Joshua Oppenheimer’ın uzun metrajlı ilk kurmaca filmi The End, geçtiğimiz yılın en özgün yapımlarından biri olmayı başardı. The Act of Killing ve The Look of Silence gibi ödüllü belgeselleriyle tanınan Oppenheimer, bu kez apokaliptik bir müzikal ile karşımıza çıktı. Tilda Swinton, Michael Shannon, George MacKay ve Moses Ingram’dan oluşan güçlü oyuncu kadrosuyla film, Broadway ve Hollywood müzikallerinden ilham alırken, günümüz dünyasına dair birçok önemli mesaj da içeriyor.

Melodilerin Ardındaki Ahlaki Çöküş
The Act of Killing ve The Look of Silence gibi sarsıcı ve güçlü belgeselleriyle tanınan Joshua Oppenheimer, The End ile anlatı sinemasına ilk adımını attı. Kıyamet dramasını, klasik Hollywood müzikalleriyle harmanlayan bu ilk uzun metraj denemesinde, Oppenheimer, yok oluş karşısında insan dayanıklılığını, inkârını ve hayatta kalma mücadelesini mercek altına alıyor. Dünyanın yaşanamaz hale gelmesiyle birlikte yaşamını yeraltında sürdüren ve hayatta kalmaya çalışan bir aileyi işleyen film, karamsar bir konuyu ele alsa da umudu ve güzelliği, müzikal sahneler aracılığıyla sunuyor. Öbür yandan filmin çekim mekanı da “umut ve güzellik” konusunda önem taşıyor. Tuz madeninde çekilen filmde her şey bir tür ay ışığı hissi veriyor. Görüntü yönetmeni Mikhail Krichman, tuz madenini soğuk ve mavimsi bir şekilde tasvir ediyor.
Hikâye, adlarını bilmediğimiz, Anne, Baba ve Oğul’dan oluşan bir ailenin, paha biçilemez sanat eserleri ve antikalarla süslenmiş, lüks bir yeraltı sığınağında geçirdiği yılları irdeliyor. Normal bir yaşam sürme yanılsamaları, bir kadının (yine adını bilmediğimiz biri) gelişiyle bozuluyor ve onları hem kendi illüzyonlarıyla hem de yaptıkları seçimlerle yüzleşmeye zorluyor. Filmin güç kaynağı cesur anlatı yapısından gelirken, Oppenheimer’ın müzikal unsurları ailenin tuhaf dünyasını vurguluyor: karanlık gerçeklikleri ile hayatta kalmak için tutundukları fantezi arasındaki sürreal kopukluk.
Tilda Swinton, Michael Shannon ve George MacKay, suçluluk ve inkâr yükü taşıyan bir ailenin çarpıcı portrelerini başarılı performansları ile yansıtıyor. Oppenheimer’ın besteci Joshua Schmidt ile işbirliği, müzikal sahnelere hem ürkütücü hem de nostaljik bir hava katarak, Hollywood’un altın çağını hatırlatıyor. Melodilerin ardında ise ayrıcalık, çevresel çöküş ve ahlaki yüzleşme üzerine çarpıcı bir yaratıcılık var. Bu anlar tam olarak, karanlık anlarımızda dayanmak için başvurduğumuz başa çıkma mekanizmalarını hatırlatıyor.
Fakat konsepti bir kenara bırakırsak, The End kusursuz bir film değil. Uzun süresi ve zaman zaman ortaya çıkan ton tutarsızlıkları, filmin etkisini azaltan en önemli etmenler. Ayrıca, anlatının en önemli unsuru olan müzikal sahneler, bir yerden sonra kabak tadı verebiliyor. Oppenheimer’ın kıyamet hikâyesini teatral unsurlarla birleştirme girişimi, belgesellerinde yakaladığı etkiye ulaşmakta zorlanıyor.

Kültür ve Kimliği Yok Oluştan Koruma Mücadelesi
The End filmindeki kıyamet sonrası dünya, aile kadar önemli bir “karakter” olarak karşımıza çıkmakta. Gösterişli bir yeraltı sığınağı olan mekanda, ihtişam ve ıssızlık arasındaki keskin tezat yansıtılırken; sığınak, kıyamet öncesi dünyanın konforunu taklit edecek şekilde tasarlanmış. Bu tasarımın içindeki sanat eserleri, şık mobilyalar ve hiç kimsenin çalmadığı bir piyano var ve bu eşyalar, ailenin suçluluk ve ayrıcalıklarını, bir zamanlar gezegeni yok eden endüstrilerdeki güçlerini hatırlatmakta önemli bir görev üstlenmektedirler.
Prodüksiyon tasarımcısı Jette Lehmann, bu klostrofobik alanın tuhaf güzelliğini yakalayarak ailenin kurgusal ütopyasının kırılganlığını da vurguluyor. Sığınağın duvarlarındaki çatlaklar, onların yıkılmakta olan yanılsamalarına dair görsel bir mesaj görevi görür. Bu baskın atmosfer ise Oğul’un tarihi olayları betimleyen karmaşık dioraması ile kesilir. Diorama, hem onun safiyetini hem de ailesinin tarihe çarpık bakışını simgeleyen en önemli unsurdur.
Kız’ın (Moses Ingram) yanık yüzeyden sağ kurtulan biri olarak sığınağa gelişi de tam bir dönüm noktasıdır, çünkü özenle korunan bu illüzyonu altüst eder. Onun varlığı, ailenin dinamiklerindeki ahlaki tavizleri ve çelişkileri açığa çıkarır. Anne’nin, Kız’ın bu yeraltı hayatlarına dahil edilmesine direnmesi, kurtarılacak ve geride bırakılacak kişilerle ilgili yaptıkları seçimler ve ayrıcalıklarının sonuçlarına dair endişelerini de yansıtır.
Oppenheimer, doğrudan bir taşlamadan kaçınsa da “elitlere” yönelik eleştirisi, ailenin kendi kendine dayattığı izolasyon ve inkâr içinde net bir şekilde görülür. Baba’nın çevre krizindeki rolünü yeniden yazma çabası ve oğlu tarafından onu öven bir biyografi yazdırması, insanların sorumluluktan kaçmak için ne kadar ileri gidebileceğini gözler önüne serer. Böylece sığınak çok daha anlaşılır hale gelir, çünkü burada kurdukları yaşam insanlığın yok oluş karşısında kültür ve kimliği koruma mücadelesini temsil etmeye başlar. Filmin dokunaklı bir şekilde önümüze sunduğu bu önerme, hiçbir maddi zenginlik ya da sanatsal mirasın, bizi eylemlerimizin sonuçlarından koruyamayacağının bir göstergesi oluyor.

Güzellik ve Umut Varlığını Sürdürebilir
The End müzikali, sahnelerin cesur kullanımı sayesinde anlatıyı zenginleştirirken, kaçış ve inkâr temaları üzerinde fazlasıyla duruyor. Joshua Oppenheimer ve besteci Joshua Schmidt, klasik müzikallerden ilham alarak yükselen melodilerle içe dönük şarkı sözlerini harmanlayan parçalar yaratırken, bu sahneler bir aile üzerinden incelemeye dönüşüyor. Böylece karakterlerin iç dünyalarını açığa çıkararak, kasvetli gerçeklikleriyle mücadeleye girmelerini sağlıyor.
Müzik, hem bir başa çıkma mekanizması hem de kendini aldatma aracı olarak hizmet etmekte. Örneğin, Oğul ve Kız’ın romantik düeti, bağlantı kurmayı ve umut arzusunu dile getirirken, çevrelerindeki dünya çöküş içerisindedir. Aynı zamanda, Baba’nın introspektif solosu, onun kıyametteki suçluluğunu ve kabul edilmemiş sorumluluğunu vurgular. Bu anlarla film, sanatın ve performansın hem iyileştirici hem de rahatsız edici gerçeklerini ortaya çıkarır. Hem de sanatın örtbas edici doğasını gözler önüne serer.
Bununla birlikte, konseptin ciddi anlamda iyi gözüktüğü noktalar olsa da, müzikal unsurların banallaşmaktan kaçamadığı yerler de fazlasıyla aşikar. Koreografi basitliğine indirgendiğinde etkili olsa da bazı parçalar, Hollywood’un örnek alınan altın çağ müzikallerinin parlaklığını ve akılda kalıcılığını yakalayamıyor. Şarkıların düzensizliği, zaman zaman filmin duygusal akışını dahi sekteye uğratıyor. Bu sıkıntıları birazcık olsun törpüleyen ve telafi edici kılan ise oyuncu performansları oluyor.
Oppenheimer’ın müzikali kıyamet sonrası bir anlatıya entegre etme kararı alışılmadık görünse de ve bu müzikalin eksiklileri bulunsa da izleyicilerin “performansı” bir hayatta kalma biçimi olarak görmesine yardımcı oluyor. Ailenin müziği, içinde bulundukları korkunç durumlardan uzaklaşmak için kullanması gibi, izleyiciler olarak bizler ise sanatı, kendi korku ve kaygılarımızdan kaçış şekli olabileceğini görüyoruz. Filmin kusurları göz ardı edilebildiğinde ve sunduğu dokusal zenginlik göz önüne alındığında, şu temel mesajı pekiştirmek kolaylaşıyor: En karanlık zamanlarda bile, güzellik ve umut varlığını sürdürebilir.

Bir Antagonist Olarak “Zaman” Alegorisi
The End, özünde ahlak, hayatta kalma ve insanın inkâr kapasitesi üzerine bir müzikal. Joshua Oppenheimer’ın belgesel film yapımcılığı geçmişi, ayrıcalık ve sorumluluğu ele alan bu temaları işlenmesine katkı sağlarken, bu durum karakterlerin kusurlarına rağmen empatiyle resmedilmesini de sağlıyor. Bizleri de yaşadığımız küresel krize olan katkılarımız üzerinden sorgulamaya çekiyor.
Hikâyenin içerisindeki etik ikilemler ise en çok Baba’nın eylemleriyle somutlaşmakta. Eski bir enerji yöneticisi olan Baba, kıyameti tetikleyen kurumsal açgözlülüğün simgesi. Ancak, suçluluğu ile yüzleşmek yerine, oğlu aracılığıyla kendi hayatına steril bir anlatı kazandırmak için uğraşıyor; böylece küstah bir kişilikle oluşturulmuş, revizyonist bir tarih yazımını tercih ediyor. Baba-Oğul arasındaki bu dinamik, inkârın nesiller arası aktarımını ve güçlülerin miraslarını korumak için yapabileceklerini gözler önüne seriyor.
Müzikaller, bir bakıma sahte bir umudun özünü taşıyan türdür. Oppenheimer ise bu sahte umudu koyun postuna bürünmüş çaresizlik olarak görüyor. Bu noktada, The End, eksikliklerine rağmen, iyi bir izlenim de bırakabilmekte. Örneklemek gerekirse, filmde saatlerin büyük bir önemi var. Oppenheimer’ın The Act of Killing belgeseli için gittiği Endonezya’daki çalışmaları sırasında fark ettiği şeylerden biri, saatin yolsuzluğun bir işareti olmasaydı. İnsanların saatleri, arabalarından daha pahalıydı. Bu, hükümet yetkililerinin yozlaşmış olduğunu bilmenin bir yoluydu. Oppenheimer böylelikle saatlerle ilgili bir takıntı geliştirdi ve bu takıntı saatle ilgili şarkının sözlerini oluşturdu. Şarkıdaki “saniyeler hızla akıp geçiyor, göz açıp kapayıncaya kadar kayboluyor” sözlerinden yola çıkacak olursak, filmin antagonistinin aslında “zaman” olduğu ortaya çıkıyor.
“Zaman”, başlangıçtan itibaren filmin antagonisti. Bu aile, isimleri olmayan karakterler, her birimizin yansıması, çünkü bu aile hepimizin ailesi. “Zaman” alegorisi yoluyla ekolojik krize ve iklim değişikliğine karşı harekete geçip geçmeyeceğimizi sorgulayarak kolektif bir bilinç belirliyoruz, en önemlisi ise bu gerçekle yüzleşiyoruz. Diğer yandan filmdeki yükselen bir iyimserlik ile yıkıcı sonuçları bir araya getiren son sekans, olay örgüsünün temel paradoksunu özetler nitelikte: İnsanlığın en büyük gücü olan hayal etme ve yaratma kapasitemiz, gerçeklere karşı körlüğümüzü artırdığında en büyük zaafımız haline gelir. Çünkü her ne olursa olsun, güneş yarın doğacak düşüncesi, ya da filmin sonunda gördüğümüz aşırı biçimiyle, ailenin “geleceğimiz parlak” diye şarkı söyleyerek uçuruma bakarken kendilerini buna inandırmaya çalışması, tamamen pasif bir yaklaşımı temsil ediyor. Böylelikle The End’in asıl mesajı ortaya çıkarıyor.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar