Delphine Coulin ile Muriel Coulin’in birlikte çalıştıkları üçüncü uzun metraj olan The Quiet Son Venedik Film Festivali’nin ardından Filmekimi’nde yerli izleyiciyle buluşuyor. Laurent Petitmangin’in Ce qu’il faut de nuit isimli Türkçede çevirisi bulunmayan kitaptan uyarlanan film, tüm dünyada olduğu gibi Fransa’da da son yıllarda yükselişe geçen aşırı sağın neden olabileceklerine “toplumsal en küçük birim olan” ailenin içinden bakıyor.
Eşini kaybettikten sonra birbirine yakın yaşlardaki iki oğlunun bakımını tek başına sağlayan Pierre, çocuklarının büyüdüğünü ve onların kendisi gibi düşünmeyebileceği gerçeğini kabullenmek zorunda kalıyor. Hem aile hem de toplum içerisinde her gün pek çoğumuzun yaşadıklarını görünür kılan film, izleyicisine pek çok soru soruyor.
Bu yazı The Quiet Son filmi hakkında spoiler içerebilir.
Bir Kabus: “Benim çocuğum nasıl benim gibi düşünmez?”
Fransa’nın kuzeydoğusundaki Loren şehrinde yaşayan Pierre (Vincent Lindon) hayatını demiryolunda arızalanan trenleri tamir ederek kazanıyor. Koşullar çoğunlukla geceleri çalışmasını gerektirirken işinin dışında kalan neredeyse her anını çocuklarıyla geçiriyor. Futbol oynamaktan keyif alan ve hatta adının yerine kullanılan “Fus” kelimesi “fussball”dan gelen Felix (Benjamin Voisin), Pierre’in büyük oğlu. Meslek lisesinde okuyor, arkadaşlarıyla ve ailesiyle vakit geçiriyor, geleceğini ise pek düşünmüyor. Kendisinden birkaç yaş küçük olan erkek kardeşi Louis (Stepan Crepon) ise okumayı seven, içe kapanık biri olarak tasvir ediliyor. Okulda iyi notlar alıyor, abisinin aksine başvuracağı üniversiteleri ve geleceğini tasarlıyor. Birbirlerine duydukları sevgi, karakterleri tüm farklılıklara rağmen birbirine bağlıyor. Ta ki görüş ayrılıkları, iletişimsizlik, sessiz yaşanan yas ve mesafe ilişkilerini değiştirene kadar…
Bir iş arkadaşıyla konuşurken Pierre’in gençlik yıllarında sendikal faaliyetlerde yer aldığı ancak daha önce afiş çalışmalarına katılsa da bugün buna hevesli olmadığı ortaya çıkıyor. Fus ile aralarında çıkacak ilk fikir ayrılığı da bu konuşma sırasında kendini gösteriyor. İş arkadaşı, afiş asarlarken onlara hakaret eden kişilerden birini Felix’e benzettiğini söylüyor, üstünde ejderha deseni bulunan bir ceketi olup olmadığını soruyor. Pierre’in bu ihtimal karşısında ürperdiği her halinden belli. Arkadaşına “Hayır” dese de eve gider gitmez oğlunun eşyalarını karıştırmaya başlıyor, söylenenleri destekleyebilecek deliller arıyor. Aradığını bulduğu için ilk tepkisi sert olan Pierre, oğluyla arasında büyük bir gerilim oluşmasına neden oluyor. Yasaklamalar, “Benim çocuğum nasıl benim gibi düşünmez?” sorusundan doğan ego devreye giriyor. Filmin gidişatı Pierre’in kaygısında haksız olmadığını ve oğluyla arasında oluştuğunu daha önce fark edemediği mesafenin neden olduğu fikir ayrılığının nereye varabileceğini gösteriyor.

Bir Kopuş: “Eskiden biz demek, üçümüz demekti”
Pierre ile Felix’in gerilimi, aralarındaki fikir ayrılığını görmezden gelmeleriyle duruluyor. Pierre, oğlunun onu aşırı sağcı grupların içine çeken arkadaşlarından uzaklaştığına; Felix ise arkadaş ve çevre seçiminin doğruluğuna inanıyor. Aralarındaki gerilimi azaltan diğer bir etkense Louis’in aldığı üniversite kabulleri. Hayatıyla ilgili bir karar vermesi gereken bu genç, abisi ile babasını yalnız bıraktığında oluşabilecek ortamdan tedirginlik duyuyor. Aklı evinde kalarak gitmek mi, yoksa denge unsuru olarak geride kalmak mı? İzleyici de Louis ile bu ikilemi yaşıyor. Bir yandan büyümenin getirdiği “Bizi rahat bırak!” tavrı Louis’e de yansıyor.
Almanya, Belçika ve Lüksemburg’a komşu olan, dolayısıyla pek çok yabancıyı barındıran ve yıllar boyu farklı ülkelerin egemenliği altında bulunan Loren kentinde Fransız olmayanları dışlamak başlı başına çelişkili olsa da Felix’i boş vakitlerinde spor yaparken ve kendini bir çeşit militarist gerekliliklere hazırlarken görmek şiddetin ayak seslerini duyuruyor. Babası fikir ayrılıklarının ayrımına varıp oğlunu takip ettiğinde, kapalı alanlarda yapılan bir tür boks maçının gençlerde uyandırdığı coşkuya şahit oluyor. Şiddetin korku, tiksinti, nefret, rahatsızlık gibi duygular yerine, bir tür heyecan, merak ve haz uyandırdığı görülüyor. Hoşgörü ve anlayış geri plana çekilirken “biz”den olmayanın nefretin hedefi hâline geldiği bir dünya kendini alttan alta hissettiriyor. Öyle ki Pierre, Felix’e “Eskiden biz demek, üçümüz demekti,” dediğinde yaşadığı sarsıntı açıkça görülüyor.

Bir Aidiyet Kaybı: “Özgürlük kimin için?”
Felix’i şiddete yönelten nefretin altında onu olduğu gibi kabul etmeyeceğini sezdiği bir topluma karşı hissettiği tiksintinin payı olduğu aşikâr. Meslek lisesinden mezun olduktan sonra yapabileceği işler sınırlı, geleceğe dair umudu yok ve aidiyet ihtiyacı oldukça yüksek. Fransız Devrimi’nden beri tekrar tekrar öne sürülen özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının yozlaştığına emin. Sinirli olduğu bir anda kurduğu, “Özgürlük kimin için? Eşitlik kimin için? Kardeşliği konuşmaya bile gerek yok,” ifadeleri hissettiği dışlanmışlığın yoğun bir dışa vurumu. Pierre, tüm çabalarına rağmen anne kaybının oğullarının hayatında yarattığı eksikliği dolduramıyor. Evde ve toplumda yalnız hisseden Felix’in arayışı başka tür bir aidiyet geliştirmek oluyor.
Türkiye gibi muhafazakâr bir toplumda, ailelerinden daha açık fikirli, özgürlükçü, hoşgörülü çocukların hikâyelerini duymaya alışkınız. Ancak Fransız Devrimi’nden beri özgürlükle anılan bir ülkede hoşgörülü ve açık fikirli bir babanın faşizme eğilimli bir oğlu olduğunu duymak kulağa yeni geliyor. Ayrıca anlatının temalarına yakından bakıldığında dünyada aşırı sağın önlenemez yükselişinin nedenlerine dair derinlikli bir fikir edinmek de mümkün oluyor. Dönüşü olmayan bir şiddet, nefret ve tiksinti sarmalına girmeden önce, eksik olanı tamamlayacak yeni yollar keşfetmenin ancak iki farklı görüşten insanın yan yana durmayı becermesiyle başlayabileceğini hatırlamak gerekiyor. The Quiet Son bunu hatırlatan finali ile izlenmeye değer bir film.

Oyunculuğa Ödül
Bununla beraber elinde meşale tutan birinin tren raylarında koştuğunu gördüğümüz sahnelerle ya da elektronik bir müzikte dans ettiği görülen -büyük ihtimalle- Felix’le yer yer saykodelik bir hâl alan görsellik ve geçişler genel beğeniye uygun görünüyor.
Ayrıca Pierre karakterine hayat veren Vincent Lindon’un Venedik Film Festivali kapsamında Altın Aslancık Genç Jüri Ödülleri’nde The Quiet Son ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandığını da belirtelim.

Filmekimi kapsamında yazılan diğer yazılarımıza göz atın.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar