Devil May Cry, benim için video oyunları arasında özel bir yere sahiptir. Genel kitlenin aksine, bu seriyle 2000ler’in ortasında tanışan bir erkek çocuğu değilim. Dergilerde inceleme yazılarını okumadım, sinematik videolarını izlemedim ya da posterlerini duvarıma asmadım. Devil May Cry, hayatıma 2020’de, serinin son ve final oyunu olan Devil May Cry 5‘in çıkışından bir yıl sonra girdi. Bugüne bugün hâlâ en sevdiğim aksiyon oyunu olmaya devam ediyor.
Aksiyon oyunlarının hastası olmayan ben, oyunun bana verdiklerinden çok etkilenmiştim. Karakter tasarımlarıyla, oynanışıyla, müzikleriyle beni derinden etkiledi ve ufkumu açtı diyebilirim. Hikayenin sonuna yetişmiş olduğum için anlamadığım epey fazla şey vardı fakat önemli değildi benim için. Bazı parçaları kafamda tamamlamak da hoşuma gitmişti ve 2000ler’de hiç yaşamadığım ergenliğin nostaljisiyle dolmuştum.
Devil May Cry animesi 2023’ün sonlarına doğru duyurulmuştu. Projenin başında, Netflix‘in tüm zamanların en çok ses getiren animelerinden Castlevania ve Castlevania: Nocturne‘un yapımcısı Adi Shankar vardı. Animasyon stüdyosu Studio Mir ise, daha önce Avatar: The Last Airbender‘dan tanıdığımız Jae-Myung Yu tarafından kurulmuş ve The Legend of Korra‘nın animasyonlarını üstlenmişti. Kısacası, Devil May Cry‘ın küresel çapta bir başarı daha elde etmesi için tüm parçalar bir araya gelmiş gibi görünüyordu.

Aslından Uzak Düşen Kişi
Devil May Cry, 3 Nisan’da izleyiciyle buluştu. Bununla birlikte, hayranların da birbirine düşmesi çok gecikmedi. Bir kesim, Adi Shankar‘ın kafasındaki fantezileri izlediğimizi, seriye ihanet ettiğini ve karakterleri mahvettiğini söylüyordu. Bu tartışmaların bazılarını manasız bulsam da, bazılarına da katıldım.
Devil May Cry, çoğunlukla stilize bir biçimde şeytan kesmek ve iyi müzikler dinlemek olsa da sadık kalınması gereken bazı temaları yok değil. Adi Shankar, serinin özünü ve katmanlarını kaçırmış ve yüzeysel bir uyarlama ortaya koymuş. İlk sezonu izleyenlerin çoğu, bu serinin adının neden “şeytanların da ağlayabileceğini” ifade ettiğini bilmeyecek. Adi Shankar‘ın Devil May Cry ile alakalı tüm içerikleri tüketmiş biri olduğuna şüphem yok. Tüm oyunları oynamış, mangaları okumuş, çoktan kendi fantezilerini kurmuş. Sorun da burada baş gösteriyor. Kendisinin bildiği temaları yüzeysel geçiyor çünkü herkesin bildiğini zannediyor. Biri de çıkıp şu adama “Ağabey, herkes Devil May Cry 3’ü oynamadı,” dememiş!
Devil May Cry 3: Dante’s Awakening, 2005 yılında piyasaya çıktı. Devil May Cry (2001) ve Devil May Cry 2 (2003)’ün ardından serinin üçüncü oyunu, yönetmen Hideaki Itsuno‘ya verilmişti. İlk iki oyun, kendi zamanlarına göre başarılı kabul edilseler de, seriyi bugünlere taşıyan oyunun Devil May Cry 3 olduğu kabul ediliyor. Bunun oynanış bakımından nedenleri olsa da, benim asıl bahsetmek istediğim karakterlerin yazımıyla ilgili sorun olacak. Devil May Cry 3, serinin temalarını baştan yorumlayan ve bunu mükemmel yapan bir oyundu.

Lady Sahneye Giriyor
Devil May Cry 3, evrenin kurallarını koyuyor; insanlığın, şeytanlarla mücadelesini kusursuz biçimde ele alıyor. Netflix animesi ise bu noktada sınıfta kalıyor.
Lady, gerçek adıyla Mary Arkham, ilk olarak Devil May Cry 3‘de tanıtılan bir karakterdi. Netflix animesinin, prequel görevi gören üçüncü oyunun da öncesinde geçtiğini düşündüğümüzde, Lady animede olmamalıydı bile. Bunun bir soft reboot ya da alternatif bir evrende geçtiğini hayal ettiğimizde de problemler yok olmuyor. Üçüncü oyunda Lady, intikam arayışındaki genç bir kız olarak karşımıza çıkıyor. Annesi, şeytanların gücüne ulaşmak için babası Arkham tarafından kurban edilmiştir. Bu trajik olaydan sonra Mary, babasından intikam almak için şeytan avcısı olur. Lady’nin arka plan hikayesi, Netflix animesiyle benzerlik gösterse de çok ciddi farklar bulunuyor. Bunlara değineceğim.
Devil May Cry evrenindeki tüm şeytanlar doğası gereği kötüdür. Yarı insan, yarı şeytan doğmuş ve sevgi dolu bir anneyle büyümüş olan serinin ana karakteri Dante bile, Devil May Cry 3‘ün çoğunda, hikayesini öğrenene kadar Lady’i zorbalamıştı. Oyun boyunca Dante, kendi hikayesiyle Lady’in hikayesi arasındaki paralellikleri görmeye başlıyor ve nihayet insan tarafını benimsiyor. Sonunda ise babasının yolundan gitmeyi seçiyor, buna zorlanmıyor.
Üçüncü oyundaki en popüler sahnelerden biri, “Devils Never Cry” parçası eşliğindeki sahnedir. Şeytanların insan acılarına kayıtsızlığına odaklanan bu sahnenin animede de olmasını isterdim. Sahneyi özetlemem gerekirse, babasının ölümü sonrası öfke krizine girmiş olan Lady, Dante ile savaşmaya başlıyor. İnsanüstü güce ve reflekslere sahip bir yarı şeytan olan Dante ise resmen onunla alay ediyor. O an anlıyorsunuz ki, bunca zaman oynadığınız ana karakter en basit insani fonksiyonlara bile sahip değil. Bu durum zamanla, Dante’nin Lady ile ilişkisi geliştikçe ve Vergil’in karşısında konumlanmasıyla değişiyor.
Anime’deki Lady, bu bağlam dışına çıktığı an önemini hızlıca kaybediyor. Bunun olmaması adına daha iyi bir karakter yazmak yerine Dante’yi kısıtlamayı seçmişler. Bu da felaket olmuş en nihayetinde.

Yeni Bir Düşman ve Mülteci Şeytanlar
Devil May Cry serisinde kötü adamlar önemli bir yer kaplıyor. Buna uygun şekilde, tasarım bakımından epey dikkat çekici yeni bir karakter bizimle buluştu. Anime’nin açık ara en iyi bölümü olan 6. bölümde hikayesine değinilen White Rabbit, bir süre ilgi çekici kalmayı başarıyor. Her daim bizim karakterlerimizin bir adım önünde, fiziksel anlamda onlara karşı koyabiliyor ve kompleks bir karakter portresi çiziyor. Buna karşın, karakterin 6. bölümün hemen ardından dağılışı öyle hızlı oluyor ki, bir şey kaçırdığınızı zannediyorsunuz. Yüzeysellik burada yine öne çıkıyor. İlk altı bölüm, karakterlerini kusursuz olmaktan uzak şekilde yavaş yavaş işliyorken, son iki bölümde vitesi arttırıyor. Bu da çok ciddi tempo problemlerine ve harcanmış bir potansiyele neden oluyor.
White Rabbit ve çevresinde kurulan anlatı, tüm Devil May Cry ezberini bozuyor. Bugüne kadar bizler, Efsanevi Kara Şövalye Sparda’nın hikayesini tek ve bir dinledik. İnsanların dünyasını ve şeytanların dünyasını birbirinden ayıran Sparda, kahraman olarak anlatıldı. Netflix animesi, lore‘un en temelindeki bu anlatıyı bozuyor. Şeytanlar’ı, Karanlıklar Prensi Mundus’un zulmüne bırakan bir diğer zalim olduğu sonucuna çıkarıyor.
Bu anlatı kapsamında, bir de mülteci şeytanlar konusu var tabii. Evren içerisindeki tüm şeytanların özünde kötü olduğunu söylemiştim. Netflix animesi, bunu da bozarak şeytanlar arasında sosyal bir güç hiyerarşisi kuruyor. Bu şekilde bir ezen-ezilen anlatısı kuruluyor. Açık konuşmam gerekirse, şeytanların gerçek olduğu bir evrende dindar bir liderin kötü adam olmasıyla pek sorunum yok. Amerikalılar’ın ikiyüzlü mülteci politikalarının, üstü kapalı ırkçılıklarının ve ulvi bir yerden geldiklerini sandıkları dünya polisliği görevlerinin anlatılmasıyla da sorunum yok. Buradaki tek sorun, bütün bunlar Devil May Cry değil. The Rings of Power da The Lord of the Rings değildi ama denediler ve sonunda başarısız oldular. Bu hata bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.

Fırtına Yaklaşıyor
Zurnanın zırt dediği yere geldik. Dante’nin ikiz kardeşi ve baş düşmanı Vergil olmadan bir Devil May Cry yapılamıyor. Karakteri çok seviyorum fakat ucuz kullanımını gördüğümde sinirlenmeden edemiyorum. Fragmanlarda göründüğünde, Vergil’in bu hikayenin bir parçası olmayacağını anlamıştım. Bu dolandırıcı pazarlama taktiğine insanların sinirleneceğini fark etmiş olacaklar ki, animenin çıkışından bir hafta önce fragmandaki kesitin tamamını yayınladılar. Sahnedekinin Vergil olmadığı ortaya çıktığında da haklı olduğumu görmüş oldum. Vergil, sadece ikinci sezona hazırlık için görünüyor ve fan service bir cümleyle ilk sezonu bitiriyor. Tek göründüğü sahnede de bazı problemler yok değil.
Öncelikle, “Bury the Light” doğru bir karar değil. Devil May Cry söz konusu olduğunda, bekleyip sabretmeniz gereken şeyler var. Adi Shankar‘ın sezon boyunca çok sabırsız olduğunu ve değerli kurşunlarını harcadığını düşünüyorum. Devil Trigger ya da Bury the Light, en epik anlar için beklemeniz gereken kurşunlardır. Onun yerine, çok da başarılı olmayan yeni versiyonlarıyla, boşa harcanmışlar gibi hissettiriyor.
Sabırlı olmanız gereken en büyük kurşun da Vergil’in kendisidir. Devil May Cry serisinin peak anları, iki kardeşin karşı karşıya geldiği anlardır. Netflix animesi, flashbackler ve adının geçtiği vakit Dante’nin verdiği tepkiler aracılığıyla bize bazı ipuçları veriyor. Dante, kardeşinin yaşadığını bilmiyor; bu nedenle onu arama zahmetine de girmiyor.
Bu noktada zaman çizelgesinde de bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Aslına bakacak olursak, umarım tek sorun zaman çizelgesindedir. Üçüncü oyunun sonunda Vergil, Karanlıklar Prensi Mundus ile karşılaşıyordu. Bunun üzerine, ona yenildikten sonra Nelo Angelo ismiyle kölesi haline geliyordu. Netflix animesinde bunu tamamen unutmuşlar ve karakteri tamamen değiştirmişler. Vergil, adıyla sanıyla sahneye geliyor, Mundus’un evangelistliğini yapıyor. Güç hırsı uğruna her şeyi yapan ve birinin boyunduruğu altında yaşamayı reddeden bir karaktere bunu yazmak, en kibar tabirle akıl tutulmasıdır herhalde.

Başarısız Bir Uyarlama
Devil May Cry‘in animasyon uyarlaması, bazı sağlam anları olsa da, başarısız olmaktan kurtulamıyor. Yüz animasyonları ve diyaloglar, karakterleri sevdirmek için yeterli gelmiyor. Otobandaki kovalamaca gibi bazı aksiyon sekansları korkunç görünüyor. Bununla birlikte, 3D model tüm karakterlerin diziden erken ayrılmasına sevindim. Devil Trigger sırasında kullanılan model başta olmak üzere tüm 3D modeller, rezalet görünüyordu. Aksiyon sahneleri için söyleyebileceğim pozitif her şey Lady’i içeriyor. Kapalı alan aksiyonlarının koreografilerini başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Bu animede fazlasıyla zayıf olmasına karşın Dante, aksiyondayken eğlenceli olabiliyor.
Kotaku, animenin müziklerini “divorced dad core,” şeklinde tanımlıyor. Ben de bu şekilde tanımlamayı uygun görüyorum. 2000ler’in bazı hit parçalarının yanı sıra serinin ikonik müzikleri de bize eşlik ediyor. Açılış müziği Rollin’, dramatik açılış jeneriklerinin popüler olduğu bu dönemde pek uyumlu gelmiyor. Onun yerine Evanescence‘in bu anime için bestelediği Afterlife‘ın açılış müziği olmasını tercih ederdim. Bunun için de bir bölüm ayırdım çünkü müzikler, Devil May Cry‘in olmazsa olmaz bir parçasıdır.
En nihayetinde Devil May Cry, yeni Castlevania olma potansiyeli taşıyordu fakat Nocturne olmayı tercih etti. Bu eğlenceli ya da gaza getirici olmadığı anlamına gelmiyor ama beklediğimiz şey bu değildi.
Uğurcan Çağlayan‘ın diğer yazılarını da okumak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar