Geçtiğimiz yıl Occupied City adlı belgeselle izlediğimiz Oscar ödüllü yönetmen Steve McQueen, yeni filmi Blitz ile karşımıza çıkıyor. 22 Kasım itibariyle Apple TV+ üzerinden bizlerle buluşan Blitz’in oyuncu kadrosunda Saoirse Ronan, Elliot Heffernan, Paul Weller, Harris Dickinson ve Stephan Graham gibi isimler yer alıyor. Filmin müziklerini ise usta müzisyen Hans Zimmer ile Nicholas Britell besteliyor.
1940 yılını esas alan hikaye, II. Dünya Savaşı’nın birinci yılında Alman bombalarının altında kalan bir mahallede yaşayan, Rita (Saoirse Ronan), 9 yaşındaki oğlu George (Elliot Heffernan) ve babası (Paul Weller) etrafında şekillenen bir aileye odaklanıyor. Oğlunun güvenliğini isteyen Rita, George’u kırsalda daha güvenli bir bölgeye göndermek ister. George, kendisi gibi çocuklardan oluşan trenden atlayarak kendi zorlu yolculuğunu yaratır. Eve dönmek isteyen fakat savaşın ortasında bir başına kalan George ile oğlunun kaybolduğundan habersiz olan Rita’yı zorlu bir süreç beklemektedir.
Blitzkrieg
Steve McQueen, 2008 yapımı Hunger ile yüksek perdeden başlayan sinema kariyerini, yine nispeten başarılı sayılan Shame ile sürdürmüştü. Twelve Years a Slave ile kazandığı En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülüyle yetkinliğini kanıtlayan McQueen, Widows filmi ve Small Axe mini dizisiyle filmografisini sürdürdü. McQueen, en son Nazi Almanya’sının Amsterdam işgalini konu alan Occupied City adlı belgeselinden sonra, benzer bir konuya sahip Blitz ile beş senelik aranın ardından kurmacaya geri dönüyor.
Filme adını veren, “Blitzkrieg” 1940-1941 tarihleri içerisinde Birleşik Krallık’a yönelik Alman bombardıman saldırılarına verilen isimdi. Saldırılar, İngiliz altyapısını yok etme, yıkım ve tahribat yaratma girişimlerinden oluşan daha büyük bir hedef odağındaydı. İngiltere’nin dört bir yanındaki kasaba ve şehirler, sekiz ay boyunca yaşanan bombalama, 43.500 masum sivilin ölümüyle sonuçlandı. Blitz’in hikayesi ise 2003 yılında, sanatçı McQueen‘in Irak’ta on gün boyunca bir İngiliz asker ekibiyle birlikte tanık olduğu milliyetçilik dalgasıyla başladı. McQueen, Irak’tan Londra’ya döndüğünde ve şehrin her gece Nazi bombalarıyla vurulduğu, 1940 hava saldırılarını araştırmaya başladı. Araştırmaları sırasında büyük bir bavulla tren istasyonunda bekleyen küçük siyahi bir çocuğun fotoğrafını buldu ve filmi düşünmeye başladı. McQueen süreci şu sözlerle anlatıyor;
“ Blitz’in hikayesi, Small Axe için yaptığım araştırmalar sırasında bulduğum bir fotoğrafla başladı: siyahi bir çocuğun tahliye edildiği anı gösteren, şapkalı ve bir bavul taşıyan bir fotoğraf. Onun kim olduğunu bilmek istedim. Fotoğrafı gördüğümde ona karşı inanılmaz bir koruma duygusu hissettim. O sadece tatlı bir çocuktu. Ancak zıtlık şu ki, o savaşın ortasında bir çevrede bulunuyordu. “

Anlatım ve “An”lar
McQueen, II. Dünya Savaşı İngiltere’sine bir çocuk ve ırkçılık üzerinden bakmaya çalışıyor . Cesur George ile bizi savaşın tüm yıkımlarına; Londra’nın seçkin kesimlerine, Café de Paris’e atılan bir bombadan yer altına; Café de Paris’teki ölüleri yağmalamak zorunda kalan bir çocuğa, yaşanan tarifsiz trajediye rağmen şehirde gezinen ırkçılığa, yok olan evlere, sönmeyen ateşlere, raylara sıkışan bedenlere ve sular altında kalan metrolara kadar uzanan bir perspektifle anlatmak istiyor.
McQueen, istediklerini ayrı sahneler içerisinde başarıyor. “An” yaratma konusundaki başarısını Blitz ile yineliyor. Sinemasının en güçlü yönlerinden birisi olan perspektifine sığdırdığı sesli imgeler ve kendiliğinden konuşan portreleri, filmin anlatımı süslüyor ve hikayenin en güçlü yönü oluyor. Filmin teknik unsurları süresi boyunca kendisini hissettiriyor. Ses miksajı, kurgu ve müzikler, savaşın yıkıcılığıyla filmin kaotik alanında iyi bir birleşim yaşıyor. Ancak, filmin bu anlar dışında bütünlüğü olan iyi bir hikaye anlatıcılığına sahip olduğunu söylemek gerçekten güç. Karakter yazımı, onların motivasyonları ve yolculuğun karakterizasyonu eksik gözüküyor. Bu etken, senaryonun dağınık olay örgüsüyle iyi bir şekilde işlemiyor.
Filmdeki olayların kontrolü çoğu noktada kayboluyor. Geçmiş, şuan ve savaş kontrolsüz bir tonda birbiriyle iç içe geçiyor. Ayrıca, karakterlerin hareketleri masalsı ve hayalperest bir formda tutuluyor. Filmin realist unsurları daha çok teknik unsurlarla ve kaos dolu anlarda kendisini hissettiriyor. Ancak, karakterlerin diyalogları ile yaşanan trajedi genellikle zıtlaşıyor. Her karakterde başka bir dünyaya adım atılıyor. Bu dilemma, filmin içerisinde bütünlüğün sağlanmamasına yol açıyor. Blitz ne zaman metninden faydalanmak istese o anlarda çuvallıyor. McQueen’in çocuk üzerinden Londra’nın ırkçılığını ve savaş iklimini gösterme fikri bu gibi dengesizliklerle oldukça sınırlı kalıyor.
Kurgu ve Hans Zimmer
Savaş için yalnızca bir yıkımdan ibaret diyemeyiz. Ancak yıkımın, savaşın en kaçınılmaz ve belirgin unsurların başında olduğunu kabul edebiliriz. Blitz, savaşın yıkıcı etkilerini sinematografik olarak etkileyici bir şekilde işlerken, bu hissiyatı güçlü bir şekilde aktarıyor. McQueen, savaşın tahrip ediciliğini daha da vurgulamak için sesin gücünden faydalanıyor. Patlamaları, çığlıkları, ateşi, bağırışları ve ardından oluşan sessizliği en iyi şekilde göstermeye çalışıyor. Dönemin atmosferi iyi bir sinematografi ile ele alınıyor. Daha önce Jim Jarmusch’ın Only Lovers Left Alive’ı ve Claire Denis’in High Life filmlerinin sinematografisini üstlenen Yorick Le Saux, Blitz ile temiz bir iş çıkarıyor. Hikayenin kurgusu sahnelerin ve karakterlerin akışı ile iyi bir ahenk yakalamıyor. Ancak, McQueen başlıca önemli çekim tekniklerine yer vererek sahne geçişleri arasında bir ritim yakalamaya çalışıyor.
Yönetmen, sinemada sıkça karşılaştığımız süperpoze (superimposition) ile paralel kurgu tekniklerini bolca kullanıyor. Rita ve George’un hikaye arklarının geçişlerinde yönetmen çoğunlukla süperpozeden yararlanarak ikilinin birbirine olan uzaklığını sinematografik bir dille ifade ediyor. George’un ailesi ile geçirdiği keyifli anları hatırladığı sahnelerde ise yönetmen paralel kurgudan faydalanmaya çalışıyor. McQueen, bu gibi detaylarla hikayenin eksiklerini yukarı çekmeye çalışıyor. Film müziklerinde ise Hans Zimmer ve Nicholas Britell üzerlerine düşen görevi eksiksiz bir şekilde yerine getiriyor. Steve McQueen, Hans Zimmer ile işbirliğinin perde arkasını şu sözlerle açıklıyor;
“Müzik doğrudan kalpten geldi. Hans Zimmer’ın annesi, Blitz sırasında Londra’da, Mayfair’deydi. Almanya’dan tahliye edilmişti ve savaştan beş yıl sonra Almanya’ya geri dönerek Amerikalılar için tercümanlık yapmaya başladı. Hans’ın babasıyla da orada tanıştı. Hans doğduktan beş yıl sonra babası maalesef vefat etti ve ardından Hans yatılı okula gitti. Filmi ona gösterdiğimde hemen anladı, bu mucizevi bir şeydi. Bana, “Ne yapacağımı biliyorum,” dedi.”
Saoirse Ronan’ın fabrikada seslendirdiği “Winter Coast” şarkısının sözlerini ise Steve McQueen ve Nicholas Britell yazıyor.
Kaos ve Bitmeyen Savaş
Filme hızlı bir girişle başlıyoruz. Bir grup itfaiye görevlisinin litrelerce suyla kontrol edilemeyen bir ateşi söndürmek için, hortumlarıyla yaşadıkları savaşı izliyoruz. Bu sahneyle ilgili McQueen şu sözleri söylüyor:
“Hortum kanvastı. Bu yüzden pirinç başlık sızdırıyordu, adeta tüküren bir yılan. Onlar bir su tabancasıyla ateş püsküren bir ejderhayla savaşıyorlar. Bu tamamen nafile, onlar o cesur insanlar… İşte yaptığımız buydu.”
Blitz, dönem insanlarının verdikleri mücadeleden bir perspektif yansıtmak istiyor. Kasaba genelinde sirenler çalıyor, gençler, yaşlılar, çocuklar, köpekler ve kediler metroya saklanıyorlar. Filmin içerisinde çalan sirenler yalnızca kaosun habercisi değil adeta bir nefes alma aracı olarak öne çıkıyor. Giriş sahnesinden sonra duyulan her siren ile film, kaosun ve trajedinin arttığı sahnelerle teknik unsurlarını yansıtabilirken, metnin yetersizliğine bir es verme imkanı buluyor.
Eksiklikler ve Gerçeklik
Rita, yaşanılanlardan sonra George’un daha güvenli bir bölgeye gitmesi gerektiğine karar veriyor. Onu kendisi gibi çocuklardan oluşan bir trenle daha güvenli bir yere göndermek istiyor. Veda sahnesinde George’a babasının kolyesini uzatırken, “Bu kolye sende olmalı. Onun oğlusun ve seni koruyacak.” diyor. Bu sahne sinemada bolca gördüğümüz duygusallığı artırma isteği barındırırken kolye klişeleşmiş bir simge görevi görüyor. McQueen, kolye ile Stevel Speilberg’ün Empire of the Sun (1987) filminde Jim’in oyuncak uçağıyla kurduğu bir bağ gibi bir simgeyi tasarlamış olabilir. Ancak, bu kolye üzerinden sembolik bir gelişim düşüncesi filmin kendisi gibi oldukça yetersiz kalıyor.
George, trende yaşadığı ırkçılık dolu diyaloglardan sonra hareket eden trenden atlama cesaretiyle eve dönüş yolunu bulmaya çalışıyor. Bu sahne bir çocuğun bunu yapıp yapamayacağından bağımsız olmakla beraber gerçekçi olarak ifade edilmiyor. Sebebi ise, filmin George’un karakterine dair gösterdiği ilk şeyin neredeyse bu durum olması oluyor. Öncesinde, sadece annesine kızgınlığını gördüğümüz karakterin bir anda trenden atlayıp, daha sonrasında hareket eden başka bir trene binmesi ve bu trende tanıştığı başka çocuklarla trenin tavanına çıkıp sinemasal bir dille “arınma” anı yaşaması. George’un karakterine ve düşüncelerine hakim olmadığımız için fazla yüzeysel duruyor. Yönetmenin trenin tavanına çıkan çocuklar ile kafasından geçen; “savaşın tüm trajedisine rağmen özgür ruhlu çocukların yaşadığı duygu dışavurumu” tasviri, fazla temelsiz duruyor. Bu tarzda sahneler izleyicinin karakterin duygu durumuna ortak olması amacıyla kurgulanırken, Blitz’in içerisinde gerçekçiliğin yavan kaldığı, hayalperest bir aktarım olarak gözüküyor.
Hikaye içerisinde, George ile Londra’da tanıştığı Ife karakteri arasında nispeten daha oturaklı bir ikili ilişki anlatılıyor. McQueen, bu ikili üzerinden ırkçılık kavramına değiniyor. Ancak, bu kavram hikayeyle gelişimini sürdürecek bir dille değil, daha çok doğrudan geçmişi yansıtmak isteyen ve eleştirel bir dille yapılıyor. Film, başrolü başta olmak üzere karakterlerini bile daha tam anlamıyla kuramamışken, geçmişe yönelik eleştirel tutumlar hikaye odağında pek etkili durmuyor ve yüzeysel kalıyor. Bu eksilere rağmen, George ve Ife ikilisi anlatımın geneline göre daha dengeli bir iletişim yaşıyor. Ancak, McQueen, Ife karakterinden bir anda vazgeçiyor ve George macerasına devam ediyor.
Yönetmen, Ife’nin ölümü ile Londra’nın dönemsel tasvirini yapmak için George’u farklı insanlarla yaşadığı maceralarla ilerletmeyi tercih ediyor. Bu düşünce, filmin oturmayan anlatımını daha da karman çorman ediyor. Bu tercih odağında, George’un tanıştıklarından birisi de Albert isminde bir yankesici oluyor. George ve Albert tanışıklığının aksiyon dolu sahneler ve Albert’ı canlandıran Stephan Graham’ın hikayeye etkisi olmayan kendisini yumruklama sekansı haricinde bir katkısı bulunmuyor. Gerçekçi durmayan çocuk profilinin, Londra’nın bin bir insanıyla geçirdiği bunun gibi kısa süreli sahneler, yeni karakterlerin tasvirinin de eksikliğiyle senaryonun sıkıntısını daha da büyütüyor.
Esinlenmeler Odağında Özgünlük
McQueen, film boyunca yönünü çoğu zaman belirleyemiyor. Blitz belirli öğeler üzerinde ilerlemeye başlıyor ve bu olay akışı başka bir olay akışıyla bölünüyor. Rita’nın fabrika içerisindeki durumunu anlatan sahneler, George’un macerasına karışıyor. Bir yandan savaşın getirdiği yıkımın ve İngiltere’nin toplumsal yozlaşmışlığının ele alınması filmi daha en başta dizi olarak tasarlamış da sonradan uzun metraj yapmış gibi bir izlenim veriyor. Bu unsurların da McQueen’in, Blitz ile II. Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası’nın yarattığı sayısız trajediyle ilgili yapılan filmlerle birlikte bir benzerlik ve özgünlük sıkıntısı yarattığını söyleyebiliriz.
Bir çocuğun güvenliği için evinden uzaklaşması ve ardından evine dönmeye çalışması II. Dünya Savaşı konseptli bir film için yeterince ilgi çekici durmuyor. Geçtiğimiz yıl En İyi Uluslararası Film Oscar’ını kazanan ve yılın kendi özelimde en iyi filmi olan, Jonathan Glazer’ın The Zone of Interest‘i gibi işler oldukça az bir şekilde üretilebiliyor. Bu noktada, Blitz gibi filmler özgünlükten yoksun ve oldukça sınırlı tasvirlerle yapılınca eksiklikler filmin potansiyelini belirliyor.
Steve McQueen’in ele aldığı hikaye benzer konudaki bazı filmleri çağrıştırıyor. Filmin savaş üzerinden ailesel bir ayrılık temasını işlemesi Roberto Benigni’nin kült filmi Life Is Beautiful’u (1997) akla getirirken, hikayenin savaşa 9 yaşında bir çocuk olan George üzerinden cesur ve hayalperest bakış açısı John Boorman’ın yönettiği Hope and Glory’deki (1987) hayat dolu çocuklar gibi hissettiriyor. Bununla beraber, filmin tren sahnelerinde gerek çocukların tutumları ve beraber bir maceraya kalkışmaları, gerek ölçülü ikili diyalogları ile Sean Baker’ın The Florida Project’inin içtenlikteki diyaloglarına bir esinlenme yönelimi gösteriyor.
Blitz, Steve McQueen‘in sinematik yeteneklerini sergileyen anlara sahip olsa da, savaşın yıkıcılığını bir çocuğun gözünden aktarırken bütüncül bir anlatı oluşturmakta zorlanıyor. Filmin teknik başarıları, özellikle ses tasarımı, sinematografi ve müzikler, savaşın kaotik atmosferini güçlü bir şekilde kendisini hissettiriyor. Ancak karakter yazımındaki eksiklikler ve senaryonun dağınık yapısı anlatının etkileyiciliğini azaltıyor. McQueen‘in Londra’nın savaştaki toplumsal yozlaşmasını ve ırkçılık gerçeğini işleme çabası değerli bir perspektif sunuyor olsa da, bu çaba hikaye derinliği açısından sınırlı kalıyor. Blitz, savaşın acılarını ve bir çocuğun hayatta kalma çabasını ekrana taşımaya çalışsa da, istenilen anlatısal etkiyi tam anlamıyla yaratamıyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar