25
YAZARIN PUANI

Yönetmen Mark Jenkin; Bait (2019) ve Enys Men’in (2022) ardından yeni filmi Rose of Nevada ile karşımıza çıkıyor. Dünya prömiyerini 82. Venedik Film Festivali’nde yapan film, 30 yıl önce tüm mürettebatıyla birlikte kaybolmuş bir balıkçı teknesinin izlerini arıyor. Eserin başrollerinde ise George MacKay ve Callum Turner yer alıyor.

25
YAZARIN PUANI

Zihnin derinliklerinde kalmış, paslanmış bir hayale ulaşmak mı daha kolaydır? Yoksa henüz yeni, ilk günkü gibi taze olan bir yenisine mi? Eğer bu hayal arzulanan yeni bir gerçeklikse; bugünümüz paslanmış, zihnin derinliklerine gizlenmiş bir hayale benzeyebilir mi? Sanıyorum ki hangisine ulaştığımızı, hangisine ulaşamayacağımızı hangi günün gerçekliğinde durduğumuz belirler. Bir sonraki gün için kapanan gözler, bir yenisini yitirirken de aynısını yapar. Uyuduğumuzda bizi uyandıran zamandır, dünü bugüne tercih etmek bu gerçekliğin nedenidir.

Geçip gidenleri bir daha bugünden görebilmek için gözlerini yumar insan. Yarın olması için gereken zaman günün sonunda düne döner. Yarını dünün önceki gününden sayar. Çünkü dünün bir sonrası yoktur. O zaman yosun tutmuş bir hayalin kurulduğu, o ana dönmek kolay mıdır sahiden de? Yoksa bir yenisinin dünü bugünden saymasını beklemek midir esas olan? Böyle zamanlarda bugünümüz, okyanusa demir atmaya çalışan bir kayığı andırır.

Mavinin en ücrasına kürek çekerken bile üzerinde bir ağırlık ister insan. Kendisine ağır gelenin onu tutmasını, sabitlemesini bekler. Dalgalarla anbean savrulsa da, attığı çapanın boyunun yeteceğine inanır. Dalgaların üstünde tutunacak bir yer arar. Okyanusun ortasında durduğunu sonradan fark eder. Suya karşı eğildiğinde çapanın nereye kadar uzandığını göremez. Ne bugünün derinliğini görebilir ne de yarının nerede kaldığını. Zifiri karanlık paslatmaya başlar okyanusun dibini. O an elimizi suya değdirdiğimizde bulabileceğimiz tek şeydir deniz. Bir meçhulün kıyısına yalnızca insanın kendisi ulaşabilir. Suya tutunmak, bugünün ve dünün bulanabileceği tek şeydir.

Rose of Nevada, hayaletlerin peşini bırakmadığı bir teknenin hikayesi. Yönetmen Mark Jenkin bu teknenin motorlarını düne, bugüne ve yarına doğru çalıştırır. Paslanmış, yosun tutmuş, atıl durumda olan bu balıkçı teknesinde, ayıklanan balıklar tıpkı kıyıda köşede kalmış imgeler gibi hareketsizce yatarlar.

Rose of Nevada Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Mark Jenkin George MacKay Callum Turner Rosalind Eleazar

Gözden Kaybolan Işık Hüzmesi

Mark Jenkin, bizi bir kaybolma hikayesine sürükleyerek beyaz perdede beliren topyekûn bir ışık hüzmesine dönüşmemizi ister. Işığın nerede gözden kaybolacağını ve nereye gittiğini her unsurun devamlı tekerrür etmesiyle kurgular. Fiziksel, ilişkisel ve beşerî çürümenin izlerini geçmişle günümüzün üzerine serpiştirir. Bizler de klostrofobik yakın planlar, daraltılmış kadrajlarla sıkışılmış bir döngünün denklemine hapsoluruz.

Hikâye; her şeyden uzakta kalmış, az nüfuslu bir sahil kasabasında geçer. Otuz yılı aşkın bir sürenin ardından “Rose of Nevada” adlı balıkçı teknesi limana geri dönmüştür. Kıyıya yeniden demirlenmiş olan bu teknenin peşinden neler getirdiğini, teknenin mürettebatına katılan Nick ve Liam deneyimler. Bu yolculukla bizler de Nick başta olmak üzere, karakterlerin bilinçaltının karanlık diyarlarında geziniriz. Teknenin motorunun sesi psikolojik boyuttan politik, sosyolojik ve ekonomik iklime uzanan sarsıcı bir yolculuğun çığlığını içerir.

Karakterler, ilk yolculuğun ardından karaya döndüklerinde kendilerini kaybolan gemi mürettebatının konumunda bulurlar. Nick’in tıpkı çatıda açılmış olan deliği gizleyemediği gibi, 1993 yılına uzandığımızda saklanamayan ve üzeri örtülmeyen bir tekerrür yaşanır. Bu durum, işleniş açısından tipik bir gerçeklik gibi görünmez; teknik ve metinsel ögeleriyle doğrudan bir kâbusu andırır. Nick, bununla bağlantılı olarak defalarca çeşitli kabuslar görür. Karakterin annesi üzerinden gördüğü kabuslar ve imgeler, bir eve dönüşten ziyade bir anne-oğul ilişkisinin bilinçaltından uzanan parçalardır.

Jenkin, bu döngüyü sembolik ögelerle birlikte tekrarlayan sesler, müzikler ve anlatı biçimiyle ele alır. Yaratılan atmosfer, kimi zaman kafkaesk bir çatışmayı kimi zaman da The Twilight Zone hissiyatını andırır. Gerçekle doğaüstünün soyut göstergeleri, yaratılan aksların anlamını çoğu zaman bizim bulmamızı ister. Nick, aidiyetle varoluşsal boyut içerisinde aslında var olmadığı bir dönemde bulunmanın tarifsiz dehşetiyle yüzleşir. Liam ise tam tersi şekilde yeni gerçekliği koşulsuzca kabullenir, onu bir fırsata çevirir. İşte burada “dünü bugünden sayanlar” ile “bugünü dünde bırakanların” arasındaki o varoluşsal girdap daha da derinleşir. Denizde ilerlerken yalnız olmayan Nick, hangi gerçeklikte hapsolduğunu bilmediği bir yabancılaşmanın ortasında nefeslenmeye çalışır.

Rose of Nevada Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Mark Jenkin George MacKay Callum Turner Rosalind Eleazar

Özgün Teknik Unsurlar

Jenkin, Rose of Nevada’da bizi ilk önce işitsel ve görsel farklılığa sahip olan dünyasıyla karşılar. 16mm bir Bolex kamerayla çekilen film, her anlamda bugünü ve geçmişi aynı konjonktürde yansıtan ögelerle kurulu. Grenli görseller ve cızırtılı ses bandı, her şeyin hem net olduğunun hem de geçmişten yankılandığının birer göstergesi. Ses, kurgu, görsel dil ve metin kendi içerisinde durmaksızın bir devinim halinde. Çoğu unsur, ilk kullanım amacıyla değil de farklılaşan, yaratılan atmosferin içerisinde anlam kazanan bir formda. Jenkin, tüm ögelerin yalnızca işlevleri gereğince kullanılmasından ziyade, çağrışımsal yönünü ön plana çıkarmaya gayret ediyor. Yaşanmışlığın yarattığı tahribat, hem doğanın kapladığı yosunlarla hem de zihnin ördüğü örümcek ağlarıyla sembolik bir kesişim oluşturuyor.

Kameranın aşırı pozlama patlamaları, kırmızının ekrandaki opaklaşmış formuyla birlikte farklı bir deneyim yaratıyor. Nostaljik ögelerle kurulan anlatı, kahverengi-gri ağırlıklı renk paletiyle canlı renklerin göründüğünden daha tekinsiz durmasına neden oluyor. Kırmızının doygunluğu ve sarının parlaklığı, bu karanlık atmosferin içerisinde beliren karaltılardan taşmış ışıklara dönüşüyor. Sesle alakalı kayda değer unsurlardan birisi de seslerin yarattığı yabancılaşmanın dublaj üzerinden sunulması. Diyaloglarda tanık olduğumuz senkronizasyon kaymaları, savrulan geminin gıcırtısı, zincirlerin salıncak sesini andırması gibi detaylar, anlatıdaki yabancılaşmayı yükselten unsurlardan bazıları. Zira, çevrenin doğal etkenleriyle etkileşimi sınırlı tutan, farklı bir ses ortamından paslanmış bir gıcırtının derdine düşen bir kurulum var burada.

Rose of Nevada Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Mark Jenkin George MacKay Callum Turner Rosalind Eleazar

Perdedeki Ağırlığın Hakimi

Rose of Nevada‘nın fikirsel niteliği ve teknik ögeleri, kuşkusuz filmin öne çıkan unsurlarından. Ancak filmin bu ögeleri nasıl işlediği önemli bir soru işareti. İyi düşünülmüş detayların ve yaratıcı fikirlerin serildiği örtünün altına baktığımızda gördüklerimiz ne yazık ki bir hayli kalabalık. Jenkin, anlatısının işleyişi gereği karakterlerle izleyicinin büyük ölçüde bir yakınlık kurmasını hedeflemiyor. Yarattığı mesafeyi atmosferinin soğukluğu ve karanlığıyla birleştiriyor. Fazlasıyla döngüsel işleyişin, zaman atlamasının ve iç dehlizlerde saklı kalanların peşinden ilerliyor.

Bu noktada karakterlere ulaşabilmenin güçlüğü özellikle ilk perdede belli sorunlar yaratıyor. Üzerimize savrulan yönetmenlik melekelerinin çoğu boşa düşüyor. Anlatının ilk saniyesinden itibaren tanık olduğumuz sembolik gösterimler, kurgu manevraları birçok kez tekrar ediliyor. Gerek bazı basit fikirlerin aktarımı gerek karakterlere olan hakimiyetin sınırlılığı yüzünden, bu gösterimler çoğunlukla yönetmenin sihir yaratma kaygısının esiri oluyor.

Jenkin, dar bir alanda büyülü bir sinemasal başkalaşımın peşinden gidiyor. Ancak karakterlerin tipolojisini tek boyutlu, benzer reaksiyona sahip durağan nesneler gibi kuruyor. Onları yeterince tanımadığımız gibi, gösterdikleri duygusal tavırların senaryoyla ve kurgu numaralarıyla kayda değer bir bağlamı bulunmuyor. Yönetmenin filmin her detayına yönelik hakimiyeti, perdede hissedilen bir ağırlık yaratıyor. Her unsurun gerekçesi bağlamından kopuk, yönetmenin bireysel neden-sonucundan şekilleniyor gibi gözüküyor.

Anlatıda sıklıkla sesin yükselme ve alçalmaları, bilinçaltı ögeleriyle kesişiyor. Bu kullanımlar, anlatının içsel dünyasıyla birlikte bilinçli bir motivasyonla tekrarlanıyor. Ancak film, kurgunun ve sembolik gösterimlerin ses üzerinden tekrara düşmesiyle bile karakterlerin arasındaki etkileşimden daha fazla ilgileniyor. Yönetmen, sanki bir deney alanındaymışız gibi ekranda beliren tüm unsurları kenara iterek bize neredeyse bir kukla gösterisi sunuyor. Oynattığı iplerin hem gözükmesine izin veriyor hem de aradaki perdenin kalkmasını ve kuklaları nasıl oynattığını devamlı görmemizi istiyor. Bu tavırla birlikte filmin ivmelendiği anların arkasında bile yönetmenin imza gayesine yönelik nefesini hissediyoruz. Bir noktadan sonra Jenkin‘in kendi estetize dünyasıyla hikayede resmedilenlerin kopukluğu ekrana yansıyor. Kurgu, senaryonun nispeten standardını koruduğu anlarda bile bağlam açısından kopuklaşabiliyor. Sahneler arası etkileşimler, bu soyut dünyada nispeten önemsiz gibi gözükse de, burada daha çok uyumsuz ve birbirine geçmeyen parçaları andırıyor.

Anlatının – görsel dili zenginleştiren unsurlar dışında – ihtiyaç duyduğu çoğu etken, bağlamın yanında fazla dikotomik kalıyor. Filmin ikinci perdeye geçerken yansıttığı temel fikir ise ilk saniyelerden itibaren fazlasıyla anlaşılıyor. Yönetmen de bu fikri saklamaya çalışmıyor aslında. Dolayısıyla, burada fikrin etkisinden çok işleyişi önem kazanıyor. Ancak Rose of Nevada, karakterlerinin çoğu zaman anlatmayı “boşverdiği” gibi, bu aşamayı pek umursamıyor. Kaldığı yerden bilinçaltına yönelik referanslarını benzer imgelerle aktarmayı tercih ediyor. Anlatının temel ögelerinden birisi olan “denizden” esasla dile getirmek gerekirse, her anlamda oldukça sulu bir film izliyoruz. Yönetmenin bir potada eritmek istedikleri sayısız fikir ve perdede bırakmak istediği yadsınamaz iz, bu sululuğun etkisiyle ekrandan hızlıca siliniyor.

Mark Jenkin, Rose of Nevada ile ilgi çekici teknik ögelerin ve yarattığı dünyanın yanında duran bir diğer gerçeği unutur. O da boşluğa düştüğümüzü anlamamız için ilk önce dolu halimizi görmemiz gerektiğidir. En nihayetinde, gerçekliğe yabancılaştığımızı anlamamız için önce onunla tanışmamız gerekir. Eğer ikisi de yoksa, bu yaptığımızın suya tutunmaya çalışmaktan ne farkı kalır ki?


Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Ölü Köpekler Isırmaz: Çöpler Arasında Çürüyen Hayatlar

Normal: Karlar Altında Neo-Western

Ahmet Duvan
Psikoloji bölümü öğrencisi. Sinema üzerine blog yazarı. Film eleştirmeni.

Ölü Köpekler Isırmaz: Çöpler Arasında Çürüyen Hayatlar

önceki yazı

Lee Cronin’s The Mummy: İçinize İşleyecek Bir Dehşet

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir