Sinners, fragmanlarından ve afişlerinden dolayı şu ana kadar ortalama bir gişe aksiyon filmi gibi gözüken ancak senenin şaşırtıcı sürprizlerinden birisi olan bir Warner Bros. yapımı olarak vizyondaki yerini alıyor. Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Creed (2015), Black Panther (2018) ve Black Panther: Wakanda Forever (2022) ile kendini kanıtlayan Ryan Coogler gerçekleştiriyor. Baş rollerinde ise Coogler‘ın yanından ayırmadığı oyuncusu Michael B. Jordan ile Michael B. Jordan yer alıyor. Evet bu sefer bir tanesi de yetmiyor ve oyuncu ikiz kardeşleri canlandırıyor. Korku, aksiyon, gerilim türlerindeki Sinners yüksek seyir keyfi, yaşattığı sinematik deneyimi ve dolu dolu referanslarıyla bolca adından söz ettirecek gibi gözüküyor.
1930’lar, ABD Mississippi… Siyahiler ile beyazlar arasındaki ayrım, ırkçılık ve ölümlerin devam ettiği, Ku Klux Klan’ın gizli de olsa çalışmalarına devam ettiği bir dönem… Namları yayılmış olan belalı ikiz kardeşler Smoke ile Stack Chicago’daki işlerini bırakıp memleketlerine dönmüş ve yalnızca siyahiler için bir taverna açmaya karar vermiştir. Kardeşler, geldikleri gün kuzenleri vaiz oğlu Sammie’yi ve geçmişten tanıdıkları yakınları kim varsa yanlarına alıp tavernanın açılışını gerçekleştirir. Ancak müziğin ve dansın ateşi beraberinde kötülüğü, şeytanları tavernaya getirir. Kardeşler bir yandan geçmişleriyle yüzleşirken diğer yandan kana susamış vampirlerle mücadele eder. Bu mücadele gün batımından şafağa dek sürer.
Bu yazı Sinners filmi hakkında spoiler içerecek ögelere sahip olabilir.

Müzik, Şehvet ve Bolca Kan
Sinners, ritmini bir an bile düşürmeyen, siyahi müziği olarak kabul edilen Blues‘u en iyi şekilde kullanarak izleyiciyi alıp götüren, sinema tarihinin vampirlerine referanslarla dolu kaotik bir deneyim sunuyor. Coogler, dönemine ve köklerine oldukça iyi çalışmış gözüküyor. Film başlarda siyahilerin çalıştığı pamuk tarlalarıyla bizleri 12 Years a Slave‘e (2013) götürüyor olsa da o tarz bir hikaye anlatmayacağını en başından vaiz oğlunun şeytanla mücadele etmiş olduğunu göstererek söylüyor. Film, müziği temeline yerleştiriyor ve yetenekli iyi bir müzisyenin bir perde aralayarak, iblisleri, ruhları kendine çekecek bir güce sahip olduğunu söylüyor. Vaiz oğlu Sammie ise ana karakter olarak Blues konusunda büyük yeteneğiyle öne çıkarak bunu gerçekleştiriyor.
Filmin alametifarikalarından birisi bir günde geçmesi oluyor. Asıl aksiyon ve korku ise gün batımında vampirlerin müziğin sesini duyup tavernayı çevrelemesiyle başlıyor ve şafağa dek sürüyor. Hiçliğin ortasında bir tavernaya saldıran vampirler bir yerden tanıdık geldi değil mi? Filmin en büyük referansının ve hatta esin kaynağının Robert Rodriguez‘in kült vampir filmi From Dusk Till Dawn (1996) olduğu çok belli. Müzik, şehvet, aksiyon, vahşet ve kan benzer şekilde durmuyor. Ancak Sinners‘ın farkı, tavernada eğlenenlerin hayatları boyunca kölelik ve beyazların zulmüyle yaşam mücadelesi veren siyahilerin oluşu kesinlikle. Filmin adının Sinners yani Günahkarlar oluşu ikiz kardeşlerin suçlarından değil, müziğin ve dansın günah olarak görülmesinden kaynaklanıyor.
Filmde vampirlerin klişe özelliklerinin ve zayıf yanlarının kullanımı mevcutken akıllarda soru işareti bırakan ve kendine has gözüken dokunuşlar da yer alıyor. Filmdeki vampirler kolektif bir bilince sahipler ve bu nedenle birbirlerinin acılarını hissediyorlar, hafızalarını paylaşıyorlar. Ancak tabii bu noktada ana yaratıcının çocukları olmaları klişesi de bu duruma dahil oluyor. Garip olan nokta ise hiçbir vampir karşısındakini öldürmüyor, ısırdıkları ve öldürüp kanını içtikleri herkesi birer vampire dönüştürüyorlar. Genelde vampir filmlerinde dönüştürmek için ayrı bir işlem uygulanıyorken burada sadece bir vampir tarafından ısırılmak yeterli oluyor. İşin daha ilginç tarafı ise hepsini dönüştüren filmin gözüken ilk vampiri Remmick’in kökeni ve tam olarak ne olduğu bilinmemesi ve açıklanmaması. Başta yalnızca beyazların vampir olacağı ve bir ırkçılık temasına sahip şekilde ”vampir beyazlar, insan siyahlara karşı” bir durum yaratılacağı gibi bir yanılsama yaratılsa da siyahların da birer vampire dönüşmesiyle bu durum ortadan kalkıyor. Ancak Smoke’un büyüyle ve şifacılıkla uğraşan eşinin söylediklerinden ve vampir olanların aniden değişen kişiliklerinden sonra kötü bir parazit ruhun/iblisin ölü bedenlerini ele geçirmiş olabileceği durumunu akıllara getiriyor. Ayrıca vampirlerin tamamen öldürmemelerinin yanı sıra tıpkı siyahiler gibi bir komün, topluluk oluşturma, birlikte mutlu mesut sonsuza kadar yaşayıp kötülerden intikam alma istekleri ilginç bir durum yaratıyor. Siyah-beyaz, iyi-kötü zıtlığı bir nebze ortadan kalkıyor, gri bir alan oluşuyor. Remmick’in ve diğer dönüşenlerin birlik beraberlik mesajlarına bakıldığında onlar da kendilerince haklı bir amaç için çabalıyorlar. Filmin mid credits sahnesi de bu konuda önemli bir nokta oluyor.

Vampir Filmlerine Saygı Duruşu
Sinners, hikayesinin, aksiyonunun yanı sıra vampirliği ele alış biçiminden gücünü alıyor. Genel yapısının From Dusk Till Dawn‘a benzerliğiyle sınırlı kalmıyor ve birçok efsane vampir filminden bir şeyler topluyor ve adeta vampir filmlerine saygı duruşunda bulunuyor. Filmde vampirlerin vahşeti, kanın gövdeyi götürmesi ve yer yer iblise kaçan makyajları From Dusk Till Dawn (1996), Blade (1998) ve 30 Days of Night‘ı (2007) anımsatıyor. Bir aksiyon korku filmi olarak beklenenden ve tahmin edilenden daha fazla dehşet sunuyor. Bu grotesk ve gore yanı ile korku severleri fazlasıyla memnun edecek gibi gözüküyor.
Vampirlerin müziğe gelmeleri, müziği sevmeleri ve adeta bir topluluk oluşturmaları ise 80ler’in efsane filmlerinden The Lost Boys‘u (1987) hatırlatıyor. Oradaki Rock n Roll burada yerini Blues‘a bırakıyor. Filmde vampir olanların vampire dönüştüklerinin anlaşılmasındaki en büyük etken ise gözlerindeki renkli parlama oluyor. Bu vampir filmlerinde sıkça karşılaşılan bir motif olsa da bunun en çok öne çıktığı film Stephen King uyarlaması Salem’s Lot (1979) oluyor. Benzer şekilde 2024 yapımı remake versiyonunda da bariz bir şekilde gözlerdeki parlama kullanılıyor.
Sinners‘ta açıklanmayan, gizemli kalan detay ise her vampirin gözündeki parlamanın başka bir renkte oluşu. Film bütün bunların yanında vampir klişelerini kullanmaktan çekinmiyor. Tarih boyunca bilinen davet edilme zorunluluğu, uçma/yükselme, kan içme, kazık ile ölme ve sarımsaktan zarar görme burada da yer alıyor. Özellikle davetsiz mekana girememeleri filmin gerilim unsurunu oluşturan noktalardan birisi haline geliyor. Bu durumun en yakın örneği ise kesinlikle Nosferatu‘daki (2024) kullanımı olarak öne çıkıyor.

Başarılı Performanslar ve Göz Doyuran Sinematografi
Sinners gücünü yalnızca hikayesinden ve vampirliği kullanım biçimlerinden almakla kalmıyor, oyuncu performansları ve sağlam tekniğiyle de izleyicileri yakalıyor. Çok sık rastlanmayan sinematik bir gişe filmi deneyimi sunuyor. IMAX kameralarıyla çekilen film, geniş planları ve aksiyon sahneleriyle etkiliyor. Coogler, Black Panther: Wakanda Forever‘da çalıştığı görüntü yönetmeni Autumn Durald Arkapaw ile çalışıyor, sarı tonların ağırlıkta olduğu ve filmdeki sıcaklığın izleyiciye geçtiği başarılı bir iş ortaya koyuyor. Yerinde kullanılan ağır çekimler, yakın planlar ve aksiyonu destekleyen yer yer tek plan olan hareketli çekimler ile film atmosferinde işliyor. Neredeyse başından sonuna kadar durmayan müzikleriyse yine Coogler‘ın Black Panther‘da daha önce çalıştığı, son dönemin başarılı isimlerinden Ludwig Göransson‘ın eserleri olarak karşımıza çıkıyor. Sanatçı Blues ruhunu sonuna kadar hissettiriyor ve bu durumu filmin mihenk taşlarından birisi haline getiriyor.
Sinners, ünlü oyunculara ev sahipliği yapıyor fakat bu durum bununla sınırlı kalmıyor. Filmdeki oyuncuların her biri filmi yükselten bir performans sunuyor. Coogler‘ın yanından ayırmadığı oyuncusu Michael B. Jordan ikizleri, iki karakteri birden canlandırırken role fazlasıyla yakışıyor. Hailee Steinfeld ise artık korku filmlerinde yer almaya hazır olduğunu ortaya koyuyor. Filmdeki karakterlerin altyapısı senaryoda iyi kurulduğu için oyuncuların performanslarını içselleştirebildikleri belli oluyor. Ana kadronun siyahilerden oluşması ise gülünç ve alakasız bir şekilde bir yerden Jordan Peele‘nin imzası çıkacakmış gibi hissettiriyor.
Sinners, şimdiden senenin en keyifli ve sürükleyici gişe filmlerinden birisi olacak gibi gözüküyor. Sunduğu aksiyon ve vahşet dolu sinematik deneyim kesinlikle beyaz perdede görülmeye değer. Özellikle imkanı olanların IMAX perdesinde kaçırmamaları gereken bir yapım. Vampir filmleri tarihine de adını yazdıracağından şüphe yok. Son zamanlarda çıkan vampir filmlerinin bolluğu düşünüldüğünde de 2020ler sonrası komediden aksiyona, dramdan korkuya sinemada vampirlerin altın çağı olduğu söylenebilir.
Buğra Mert Alkayalar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar