1970’ler Britanya’sı, doğanın gizemiyle aklın çözülüşü arasında salınan bir sinema dönemine tanıklık etti. The Wicker Man’in pagan ayinlerinden Don’t Look Now’ın trajik öyküsüne uzanan o çizgi, bugün hâlâ modern korku sinemasında dahi izine rastlayabileceğimiz bir folklorik bilinç yaratmış durumda. Bryn Chainey’nin ilk uzun metrajı Rabbit Trap, bu izlerin tam ortasında, toprağın ve sesin buluştuğu bir çukur kazıyor.
Film, 1976’ın Galler kırsalında yaşayan müzisyen bir çiftin — Darcy (Dev Patel) ve Daphne’nin (Rosy McEwen) — hem sanatsal hem de ruhsal çözülüşünü aktarıyor. Evliliğin, travmanın ve inancın ortasına düştüğümüz hikâyede, doğaüstü bir çocuk figürüyle yaşanan karşılaşma ile bambaşka bir noktaya gidiyoruz. “Toprağı dinle,” diyor filmin açılışındaki ses. “Çünkü bedenin topraktan, sırların da bedenden gelir.” Bryn Chainey, işte bu cümlenin peşinde, sesi bir varlık haline getirmek istiyor. Böylece korku artık gölgeyle değil, titreşimle bulaşıyor. Fakat fikirdeki potansiyel anlatının kendisiyle pek uyumlu değil.

Köklerin Altındaki Sesler
Chainey’nin filmindeki en etkileyici unsur, şüphesiz işitsel deneyim. Rabbit Trap, klasik “görsel dehşet” geleneğini terk ederek, korkunun kulağa nasıl sızabileceğini gösteriyor. Dev Patel’in canlandırdığı Darcy, ses kayıt cihazıyla doğanın derinliklerine iniyor; kuşların kanat çırpışları, rüzgârın uğultusu, mantar halkalarının arasında yankılanan o garip tını… hepsi bir araya gelerek bir tür akustik büyüye dönüşüyor. Film, ASMR benzeri atmosfer yaratıyor ama bu huzur hissi giderek bir tedirginliğe, bir uğultunun içinde kaybolma haline evriliyor.
Bu yaklaşım, sinemada nadiren böylesine ustalıkla işlenmiş bir “duyusal korku” örneği sunuyor. Graham Reznick’in ses tasarımı ve Lucrecia Dalt’ın besteleri, bedeninizde yankılanabilecek kadar iyi. Seyirci adeta Darcy’nin mikrofonu haline geliyor; doğa ise aktif bir tehdit olarak konuşuyor. “Ses bir hatıradır, bir hayalet,” diyor film. “Bir sesi duyduğunda, bedenin onun evi olur.” Bu replik, Chainey’nin sinemasal poetikasını özetliyor: korku, dışarıdan gelen bir şey değil; içimizde yaşayan bir varlık.
İlk yarıda film, bu ses üzerine kurulu yapısıyla neredeyse meditatif bir hal alıyor. Daphne’nin stüdyosundaki bant kayıtları, doğanın nabzını insan duygularına dönüştürüyor. Bu süreç, çiftin ilişkisini hem bir yaratım ortaklığına hem de sessizlik içinde büyüyen bir yabancılaşmaya dönüştürüyor. Korkunun kaynağı, tam da bu sessizlikte belirmekte. Ancak film ilerledikçe bu akustik büyü zayıflıyor. Chainey’nin sesi görsel olarak destekleme biçimi tutarsızlaşıyor; işitsel yoğunluk yerini belirsiz bir sembolizme bırakıyor. İlk bölümlerdeki ustalıkla örülmüş ses estetiği, ikinci yarıda yalnızca arka plan gürültüsüne dönüşüyor. Bu, Rabbit Trap’in en trajik kaybı. Çünkü film kendi işitme gücünü kaybediyor. Yine de bu kısımlar, Bryn Chainey’nin kağıt üzerinde kontrolünü ve potansiyelini açıkça gösteriyor. Korkuyu “duymak” fikri, sinemada uzun süredir bu kadar somut bir biçimde hissedilmemişti. Rabbit Trap, en azından ilk perdesinde, sesi korkunun diline çeviren ender filmlerden biri olarak parlıyor.

Evin İçindeki Yabancı ile Folklorik Bir Mücadele
Film, gizemli bir çocuğun gelişiyle yön değiştiriyor. Adı bile anılmayan bu karakter (Jade Croot), hem masumiyetin hem de doğaüstü bir düzenin temsilcisi. Çocuğun varlığı, doğrudan tehditkâr değil; daha sinsi, daha sessiz. O, eve sızan bir mitin, bir efsanenin taşıyıcısı. Galli folklorundaki Tylwyth Teg — insan çocuklarını kaçıran ve yerlerine “değiştirilmiş” varlıklar bırakan peri halkı — burada modern bir yalnızlık alegorisine dönüşüyor.
Daphne ve Darcy’nin çocuksuzluğu, filmin merkezindeki boşluğu belirliyor. Çocuk figürü, o boşluğa yerleşiyor; böylece hem arzu edilen hem de korkulan bir yokluğun cisimleşmesini görüyoruz. Daphne’nin sanatındaki melankoli, Darcy’nin bastırılmış travmalarıyla birleşince, çocuk onların bilinçaltından çıkmış gibi duruyor. Bu yüzden onun “yabancı” oluşu, aynı zamanda çiftin unuttuğu bir geçmişin önlerine çıkması demek. Croot’un oyunculuğu ürkütücü bir dengeye sahip. Ne tamamen tehditkâr ne de tamamen kurban. Ses tonundaki garip tizlik, jestlerindeki yapay nezaket, karakteri hem insan hem de başka “bir şey” kılıyor. Bu ikilik, filmin merkezindeki folklorik gerilimi taşıyor: doğanın içinde gizlenen bilinç, insanın içinde saklı olan doğa.
Chainey burada The Killing of a Sacred Deer’ın ruhunu hatırlatan bir soğukluk yaratmış. Özellikle Barry Keoghan benzeri “tanrısal merak” havası, çocuğun her hareketinde hissediliyor. O, çiftin düzenini bozarken aynı zamanda onlara bir tür ayna tutuyor. “Çocuğunuz yok,” diyor dolaylı biçimde, fakat onların çocuğu haline de geliyor. Ne yazık ki bu gerilim, ikinci perdede dramatik bir derinliğe ulaşamıyor. Filmi dağıtan şey ise, çocuğun sembolik anlamını açmak yerine, olay örgüsünü bulanıklaştırarak ilerlemesi. Böylece çocuğun temsil ettiği “boşluk” giderek anlamını kaybediyor. Ancak Chainey’nin yaratmak istediği folklorik huzursuzluk, en azından ton olarak tutarlı kalmayı başarıyor.

Travma, Beden ve Rüyaların Çöküşü
Rabbit Trap, yalnızca folklorik değil, aynı zamanda psikolojik bir korku filmi. Darcy’nin kabusları, filmin ikinci yarısında giderek merkezi bir hal alıyor. Dev Patel, hem fiziksel hem duygusal olarak yıpranmış bir karakter çiziyor; göz kapaklarının ardındaki titreme, çocukluk travmasının sessizce yeniden ortaya çıkması gibi. Kabuslarda beliren “erimiş tenli adam” figürü (Nicholas Sampson), hem bastırılmış bir baba imgesini hem de suçluluğun biçimsizliğini temsil ediyor.
Bu sahneler, filmin en etkileyici anlarını oluşturuyor. Chainey’nin rüya sekanslarında kullandığı ışık, ses ve yakın plan dili, bir bilinçaltı topografyası çiziyor. Burada kabuslar, anlatının dışında durmuyor, aksine tam merkezinde yer alıyor. Her uyanış, çiftin birbirine duyduğu güvenin de biraz daha erimesi anlamına geliyor. Ancak yönetmen, bu travmayı dramatik düzleme taşımakta zorlanıyor. Darcy’nin geçmişine dair ima edilen her şey, duygusal olarak güçlü olsa da anlatısal olarak oldukça belirsiz. Daphne’nin onunla kurduğu ilişki, yalnızca sembolik düzeyde varlık gösteriyor; karakterlerin iç dünyaları, sesin gürültüsü içinde kayboluyor. Rosy McEwen ise dikkat çeken biçimde karakterini çok iyi oynasa da, senaryo onu bir “reaksiyon karakterine” indirgiyor. Daphne’nin sessizliği, başta bir bilinçli tercih gibi görünse de sonradan yazımsal bir boşluğa dönüşüyor. Onun sanatla kurduğu ilişkinin, bir arayıştan çok bir kaçış biçimi olduğunu anlıyoruz fakat daha fazlası da gerekiyordu.
Buna rağmen, filmdeki kabus teması — sesin bedene nüfuz etmesi, geçmişin şimdiki zamana dönüşmesi gibi — güçlü bir fikir olarak kalıyor. Chainey, “korku duyulur bir şeydir” diyerek başladığı yolculuğu, “korku bedende yaşar” diyerek tamamlıyor. Çünkü içinde yaşadığımız derinin, taşıdığımız ruhun ve bedenin de tuzağa düştüğü bir film bu.

Galler’in Derinliklerinde Kayboluş
Bryn Chainey’nin filmi, mitin biçimle nasıl konuşabileceğine dair bir deneme. Galli efsaneleri, doğanın sesiyle birleştiğinde neredeyse şamanik bir atmosfer yaratıyor. Ancak Rabbit Trap, bu yoğun sembolizmi dramatik bütünlüğe dönüştürmekte başarısız. Film, üçüncü perdeye yaklaştıkça bir dizi görsel alegoriye sıkışıyor: “dul” adı verilen toprak heykeller, tavşan tuzakları, sisin içinde kaybolan ormanlar… Hepsi ayrı ayrı etkileyici, ama birbirine bağlanmadığında yalnızca görsel parantezler olarak kalıyor.
Burada folk horror geleneğinin temel tehlikesi beliriyor: soyutlama ile dağınıklık arasındaki ince çizgi. Rabbit Trap, bu çizgide tökezliyor. Enys Men’in hipnotik minimalizmini hedefliyor, ama Men’in absürtlüğüne düşüyor. Düştüğü absürtlükte ise Men’in anlatısını asla yakalayamıyor. Korkunun şiirselliği ise yer yer didaktik bir sembolizme dönüşüyor. Yine de Chainey’nin “form” arayışı dikkate değer. Yönetmen, ses ve görüntü arasındaki ilişkiyi ters yüz ediyor; sesi anlatının taşıyıcısı, görüntüyü yankısı haline getiriyor. Bu, özellikle doğa sahnelerinde kendini belli ediyor: rüzgârın hışırtısı, uzaklardan bir hayvan sesi, toprakta açılan bir delik… Her şey bir ritüel gibi işliyor. Fakat ritüel bitince, anlam da buharlaşıyor.
Filmin son kısımları, “insanın doğayla savaşı” fikrini “doğanın insanı yutması”na dönüştürüyor. Darcy ve Daphne, folklorik bir lanetten çok, kendi içsel yankılarının kurbanı haline geliyorlar. Yani “tuzak”, yalnızca tavşanlara değil, onlara da kurulmuş. Sesi dinlerken duydukları şey, aslında kendi içlerinin boşluğu. Kısacası Rabbit Trap, etkileyici biçimsel fikirleri olan ama dramatik olarak tutunamayan bir film. Atmosfer var, fikir var, ama bütünlük eksik. Yine de Chainey’nin denemesi, modern korkunun yönünü gösterebilecek bir harita da sunuyor: Korkunun ne tamamen görsel, ne de tamamen anlatısal olmasına gerek yok; çünkü korku, duyulan ama anlam verilemeyen şeyin ta kendisi.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar