Yıllar sonra 2020’li yıllarda yaşayan en büyük yönetmenler kimlermiş diye geriye dönüp baktığımızda sayacağımız birçok isim var. Ancak bunlardan birisi var ki, bana kalırsa ilk üçte, hatta birinci sırada olabilir. O kişi şüphesiz Martin Scorsese.
Scorsese’nin filmografisine baktığımız zaman, çektiği hemen her film o yılın en iyilerinden biri olarak anılır. Hele 80’li ve 90’lı yıllarda peş peşe çektiği filmler onu hızla efsaneleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda yaptığı birçok iş de çok yönlü bir sinemacı olduğunu göstermiştir. Sinema tarihinde kaybolmaya yüz tutmuş filmleri restore edip dünyaya dağıtması, bu özelliğinin en öne çıkan örneğidir.
Bu çok yönlü ve “yaşlı” sinemacının hayatını derinlemesine incelemeye çalışan bir belgesel yakın zamanda Apple TV’de yayınlandı. Mr. Scorsese isimli belgeselin yönetmeni ise Rebecca Miller. Belgeselin çekildiği yılda 80 yaşını aşmış olan bir sinemacının hayatını anlatmak hiç kolay değil. Çünkü 60 yıldan fazlasını sinemayla geçirmiş birini anlatmak, iğneyle kuyu kazmaya benziyor. Tam da bu sebepten dolayı yönetmen Miller bu kuyuyu bazı noktalarda incelikle kazmış, bazı noktalarda ise çabaları biraz yüzeysel kalmış.

Filmografiye Hakim İzleyici İçin Bir Seyir Defteri
Mr. Scorsese, yalnızca Martin Scorsese’nin filmografisini değil, aynı zamanda onun iç dünyasının haritasını çıkaran beş bölümlük bir belgesel dizisi. Yönetmen Rebecca Miller’ın yönetiminde, yıllara yayılan özel röportajlar, arşiv görüntüleri ve kişisel itiraflar bir araya getirilmiş. Miller’a Scorsese’nin özel arşivine sınırsız erişim hakkı verilmiş. Bu sayede hem daha önce hiç görülmemiş set kayıtları hem de yönetmenin kişisel notları, eskizleri ve fotoğrafları belgeselde ilk kez gün yüzüne çıkıyor.
Belgeselde klasik kronolojik bir yapı yerine, tematik bir anlatı tercih edilmiş: Her bölüm bir kavrama odaklanıyor. Bunlar “öfke, inanç, bağımlılık, yeniden doğuş ve yaratıcılık” gibi kavramlar. Böylece Scorsese’nin sinema yolculuğu, bir zaman çizelgesinden ziyade duygusal bir seyir defteri hâline geliyor.
Rebecca Miller, röportajlarda Scorsese’yi yalnızca konuşan bir figür olarak değil, düşünürken sessiz kalan bir insan olarak da kayda almış. Bazı bölümlerde uzun sessizlikler, yönetmenin kendi geçmişini tartarken yaşadığı içsel tereddütleri görünür kılıyor. Bu sessizlikler, belgeselin temposunu yavaşlatmak yerine ona neredeyse edebi bir derinlik kazandırıyor.
Belgesel sürecinde Scorsese’nin ailesi, iş arkadaşları ve oyuncular da yer alıyor. Robert De Niro, Harvey Keitel, Leonardo DiCaprio, Daniel Day-Lewis, Brian De Palma, Steven Spielberg, Nicholas Pileggi ve Thelma Schoonmaker gibi isimlerin anekdotları, yönetmenin yıllar içinde kurduğu yaratıcı dostlukların izini sürüyor. Rebecca Miller, tüm bu ünlü isimlere rağmen odağı sürekli Scorsese’nin kişisel dönüşümünde tutuyor.

Uzun Filmografiye Uzun Bakış
Filmlere dair veri tabanlarına (IMDb, Letterboxd, TMDB…) bakıldığında Scorsese’nin gerek yönetmen gerek aktör gerekse de yapımcı olarak ne kadar çok filmde etkin rol aldığını rahatlıkla görebiliriz. Rebecca Miller, belgeselinde bu uzun filmografiye detaylıca bakmak istemiş. Ancak bunu yaparken iyi yaptığı şeyler kadar aksayan yanlar da var. Onlara da yazının ilerleyen bölümlerinde geleceğim.
Miller; hikayeyi her ne kadar Scorsese’nin bebekliğinden almış olsa da, belgeselin asıl amacı onun filmlerine odaklanmak. Bu da gençlik yıllarından itibaren başlıyor. Fransa’da ortaya çıkan “Yeni Dalga” akımı Scorsese’nin de gençlik yıllarına denk geliyor ve o da tıpkı Fransız yönetmenler gibi “kamerasını eline alıp” sokağa çıkıyor. Henüz bu sahnelerde daha önce hiçbir yerde göremeyeceğiniz fotoğraf ve video görüntüleri görmeye başlıyoruz. Martin Scorsese’nin belki 20 yaşındayken çektiği filmlerden sahneler izleyeceğimi belgeseli ilk açtığımda tahmin etmiyordum. Örneğin, o dönemki arkadaşları bir barda dayak yediklerini anlatırken Scorsese’nin “Keşke kameram olsaydı ve bu anı çekseydim.” dediğini öğreniyoruz. Sinemaya olan bu tutkusunun onu ileride ne kadar büyük bir yönetmen yapacağından muhtemelen kendisi de habersiz.
Sinemaya olan derin sevgisi, zamanla Spielberg, Coppola ve De Palma gibi başka genç yönetmenlerle de tanışmasını sağlamış. Bu da muhakkak ilerlediği yolu etkilemiş. Scorsese‘nin belki de profesyonel olarak kabul edeceğimiz ilk filmi olan The Big Shave’in (1967) hikayesini bu sanatçılardan öğreniyoruz. Sonra da filmler peş peşe geliyor. Bu filmlerin hikayelerini de yine bu dev isimlerden duyuyoruz.

Kitaplara Kayıtsız Kalamayan Yönetmen
Martin Scorsese deyince akla gelen ilk filmler arasında Goodfellas (1990) ve Casino’yu (1995) sayabiliriz. Her iki filmin de kitap uyarlaması olduğunu ve yazarının Nicholas Pileggi olduğunu çoğu insan bilir. Belgeselin bir bölümünde Nicholas Pileggi ve Scorsese’nin aynı çevrede büyüdükleri ve özellikle Pileggi’nin “sokağı” ne kadar iyi tanıdığı üzerine konuşuluyor. Bu sokağı iyi tanıma hali, ona Goodfellas ve Casino kitaplarını yazdırıyor. Gerçek olaylar üzerine temellendirilen bu kurgu kitaplar, zamanla Scorsese’nin de dikkatini çekmiş ve onları filme uyarlamak istemiş. Filme dönüştürme aşamasında senaryoya ciddi emek veren Nicholas Pileggi, zamanla Scorsese’yi bir “mafya filmleri yönetmenine” çevirmiş. Bir ara tüm dünya Scorsese’nin her zaman mafya filmleri çekeceğini bile düşünmüş. Ancak bu, onun bitmek bilmeyen arayışlarından sadece bir duraktır.
Her ne kadar bu iki filmde mafyayı anlatmış olsa da, onun asıl merakı başkadır. Scorsese’nin asıl ilgisini çeken öyküler, insanın içinde taşıdığı kötülüğe dairdir. Bu merak da elbette bu iki filmden ibaret değildir. Bu filmlerden önce 1976’da Taxi Driver, 1980’de ise Raging Bull ile bu merakını sürdürmüştür. Bu kez insanın içindeki kötülüğe daha çok karakterler üzerinden yaklaşmaya çalışmıştır. Scorsese; bunları uzun uzun anlattığı sırada sadece kendinden değil, filmlerin kamera arkası hikayelerinden de bahsediyor. Özellikle Raging Bull’un kurgusu tamamlandıktan sonra “çok fazla şiddet içerdiği” gerekçesiyle gösterilemeyeceğini öğrendiğinde verdiği tepkiyi anlattığı sahne, benim en sevdiğim sahnelerden biri oldu. Scorsese, o anı “Kendimi kaybettim.” diyerek anlatıyor. Yönetmen Miller “Nasıl yani?” deyince Scorsese biraz duraksayıp “Kendimi kaybettim.” diyor. Daha sonra arkadaşlarından öğrendiğimize göre intihar etmeyi bile düşünmüş. Belgeselin bu bölümünde Scorsese’nin tam da o yıllarda elinde silah olan meşhur fotoğrafı ekrana geliyor. Bir yönetmenin filmi için nasıl delirebileceğini görüyoruz. Bu iki filmin de kitap uyarlaması olduğunu ve bunları sinemaya taşırken nasıl değişiklikler yaptığı ise tane tane anlatılıyor.
Scorsese’nin filmografisinde birçok temayı öne çıkardığı filmler var. Bu temalardan biri de inanç. Büyük ustanın Nikos Kazancakis’in Günaha Son Çağrı kitabını okuduktan sonra çok etkilendiğini öğreniyoruz. İsa’nın çarmıha gerilişini “farklı” bir şekilde anlatmak için oturduğu senaryonun başından 1988 yapımı The Last Temptation of Christ filmi ile kalkıyor. Böylesine bıçak sırtı bir konuyu yine hiçbir otoriteyi kendine sansür görmeden çeken Scorsese’nin başı yine beladan kurtulmuyor. İsa’ya bir sevişme sahnesi yazacak kadar cesur bir yönetmen olsa da, aslında her filminden sonra büyük linçlere maruz kalmış bir sanatçı kendisi. Bu filmden sonra başta Amerika’da olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde büyük bir linçe maruz kalıyor. Ancak o sadece “Böyle olsaydı ne olurdu?” sorusunun peşinde olduğunu düşünüyor.
Çektiği her filmle bir şekilde adından söz ettirmiş bir yönetmen olmasının yanı sıra, birçok kategoride Oscar ödülü almaya da başlıyor. Bu ödüller, onun namının hızla dünyaya yayılmasını sağlıyor. Tüm bunlar olurken Scorsese’nin inanılmaz bir edebiyat düşkünü olduğunu fark ettim. Öyle ki, neredeyse her filmi bir kitap uyarlaması. 2000 sonrası filmleri için de bunu söylemek pekala mümkün. Yani edebiyat diye bir şey olmasaydı, Scorsese önce onu icat edip sonra sinemaya uyarlayabilecek bir yönetmen.

Sinemacı Dostları Ona Hayran
Mr. Scorsese’nin henüz başında dikkat çeken detay, röportaj veren insanların isimleri oluyor. Belgeselin sonunda da “Bu kadar sinema devinin bir belgeselde toplanmasının sebebi ancak Martin Scorsese olabilirdi.” diyorsunuz. Spielberg ya da De Palma gibi yönetmenlerin hiç kompleks yapmadan ondan büyük bir övgüyle bahsetmesi azımsanacak bir şey değil.
Son bölümlere doğru Ari Aster’in de kadroya dahil olduğunu görünce olaylar iyice rayına oturuyor. Çünkü Scorsese, son filmi Killers of the Flower Moon için Ari Aster’den etkilendiğini söylemişti. 80 yaşında bir yönetmenin 40 yaşına gelmemiş bir yönetmenden etkilendiğini rahatlıkla söyleyebilmesine de çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Tüm bunları düşününce, bu isimlerin birbirlerinden çok sinemayı yüceltme derdinde olduğunu fark ediyorum.
Bu uzun övgü ve hayranlık seanslarından uzun süre aklımda kalacak olanlar da var. Bunlardan biri, Brian De Palma’nın Raging Bull’u izledikten sonra verdiği tepki oldu. Aralarında her zaman bir rekabet olduğunu açıkça söyleyen De Palma, Raging Bull için “Marty yine yaptı yapacağını.” demiş. Bunu anlatırken de o anları hatırlayıp kahkahalar atıyor.

2000 Sonrası Filmleri
Yazının bu bölümüne kadar oynadığı filmlerden bahsettiğimiz ama adını pek anmadığımız biri var: Robert De Niro. Belgeselin özellikle ilk 3 bölümünde uzun uzun Robert De Niro röportajları ve görüntüleri var. Bu durum, hem oyuncuya hem de oyuncu-yönetmen işbirliğine hayran olmamızı sağlıyor. Özellikle 2000’e kadar birçok filmde beraber çalışmış bu ikilinin ilişkisi belgesel açısından oldukça önemli. Ancak belgeselin 2000 sonrası filmlere bakışı biraz sorunlu.
Martin Scorsese’nin filmografisini kabaca 2000 öncesi ve sonrası diye ayıracak olursak, bu bölümlerde iki oyuncunun öne çıktığını görürüz: De Niro ve DiCaprio. Belgeselde De Niro için gösterilen özenin ve sağlanan zamanın DiCaprio için gösterildiğini söylemem çok zor. DiCaprio’nun çok daha az röportaj verdiği ve 2000 sonrasındaki filmlerin çok hızlı geçildiğini söylemem gerek. Hele ki The Irishman ve Killers of the Flower Moon’un belgeselin son 10 dakikasına sıkışması olacak iş değil. Bu kadar özenli ve ilmek ilmek işlenen bir belgeselin böyle aceleci bir tavırla bitmesi nereden bakarsanız talihsizlik.
Belgeselin başında Scorsese’nin ilk filmleri için çizdiği storyboardları görüyoruz. Bu çizimlerin ekranı doldurması ve animasyon tarzında hareketlenmesi, bana her şeyden önce “masalsı” geldi. Martin Scorsese’nin “kötü” çizimlerinin akıcı bir şekilde hareketlenerek içlerindeki çöp adamların yürümesi, sinemanın gizli gücünü hissettiren türden bir görüntü oyunu. Bu sahneleri izlemiş bir seyircinin son 2 bölümdeki aceleci tavra kızması da hakkıdır diye düşünüyorum. Bu açıdan, Mr. Scorsese‘nin en az 3-4 bölüm daha sürse kendini izletecek bir belgesel olduğunu fark ediyoruz.

Entelektüel Bir Biyografi
Daha çok kitaplarda gördüğümüz biyografinin bir alt türü olarak ortaya çıkan bir tür de “entelektüel biyografi” türüdür. Hayatı anlatılan kişinin daha çok entelektüel yanıyla ilgilenen bu biyografiler, mantıken daha az sayfası olması gerekirken daha kalın kitaplardan oluşur. Bunun sebebi; çalışmanın içinde sanatçının eserlerinden fotoğraflar, parçalar, ek araştırmalar bulunmasıdır. Mr. Scorsese’yi izlerken de bunu hissettim. Bu; bir sanatçının hayatını değil, entelektüel biyografisini anlatan bir belgesel. Süresinin çok büyük bir kısmını Scorsese’nin filmlerinin yapım aşamasına ayırmış bir çalışma. Bu da bir sinemasever açısından şüphesiz önemli bir şey.
Tüm bunların ışığında Mr. Scorsese’nin aksayan yanlarına ve ağzımıza bal çalıp bırakmış bölüm sayısına rağmen, çok iyi bir belgesel olduğunu söylemem gerek. Sinemaya her anlamda katkı sunmuş bir yönetmenin sadece ama sadece kendisine odaklanan bir belgeselinin gerekli olduğunu ve büyük oranda bu eksiğin kapatıldığını söylemem gerek. Rebecca Miller, artık Scorsese üzerine düşünürken zihnimizde atıf yapacağımız bir belgesele sahip bir yönetmen. Bu da açıkçası hiç azımsanacak bir başarı değil.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar