Başrollerini Nathan Stewart-Jarre ve George MacKay‘in üstlendiği 2023 yapımı Femme, izleyicisiyle buluştu. Sam H. Freeman ve Ng Choon Ping filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstleniyor. Aynı zamanda yönetmenlerinin ilk uzun metraj filmi olarak keskin ve vurucu bir çıkış yapıyor. 2021 yapımı ödüllü kısa versiyonundan uyarlanan film; ”iyi ki bu sağlam metin, daha iyi bir sinematografi ve daha uzun bir süreyle tekrar izleyiciye sunulmuş” dedirtiyor. Zira son yılların queer sinemasının belki de en etkileyici işlerinden biri olacağı şimdiden hissediliyor.

Neon Işıklar Altında Bir İntikam Masalı
Femme, izleyiciyi bir “Drag Queen” şovuna konuk ederek başlıyor hikayesine. Karanlık sokaklar, neon ışıklar, şatafatlı kostümler arasında Jules (Nathan Stewart-Jarre), bu şovun önemli parçalarından biridir. O gece Jules, gösteriye hazırlanırken mekanın dışında onu süzen bir adam fark eder. Bu Jules’un gülümsemesine sinirli ve utangaç bir şekilde karşılık veren Preston’dır (MacKay).
Gecenin ilerleyen saatlerinde Jules, kostümlü ve makyajlı haliyle bir markete gider ve orada Preston ve arkadaşlarıyla karşılaşır. Preston, Jules’tan etkilenişini toksik maskülen ve homofobik arkadaş grubunun yanındayken örtbas edebilmek için ekstra ofansif davranır. Grubun ve Preston’ın ilk etapta sözlü tacizine uğrayan Jules, ne yazık ki onlardan kaçamaz. Hayatını değiştirecek türden korkunç bir şiddete ve istismara uğrar.
Bu acımasız homofobik saldırı sonrası Jules ne sahneye tekrar geri dönebilir ne de yaşamına kaldığı yerden devam edebilir. Yoğun depresyon dönemindeyken bir gün Preston’ı bir eşcinsel saunasında görüp makyajsız ve kostümsüzken kendisini tanımadığını fark eder. Ve olaylar bu noktadan sonra gelişmeye başlar. Artık filmin esas gayesi haklı bir intikam meselesidir.

Maskeler İndiğinde
Psikodrama ve gerilim türlerini queer dünyayla birleştiren Femme, izleyicisini renkli kostümler ve makyajlar ardına gizlenen acı dolu gerçeklerle yüzleştiriyor. Merkezine homofobinin ikiyüzlülüğünü yerleştiriyor ve toksik maskülenitinin duvarlarını parçalara ayırıyor. İnsanın nefret beslediği herhangi bir şeyin bir maskeden başka bir şey olmadığını, nefretin aslında duyulan kişiyle değil; duyan kişiyle ilgili bir sorun olduğunu net bir yerden işliyor. Nefretin özüne iniliyor ve keskin duygular barındıran çoğu kişinin, çevresinden ya da kendisinden sakladığı bir şey vardır düsturunda ilerliyor.
Filmin en ilginç başarılarından biri de iki ucu temsil eden karakterlerin ikisiyle de bağ kurdurabiliyor olması. Bariz bir kötü karakter olan Preston, filmin ilerleyişinde iyi ya da kötü değil, herkes gibi tezatlıklar, acılar, çukurlar ve sevgilerden oluşan bir karakter olarak adeta soyunuyor. Yine Jules, sadece bir kurban ya da hayatta kalan değil, bunlardan çok daha fazlası olarak işleniyor. Bu tek başına yeterli olmayacağından değil, her karakterin çok yönlü işlenmesinin daha gerçekçi bir karşılığı oluyor. Filmin bu noktasında karakterlerin bu denli ince ve derin oluşu onları birer tip olmaktan çıkartıp gerçek bir karakter haline getiriyor.
George MacKay, kendi kimliğini hem keşfeden hem de gömen, yok eden rolünü inanılmaz bir incelikle gerçekleştiriyor. Yetenekli oyuncu, bu rolüyle izleyicinin göğsüne sızılar ve kesik nefesler bırakıyor. Kariyerinin es geçilmesine rağmen en başarılı performanslarından biri olacağı şüphesiz.

Anksiyetik Bir Kimlik Şovu
Femme, aslında klişe olan, günlük hayatımızda dahi ne yazık ki çokça şahit olduğumuz bir olayı hiç de klişe olmayan bir yolla anlatıyor. Bu konuya sahip bir filmi gerilim ve psikodram türlerini seçerek işlemesi seyir keyfini oldukça artırıyor. Öyle ki temposu hiçbir noktada duraklamıyor, ilerledikçe izleyiciyi koltuğun ucunda tetikte tutuyor ve pür dikkat bir merakla izletiyor.
Sinematografide yapılan seçimler, senaryoyla inanılmaz bir uyum sağlıyor. Mekanlarda gün ışığının seçilmemesi, sürecin hep karanlık sokaklar ya da odalarda ilerlemesi bastırılan duygulara, kimlik keşfine ve homofobik saldırılara uyumlu bir gönderme olarak öne çıkıyor. Bunun yanında kullanılan neon renkler geceyle harmanlanıyor; tıpkı Preston’ın gizli, karanlık yanlarının Jules’un parlak renkleriyle harmanlanması gibi.
Filmin kavuştuğu son izleyiciyi ne denli tatmin edebilir şüpheli. Başından sonuna dek temposunu düşürmeyen ve acı bir intikam haline gelen filmin istikrarını final sahnesinde de devam ettirebildiği pek söylenemez. Bittiğinde ardında bıraktığı en yoğun his sonrasını da bilme isteğiydi. Keşke Femme, 99 dakikaya sığdırılan bir film değil de daha geniş zamanlı bir dizi olsaydı dedirtiyor. Karakterleriyle kısacık süresinde kurdurduğu bu bağ çok ender rastlanan bir durumken, izleyicinin daha fazlasını istemesi hiç şaşırtıcı olmuyor.
Preston ve Jules’u uzun uzun izlemek, hikayenin daha geniş bir zemine oturmuş haline şahit olmak ve daha fazlasını bilmek kesinlikle damakta etkili bir tat bırakırdı. Fakat o zaman da temposunun bu denli iyi ve firesiz olamayacağı ihtimalini gözden kaçırmamak gerek. Dileriz bu başarılı oyunculuklar, incelikli senaryo ve sağlam sinematografi hak ettiği başarıyı elde eder.
Şevval Sara‘nın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
Justice League: Crisis on Infinite Earths: Tomorrowverse’ün Sonu





















Yorumlar