Her gün çok fazla içeriğin üretildiği tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Her alanda her gün çok fazla içerik üretiliyor. Bundan kaçınılmaz olarak sinema sektörü de payına düşeni alıyor. Elbette filmlere “içerik” demek gibi bir hataya düşmüyorum. Günümüzde her gün çok fazla film de fiziksel vizyona ya da akış platformlarında gösterime giriyor. Filmlerle de kalmıyor çok iyi diziler de her gün üzerimize boca ediliyor. Boca edilen bu dizi ve filmler içerisinden iyileri ayırt etmek çok zor oluyor. Çoğu zaman festivallerde öne çıkan yapımları yakalıyor ve izleyebiliyoruz. Ancak bazen bazı iyi filmleri yakalamak oldukça zor oluyor. Her yıl kıyıda köşede kalmış iyi filmler oluyor ve bunu çok az sinema seyircisi yakalayabiliyor. Kendi adıma bu yılın iyi filmlerinden birini yakaladığımı düşünüyorum: Pedro Paramo.
Hikâyesi Olan Bir Yönetmen
Geçtiğimiz günlerde Netflix’te gösterime giren ve pek fark edilmeyen Pedro Paramo iyi bir film. Juan Rulfo’nun aynı isimli romanından uyarlanmış bir film. Kitap bir Latin Amerika edebiyatı romanı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğu yetmezmiş gibi bir de Latin Amerika edebiyatından bir kitabın uyarlanmış olması kaçınılmaz olarak dikkatimi çekti.
Rodrigo Prieto’nun ilk filmi olan Pedro Paramo bir ilk filme göre oldukça iyi bir film. Yönetmeninin oldukça tuhaf bir kariyeri var. Her ne kadar kendisinin ilk filmini çekmiş olsa da daha önceden pek çok iyi filmin görüntü yönetmenliğini yapmış birisi.
Latin Amerika edebiyatından bir kitabı uyarladığına göre yönetmenin Meksikalı olmasına herhalde şaşırmazsınız. Meksikalı deyince aklımıza gelmesi gereken belki de ilk yönetmen Alejandro González Iñárritu. Iñárritu’nun 21 Grams ve Amores Perros filmlerinin görüntü yönetmenliğini yapmış bir yönetmen Rodrigo Prieto. Buna ek olarak Amerikalı bazı yönetmenlerin büyük filmlerinde de çalışmış bir yönetmen. Örneğin Martin Scorsese’nin Killers of The Flower Moon ve The Irishman ya da Greta Gerwig’in Barbie filmlerinde görüntü yönetmenliği yapmış birisi. Yani büyük projelerde aktif görev almasıyla sinemanın “ne” olduğuyla yakından ilgili bir yönetmen. Zaten filme uyarlamak için seçtiği romanın da ne kadar sinematografik ögeler içerdiğini filmi izleyince görebiliyoruz.
Romana Sadık İyi Bir Senaryo
Rodrigo Prieto filmin teknik yanında çok güçlü olacağını bildiği için senaryoya hiç dahil olmamış. Filmin senaryosu Mateo Gil ve kitabın yazarı Juan Rulfo tarafından yazılmış. Kitaba büyük oranda da sadık kalınmış. Bunda şüphesiz kitabın yazarının da senaryo ekibinde olmasının bir etkisi var.
Pedro Paramo her şeyden önce bir arayış filmi. Hikâye, 1910-1920 Devrimi’nden bir süre sonra geçiyor. Juan Preciado (Tenoch Huerta) annesinin ölümünün ardında, onun memleketi Comala’ya giderek hiç tanımadığı babası Pedro Paramo’yu aramaya koyuluyor. Ancak kasabaya ulaştığında, babasının da ölmüş olduğunu öğreniyor. Pedro Paramo’nun adı, geçmişteki olaylara dönüşlerle tekrar tekrar anılıyor. Bu durum, Pedro Paramo’yu sadece bir insan değil, aynı zamanda bir efsane ya da büyük bir figür olarak betimliyor. Bu arayış ve geçmişle hesaplaşma film boyunca etkisini sürdürüyor.
Juan, ürkütücü atmosferiyle ıssız bir yer olan Comala’ya ulaştığında, anne babasını tanımış kişilerle karşılaşır. Bu insanlar, ona mum ışığında hikâyeler anlatmaya başlar. Ancak zamanla, Comala’da yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırın neredeyse yok denecek kadar ince olduğu anlaşılır. Juan, gerçek doğalarını başlangıçta fark edemediği ruhlarla iletişim kurduğunu öğrenir.
Film bu yönüyle Latin Amerika edebiyatına özgü olan “gerçeküstücülük” akımına da sadık kalıyor. Bunu yaparken de seyirciyi rahatsız etmeyen bir “gerçekçilikte” yapar. Üstelik bu gerçekçiliği akımın adına nazire yaparcasına yakalıyor.
Juan’ın babası Pedro Páramo ile ilgili hikâyeler ortaya çıktıkça, film 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kusursuz bir şekilde geçiş yapar. Kamera, Comala’nın ölü ve donuk sokaklarını canlı tonlarla canlandırırken, farklı dönemlere ait odalar arasında akıcı geçişler yapar. Film, zaman içinde ileri geri sıçrarken, Juan çeşitli kaynaklardan babası hakkında bilgi toplar. Pedro Páramo’nun çetesiyle ilgili hikâye ise doğrusal olmayan bir anlatımla, bulmaca parçalarının özenle birleştirilmesiyle gün yüzüne çıkar.
Pedro’nun hikâyesi, trajedi ve kaçınılmaz bir yok oluş duygusuyla iç içe geçer. Sanki dünyaya yaydığı acı, kozmik adalet yoluyla onu rahatsız etmek için geri dönmeyi bekliyormuş gibi bir atmosfer hâkimdir. Pedro’nun tek meşru oğlu Miguel, genç yaşta bir at kazasında ölür, ancak daha önce zorla âşık olduğu bir genç kızla ilişkisi ve bu ilişkiden doğan sorular Pedro’nun acısını hak edip etmediği sorusunu gündeme getirir. Juan, gece boyunca bu anekdotları dinledikçe, Comala’da bir mekândan diğerine geçer, başlangıçta diğerlerinin anılarını pasif bir şekilde dinlerken sonunda geçmişin sahnelerinin oynanışını izler.
Pedro Páramo hikâyesini genel olarak “geçmiş ve bugün” arasında salınan gizemli olaylar üzerine kurar. Bunu yaparken de seyirciyi sadece gizem ile perdede tutmaz. Aynı zamanda seyirciye bir aile hikâyesinin ne kadar derinlikli anlatılabileceğini gösterir.
En Büyük Silah
Bir filmin tüm unsurları iyi çalışmayabilir. Bu normaldir. Pedro Páramo’da tüm unsurlar iyi çalışıyor. Rodrigo Prieto’nun kendisi tam bir “set çalışanı” olduğu için filmi çok iyi parçalara bölmüş. Senaryoya hiç dâhil olmamış örneğin. İyi iş çıkaracağına inanılan iki kişi tarafından yazılmış senaryo. Kendisi de tabii ki görüntü yönetmenliğini almış. Ancak yanında Nico Aguilar da var. Hem Aguilar hem de Prieto akışkan kamera hareketleriyle geçmiş ve şimdi arasında çok iyi görüntüler veriyorlar. Zamanda atlamaların oldukça çok olduğu bu filmde görüntü yönetiminde bizi rahatsız eden neredeyse hiçbir şey yok. Özellikle karakterlere yakın çekimlerin olduğu sahnelerde karakterlerle özdeşlik kurmamız çok daha kolay oluyor.
Bir başka önemli teknik özellik de şüphesiz kurgu. Özellikle de bu kadar zamanda atlamanın çok olduğu bir filmde filmin kurgucusu öne çıkıyor. Soledad Salfate zamanda atlamaları “silik” geçişlerle yapıyor ve bunu kör göze parmak sokarcasına yapmıyor. Bu da filmin hem ritmini koruyor hem de seyirciyi rahatsız etmiyor. Böylece filmin en iyi işleyen unsurlarından biri de kurgu oluyor.
Sarı rengin ağırlıkta olduğu filmde Meksika’nın doğal görüntüsünü yakalamamız istenmiş. Meksika’ya sadece bu unsurla değil başka şeylerle de yaklaşıyoruz. Karakterlerin taktığı Meksika’ya özgü büyük şapkalar da bizi hikâyenin içine alıyor. Kostüm tasarımı ve prodüksiyon açısından da oldukça “iyi ve yeterli” bir film izliyoruz.
Yönetmeni bir set ortamının en teknik elemanlarından biri olan bir filmin en güçlü yanının da teknik yanlarının olması şaşırtıcı değil. Pedro Páramo, hem hikâyesi hem de teknik yanıyla oldukça iyi bir film.
Kıyıda Köşede Kalmasın
Yazının hemen başında bahsettiğim sebeplerden dolayı her yıl oldukça iyi filmler genelde kaçırılıyor. Aynı şeyin Perdo Páramo’nun başına gelmesini istemem. Geçmişe dair bir arayışa giren ve bunun getirdiği kaçınılmaz gizemle ilgi çekici bir hale gelen bu filmi herkesin izlemesini isterim.
Pedro Páramo, bir yönetmenin ilk filmi gibi görünse de pek çok büyük yönetmenden ilhamla çekilmiş iyi bir kariyer filmi.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar