Türkiye’nin en köklü ve prestijli sinema etkinliği olan İstanbul Film Festivali, bu yıl 44. kez sinemaseverlerle buluşuyor. 11-22 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek festival, dünya sinemasının en seçkin örneklerini, usta yönetmenlerin son yapıtlarını ve genç yeteneklerin dikkat çeken filmlerini İstanbul’a getiriyor.
Haktan Kaan İçel bu yazıda 44. İstanbul Film Festivali‘nin 2. gününde izlediği filmleri değerlendirdi. Keyifli okumalar.
Ghostlight

Ghostlight, geçen yılın filmleri arasında öyle çok dikkat çekmeyen, gösterişten uzak bir yapım ama bir yandan da izleyene samimi bir şeyler hissettiriyor. Hikaye, içine attığı acılarla boğuşan bir adamın tiyatro sahnesinde kendini ifade etmeye başlaması ve dağılmış ailesini toparlama çabasını anlatıyor. Bunu da abartıya kaçmadan, küçük bütçeli bir film olarak gayet içten bir şekilde yapıyor.
Keith Kupferer’in oynadığı baba karakteri, sessiz ama derinden işleyen bir performansla filmi taşıyor; yan rollerdeki Tara Mallen ve Katherine Mayberry de aile dinamiklerini doğal bir şekilde tamamlıyor. Tiyatro unsurunu merkeze alan filmler arasında, mesela Sing Sing’le karşılaştırıldığında, Ghostlight daha sade ama bir o kadar da dokunaklı bir hava sunuyor. Büyük laflar etmeden, sakin sakin ilerleyen bu film, sanatın yaraları sarma gücünü hissettiriyor; izlerken “Bazı büyük acıları anlatmak için büyük laflara gerek yok.” dedirtiyor.
Riefenstahl

Riefenstahl, sinema tarihinin en tartışmalı figürlerinden birine ışık tutarken, aynı zamanda estetik ile ideoloji arasındaki karmaşık ilişkiyi de sorguluyor. Belgesel, Riefenstahl‘ın ikonik ve teknik açıdan çığır açan çalışmaları üzerinden onun sanatını ve politik mirasını mercek altına alıyor. Özellikle Triumph des Willens (İradenin Zaferi) ve Olympia gibi eserler, dönemin film yapım tekniklerine getirdiği yeniliklerle dikkat çekiyor. Kameranın hareketi, ışık kullanımı ve çerçeveleme konusundaki becerisi, Riefenstahl‘ı dönemin en yenilikçi yönetmenlerinden biri yapmıştı. Bu durumu merkezindeki ismin röportajlarını kullanarak, farklı arşiv görüntüleriyle birleştirerek yapmayı tercih ediyor. Ancak belgesel, sadece onun teknik başarısına odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda eserlerinin Nazi propaganda aracı olarak kullanılmasını da tartışmaya açıyor.
Riefenstahl‘ın bu bağlamdaki savunmasının özeti, sanatı ile siyasi ideolojiler arasındaki bağlantıyı reddetmesi üzerine kuruluydu; ama bu, eleştirmenleri ve tarihçileri ikna etmekte yetersiz kaldı. Bu noktada belgesel, sanatın etik sorumluluğunu tartışarak izleyiciyi Riefenstahl‘ın işlerini daha geniş bir bağlamda değerlendirmeye davet ediyor. Sonuç olarak, bu yapım hem teknik hem de içerik açısından bir inceleme sunarken, izleyiciye sanat, etik ve tarih arasındaki bağlantıyı derinlemesine düşünme fırsatı sağlıyor. “Sanat ve propaganda arasındaki çizgi ne kadar net çizilebilir?” sorusu seyircinin düşünmesini sağlıyor.
Ölü Mevsim

Bir yönetmenin daha çektiği sahnelere kıyamaması sonucunda kurgu anlamında epey sorun yaşayan bir film ortaya çıkmış. “Her sahne gerekli midir, filme ne kadar hizmet ediyor?” sorularını epeyce sormamızı sağlıyor. Çok fazla konuyu birleştirmek isterken odak noktasını kaybeden senaryosu, bir noktadan sonra sınırlandırılsa veya Türkiye’nin tüm sorunlarını bir anda içinde barındırmasa belki de seyircinin konsantrasyonu ve bağ kurması daha kolay sağlanabilirdi.
Neyse ki Ölü Mevsim iyi oyunculara sahip bir film olarak öne çıkıyor. Genel olarak oyunculardan Ece Yaşar’ın aurası dikkat çekiyor. Çok büyük oynamadan tutarlı bir performans sunuyor. Erdem Şenocak ve Funda Eryiğit başarılılar ama daha iyi performanslarını görmüştük. Bu yüzden de pek öne çıkmıyorlar. Tolga Tekin nefis bir performans verse de, filmin içinde yer aldığı sahnesi gerekli miydi diye film içinde tartışılabilir. Hikaye sinema normları açısından pek ilgi çekici olmadığından, diziye daha uygun bir senaryo olarak yorumlanabilir. Bu haliyle Ölü Mevsim, televizyondaki günlük çekilen dizilerden bir tanesinin beyazperdeye yansıyan halini hatırlatıyor.
Ayşe
Ayşe, Binnur Kaya’nın sessiz ama derinden performansıyla öne çıkıyor. Filmin sarsıntılı hareketli kamera stratejisi pek işlememiş görünüyor. Çünkü bu hareketler ne anlatıya katkı sunuyor, ne de seyir zevki olarak heyecan yaratıyor. Karakterin gelgitleri iyi yansıtılsa da, sinema olarak çiğ kalıyor. Özellikle sinematografi ve seçilen kadrajlar hikayenin açılmasını ve saf sinema duygusunu baltalıyor. Senaryonun sade kalması nedeniyle doyurucu bir hisle filmi bitiremiyoruz. Ama bu durumlara rağmen Antalya Film Festivali’nden önemli iki ödülle dönmeyi başarmıştı.
Su Yüzü

Formül senaryosunu göze sokulan klişe metaforlarla sunmaya çalışan Su Yüzü, sinema adına yenilikçi hamlelerde bulunamıyor. Hikayesinin tahmin edilebilir akışı ve senaryosundaki kimi defolar seyirciyi heyecanlandırmıyor. Birkaç diyaloğu bir kenara ayırırsak, filmi en iyi ifade eden kelime “sıradan” olacaktır.
Filmde çok öne çıkan bir oyunculuk dikkat çekmiyor. Cemre Ebüzziya karakterinin içine çok giremediği hissini seyirciye geçiriyor. Karakter ile arkadaşı arasındaki cinsel gerilim, filmin hikayesinde sığ yönlendirmelerle inandırıcı olamamış. İlk film olarak yönetmenin acemiliğini hissettiren bir yapım karşımıza çıkmış.
Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar