67
YAZARIN PUANI

Yanından geçip gittiğimiz pek çok insanın bilmediğimiz yetenekleri, gerçekleşmemiş potansiyelleri, deneyip olduramadığı hayalleri var. Onları durduran yeteneksizlikten ziyade zamansızlık. Bir yola girince diğerini unutturan yaşam koşulları. Sanat ya da spor gibi çok emek isteyip karşılığını az veren alanlarda inat etmek bu yüzden zor. Hem gençliğin getirdiği coşkuyla duyulan inanç, yaş ilerledikçe yerini kaçınılmaz şekilde umutsuzluğa bırakır.

67
YAZARIN PUANI

Zaten enstrümanlar, çizim kalemleri, yazı taslakları ve çoğu zaman sakatlıkla sonlanan spor kariyerleri geçmişin dehlizi boylamaya mahkûm olur. Kaldı ki kimse bu tür hayal kırıklıklarını devamlı hatırlamaya dayanamaz. Bu yüzden gerçekleşmemiş ihtimallerin yarattığı kırgınlığı yok saymak iyileştirir. Kabullenme anahtar kelime oluverir. Olmayacağına dair gelişen kabulü, aslında istemiyordum cümleleri savuşturur. İnsan er ya da geç seçtiği diğer yolla mutlu olmayı öğrenir. Mecburiyetten bile olsa.

Kent Jones’un yazdığı ve yönettiği Late Fame, ilk gösterimini 50. Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde gerçekleştirdi. Yapımcıları arasında Martin Scorsese gibi önemli isimlerin de bulunduğu yapım, bir grup gencin yıllar sonra bir şairi keşfetmesini merkeze alır. 1970’ler New York’unda üreten Ed Saxburger (Willem Dafoe), yeteneğini ve potansiyelini geride bırakarak postanede çalışmaya başlar. Unutma zırhı onu kuşattıkça kuşatır.

Elli yıl sonra, yaşadığı sokakta onu aradığını söyleyen bir gencin belirmesi geçmişe gömülü arzularını canlandırır. Ölü hayalleri dirilir. Gençlerin taktiri Ed’i sarmaladıkça kendini geç gelen şöhretin parıltısına bırakır. Her potansiyelini kullanamamış sanatçı gibi, Ed de hissettiği keşfedilmeden ölme korkusunu geride bırakır. Peki, Ed şöhretin getirdiği beklentilerle yüzleşmeye hazır mıdır? Herhangi biri buna hazır olabilir mi?

Late Fame Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Kent Jones Willem Dafoe Jake Lacy Greta Lee

Geçmişi Bugüne Taşımak

Nostalji, “eve duyulan özlem” anlamına gelir. Modern zamanlarda anlam çarpıklaşır, hem “ev” hem de “özlem duygusu” aslından uzaklaşır. Geçmişi geri dönemeyeceğimizi bildiğimiz için hasretle anar, genel geçer bir korumaya sığınırız. Nostalji bizi ele geçirir. Kuşaklara onlara özgü isimler vermemiz de geriye dönük yaşadığımızı gösterir. Modadan müziğe, yaşam tarzından ekonomiye hep bizden önceki dönemlere özeniriz. Teknolojinin hayatımıza egemen olmadığı bir çağa mesela.

Geriye dönmek mümkün olmadığı için geçmişi bugüne getiririz. Tuşlu telefonları ya da geçmişte parlayamamış, ilgiye aç bir sanatçıyı. Her ikisi de bugüne transfer edilerek ölü bir dönemi canlandırmaya hizmet eder. Elbette mekânlar da bu arzuya eşlik eder. New York gibi her zaman kendini yeniden yaratmış bir şehrin Late Fame’e fon oluşturması bilinçli bir seçim olarak öne çıkar.

Kendilerine Enthusiasm Topluluğu adını veren grubun var oluş biçimi de bu yaklaşımla örtüşür. Eski sitcom dizilerindeki gibi hep aynı kafeye gider, yazdıkları üzerine tartışırlar. Aralarındaki güç dinamikleri kolayca değişir. Yalnızca gruba liderlik eden Meyers (Edmund Donovan), otoritesini korur. Gruptaki herkes, söylediklerini kural, isteklerini kanun kabul eder. Eleştiriye yeltenen sesler, az olduğu kadar önemsizdir de.

Bulunduğu her projeyi güzelleştiren Willem Dafoe’nin oynadığı Ed Saxburger ise Meyers’ın davetiyle grubun buluşmalarından birine gider. Zaman geçtikçe başta Meyers olmak üzere, grubun çoğunluğunun zengin çocuklarından oluştuğunu fark eder. Sanatla özgürce uğraşabilmenin sınıfsallığı yüzüne çarpar. Ed Saxburger, yeniden keşfedilmenin heyecanıyla grubun çarpık yapılanması arasına sıkışır. Daha önce şiirleri basılan şair, ondan yeni şiirler istendiğinde daha fazla yazamadığını fark eder. Gençler tarafından ilahlaştırıldığı için bu defa sıradalık gerçeğiyle yüzleşir.

Late Fame Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Kent Jones Willem Dafoe Jake Lacy Greta Lee

Gerçeklikten Kaçış

Late Fame, politik potansiyelini kullanmak yerine, konusunu minimal bir yaklaşımla ele alır. Bir süre sonra tüm sahnelerin Ed’in grupla olan ilişkisine odaklanması, sığ olduğu kadar basit de bir tercih olarak öne çıkar. Yalnız kaldığı birkaç an hızla geçilir. Örneğin, telesekreterine not bırakan ses, Ed’e bir yakınının hastanede olduğunu söyler. Bir süre sonra bu kişinin abisi olduğu ortaya çıkar. Oysa seyirci, Ed’in hastaneye gitmeme gerekçesini öğrenemez. Ed, meseleyi görmezden gelir. Sanki abisini değil de ölümün ne kadar yakınında olduğunu yok sayar. Onu aralarına almaya karar veren Enthusiasm Topluluğu’nun teklifine sorgusuz teşrif eder. Handiyse yeniden genç hissetmenin önemi, şöhretinkinden bile fazladır.

Özellikle Ed, grubun tek kadın üyesi Gloria ile tanıştığında canlılık kazanır. Oyuncu olan Gloria (Greta Lee), kısa sürede Ed’i kendine bağlar. Zira femme fatale gibi konumlanan Gloria, içinden geldiği gibi davranır. Gruptaki erkekleri cezbeder. Aurası ve yeteneğiyle gözlerin hep üzerinde olmasını sağlar. Herkesi eğlendirip güldüren ama acısını bir başına kaldığında yaşayan palyaçoları andırır.

Ed, onu evinde ziyaret eder ama içinde bulunduğu çıkmazı anlayamaz. Genç bir kadının New York’ta nasıl hayatta kaldığına sezgisel cevaplar veren sekans, bir süre sonra gücünü yitirir. Zira kolayca sanatçı buhranı halini alır. Çoğu zaman bizi tanımlayan gerçekte hissettiğimiz ya da kim olduğumuzdan öte, diğerlerinin biri nasıl algıladığıdır. Gloria, tam da bu açıdan bakıldığında “Show must go on” diyen lokomotif karakterdir.

Late Fame Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Kent Jones Willem Dafoe Jake Lacy Greta Lee

Kendini Kaybetmenin Ağırlığı

Ed Saxburger’in gençliği 1960’lı ve 1970’li yıllara rastlar. O dönemde ana akıma karşı tepkiler yükselir, karşı kültür Vietnam Savaşı gibi büyük olaylara karşı şekillenir. Enthusiasm Topluluğu’nun influencerları ve sanal personalarıyla daha mutlu olan insanları eleştirdiği yer, karşı kültürden ziyade özenmeye işaret eder. Bugünün sahteliği, geçmişin pratikleriyle şekillenir, sahicilik kazanır. Öyle ki eski usul bir okuma gecesi planlar ancak bilet satmanın sandıkları kadar kolay olmadığını görürler. Ellerine telefon alıp tanıdıklarını aramaya başlamaları bu ana rastlar. Yani yaşadıkları toplumun gerçekliğine karşı inşa ettikleri sözde görüş çözülür. Sahte gerçeklik kaçınılmaz şekilde yıkılır.

Late Fame, nihayet derdini açıkça söyler. Grubun genç ve aklı başında üyelerinden biri, Ed Saxburger’den yazdıklarını okumasını ister. Tavrından hayatının ve bir sanatçı olarak geleceğinin Ed’in yorumlarına bağlı olduğu hissedilir. Karakterin pamuk ipliğine bağlı sanatçı kırılganlığı, Ed’in şu sözcükleriyle dönüşür: “Öz değerini bir tepsiye koyup yaşlı bir adama sunmamalısın.” Ed’in Late Fame boyunca süren bocalamaları ve kaygıları bu cümle ağzından döküldükten sonra kaybolur.

Özü gereği her sanatçı beğenilmek, görülmek, taktir edilmek ister. Diğer yandan bu isteklerin hiçbiri, kendine olan güvenini başkasının sözcükleriyle tartarak sürdürdüğün yaşamın ağırlığına değmez. Bana kalırsa film, Ed’i tam da hedeflediği yere bırakarak sonlanır. Belki de söylemek istediği, korkutucu olanın keşfedilmemek değil, şöhret uğruna kendini kaybetmek olduğudur. Sanatçı olmaya ilişkin açılan bu 96 dakikalık parantez, aynı sadelikle kapanır. İzleyiciye Willem Dafoe’yu izlemenin bıraktığı o tanıdık mutluluk kalır.


Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Rose of Nevada: Suyun Yakaladıkları

Ölü Köpekler Isırmaz: Çöpler Arasında Çürüyen Hayatlar

 

BURCU DEMİRER
28 yaşında, İstanbul'da yaşıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler ve Karşılaştırmalı Edebiyat okudu. Metin yazarı olarak çalışıyor. Edebiyat, sinema ve tiyatro aracılığıyla yarınki yüzünü keşfediyor.

    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri: 8. Gün

    önceki yazı

    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri: 9. Gün

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir