Yönetmen koltuğunda Wim Wenders’ın oturduğu ve ilk defa 1984 yılında izleyiciyle buluşan Paris, Texas, kült filmler arasındaki yerini çoktan aldı. Gösterildiği yıl Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye, FIPRESCI ve Ekümenik Jüri Ödülü’yle dönen Paris, Texas, ertesi yıl BAFTA’da aldığı En İyi Yönetmen Ödülü’yle görünürlüğünü sürdürdü. Ters köşe ismi, klasikleşen müziği ve super 8 kamerayla çekilen görüntülerin derinleştirdiği hikâyesiyle izleyenlerin hafızasına kazındı. Son yıllarda Perfect Days filmiyle adından sıkça söz ettiren usta yönetmenin Paris, Texas filmini, 44. İstanbul Film Festivali’nin seçkisinde bulabilirsiniz. Restore edilen filmi 4K olarak izlemek için 11-22 Nisan 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilecek festivalin programına bakmayı unutmayın.
Sam Shepard‘ın L. M. Kit Carson‘ın özgün hikâyesinden uyarladığı Paris, Texas, çölün ortasında yürüyen kırmızı kasketli bir adamın görüntüsüyle açılıyor. Kim olduğunu ya da orada ne işi olduğunu bilmediğimiz bu karakter adeta bir sır perdesinin ardında kalıyor. Bayıldığında onu bulan insanlar, abisinden dört yıldır haber alamayan kardeşi Walt’a (Dead Stokwell) ulaşıyor. Fakat gizemin çözülmek için zamana ihtiyacı var. Zira hafızasını kaybettiği sonradan anlaşılan Travis’i (Harry Dean Stanton) yavaş bir hatırlama süreci bekliyor. Bu süreçte sorduğu sorular anlamsız, çocukça ve sinir bozucu olabiliyor. Walt ise sabırlı yaklaşımıyla Travis’i eve götürmeyi başarıyor. Texas’tan Los Angeles’a doğru bir yol hikâyesi gibi başlayan anlatı, Travis’in hatırlamaya başlamasıyla yön değiştiriyor. Travis, Walt ile eşi Anne’nin (Aurore Clément) bakımını üstlendiği oğlu Hunter’ı gördüğünde hatırlayışı ivme kazanıyor. Sabırsızlık uyandıran bu keşif, usulca bir aile dramının derinliklerine uzanıyor. Jane ile Travis’in bugün rahatlıkla toksik olarak nitelendirilebilecek ilişkisi, ne seninle ne sensiz dedirtiyor.

Romantizmi Ters Düz Etmek
Travis ilk olarak annesiyle babasının hikâyesini hatırlıyor. Babasının annesinin Parisli olduğunu söyleyerek bununla gurur duyduğunu anlatıyor. Oysa babası küçük bir detayı atlıyor. Çünkü eşi Fransa’daki Paris’ten değil, Texas’taki Paris’ten geliyor. Gerçekliği çarpıtma hali burada başlıyor. Travis, Paris meselesini babasından daha gerçekçi değerlendirse de yine de romantizmin tuzaklarına düşüyor. Annesiyle babasının Texas’taki Paris’te bulunan, ilk kez seviştiği araziyi satın aldığını, oraya bir ev yapmayı hayal ettiğini söylüyor. Travis romantizmle özdeşleştirilen bir şehirle ismi dışında pek az ortak noktası olan bu yerde hayata gelişinin tohumlarının atıldığını düşünüyor. Aslında hafıza kaybına rağmen hatırladığı ilk şeyin bu olması, Travis’in karakterindeki çelişkileri gözler önüne seriyor. Akla romantizmi getiren Paris, Texas’taki Paris ile yer değiştiriyor. Böylece romantizm anlamını yitiriyor.
Filmin son kırk dakikası yoğun bir yüzleşmeye sahne oluyor. Travis, dört sene önce çıkıp bir daha da dönmediği yerde bıraktıklarını hatırlıyor. Hatırlayan olmanın yanı sıra anlatıcı rolünü de üstlenerek izleyiciyi trajik bir aşk hikâyesinin tanığı yapıyor. Geçmişte super 8 kamerayla çekilen görüntüler, masum, sade ve birbirini seven insanları göstermişti. Oysa olayların bundan farklı olduğu ortaya çıkıyor.
En büyük tezatlık Travis ile eşi Jane (Nastassja Kinski) arasındaki yaş farkında kendini belli ediyor. Jane, anne olmayı planlamazken hamile kalmasıyla duygusal boşluğa sürükleniyor. Travis ise orta yaşlarını geride bıraktığı için yanındaki genç ve güzel kadını kıskanıyor. İlişkilerinin sürüklendiği yer ne yazık ki önce kısıtlamayı, ardından trajik bir geceyi ve yol ayrımını getiriyor. Super 8 kameranın sunduğu görüntüler, Travis’in babasının Paris meselesinde yaptığı çarpıtmaya benziyor. Görüntülerdeki yüzleri gülen, mutlu aile ters düz edilerek Texas’taki Paris’i, diğer bir deyişle ilişkideki çatlakları ortaya çıkarıyor.

Aile Olduğunu Hatırlamak
İstenmeyen ya da planlı olmayan bir hamilelik, başta çiftleri bir arada tutsa da uzun vadede ayrılık kaçınılmaz hale geliyor. Paris, Texas’ta da bir benzeri yaşanıyor. Jane, her ne kadar anne olmayı istemeden Hunter’ı (Hunter Carson) doğursa da Hunter’ı önceliklendiriyor. Bu nedenle Hunter’ı Walt ile Anne’in yanına, onlarla güvende olacağını düşünerek bırakıyor. Ondan sonra hayatına devam edebiliyor. Travis ise travmanın etkisiyle hem Jane’i hem de Hunter’ı unutuyor. Bu açıdan annelik ile babalık rolleri yaygın forma uygun olarak yeniden üretiliyor. Jane’in aklı nereye giderse gitsin oğlunda kalıyor. Zaten Jane ile Travis’in yeniden karşılaşmalarını sağlayan da bu oluyor. Diğer yandan, Anne’in Hunter ile kurduğu ilişki Walt’ınkinden farklı biçimde gelişiyor. Anne, Travis geldiğinde Hunter’ı kaybetmekten korkuyor. Walt ise Hunter’ın onların çocuğu olmadığı gerçeğini hiçbir zaman unutmamışa benziyor.
Paris, Texas, özgün eserin sahibi L. M. Kit Carson’ın oğlu Hunter Carson’ın Hunter rolüyle kariyerine başlamasını da sağlıyor. Hunter Carson, sevimli yüzü ve doğal oyunculuğuyla Travis ile izleyici arasındaki mesafenin aşılmasını sağlıyor. Ayrıca Travis, Hunter’la vakit geçirdikçe hafızasını geri kazanıyor. Oğlunun okul çıkışına gittiğinde karşı kaldırımlarda olmalarına rağmen yan yana yürüyormuş gibi yapmaları hoş bir görsellik oluşturuyor. Bununla beraber, Hunter Travis’i taklit ederek baba oğul ilişkisini yeniden inşa ediyor. Henüz bütün gizemler ortadan kalkmazken Hunter ailenin yeniden bir araya gelebileceği umudunu doğuruyor. Bu defa bir arazinin yarattığı hülyanın yerini, aşka inanç ve aileyi bir arada tutmak için yapılan yolculuk alıyor.

Az Söyleyerek Çok Anlatmak
Jane ile Travis birbirlerinin seslerini duyabilecek yakınlığa geldiklerinde aralarına bir cam giriyor. Travis, camın öteki tarafındaki Jane’i görebilirken Jane’nin aynı imkâna sahip olmaması farklı yorumlamalara yol açabiliyor. Çünkü Jane’in karşısında kendisini gördüğü bir ayna var. Ayna, kişinin sürekli kendisini gördüğünde bir başkasını duyamamasının metaforuna dönüşüyor. Aralarındaki mesafeyi aşabilmek için önce kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini anlatıyor.
Jane, oğlunu içindeki boşluğu doldurmak için kullanmak istemediğini söylediğinde kendisiyle yüzleşmeye başlıyor. Film boyunca ismi duyulsa da oldukça geç görünen bu karakter, buna benzer dürüst ve samimi cümleleriyle seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Ancak her iki aşık da anlatmaya başladıklarında birbirlerine sırtını dönüyorlar. Paris, Texas, bu gibi imgesel tasarruflara başvurduğu için az söyleyerek çok şey anlatabiliyor. Bu sayede izleyiciyi filmin dünyasındaki saklı metaforları kendi kendine keşfetmeye davet ediyor.
Paris, Texas‘ın kurgusu izleyicinin merakını diri tutuyor. Robby Müller’in titiz görüntü yönetimi ise göze hitap eden, özgün renklerde bir dünya sunuyor. Ry Cooder’ın insanı Texas’ın westernle özdeşleşen atmosferine taşıyan müziği, filmin dünyasına katkı sunuyor. Ayrıca anlatının taraf tutmaktan uzak, kimseyi diğerinden daha iyi göstermeyen, tarafsız tutumu izleyicinin filme dahil olmasını kolaylaştırıyor. Wim Wenders‘ın filmografisine kronolojik olarak bakıldığında Alice in the Cities‘den sonra en dikkat çeken yapım olduğu görülüyor. Wenders, tüm filmlerinin haklarını 2012’de kurduğu Wim Wenders Foundation’nın çatısı altında topladığı için çok şanslıyız. Böylece filmler dijitalleştiriliyor, gerekli olduğunda restorasyonları yapılıyor. Bu durum benim gibi yönetmenin filmlerini defalarca kez izlese de bıkmayacak seyircilere ise bahane oluyor.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar