkısı da, 2016’da olduğu gibi bize tekrar gideceğimiz yolun ipucunu veriyor.
Ali Can Bartu Sakarya‘nın tüm yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar