1984 yılının sonbaharının ortalarında dünya yaklaşmakta olan tehlikeden bir haberdi. Bir alev topu yer küreye doğru son süratle ilerliyordu. Dilden dile aktarılan, gezegeni hızla etkisi altına alan bulaşıcı bir; “sinema vebasıydı” bu. Aslında James Cameron’un yüksek ateş altında hasta yatarken gördüğü bir rüyaydı The Terminator. Yanmakta olan metal bir iskeletin onu kovaladığını görmüştü Cameron. Beden ve zihnin doğurduğu bu tech noir ateş, kısa süre içerisinde yansıdığı her salonu saracak, kırmızı koltuklardan gezegenin her köşesine uzanan bir küresel yangın yaratacaktı. 26 Ekim tarihi geldiğinde tüm dünya, T-800 adında bir yok edici tarafından tehlike altındaydı artık. Bu ölüm makinesi, Sarah Connor’ın peşindeyken aynı zamanda beyazperdeden onu izleyen milyonları da esir almıştı. Terminator, alevler içerisinden saf metal bedeniyle çıkarken salondan ayrılan insanlar da benzer bir haldeydi. Odayı kavuran alevlerin sönmesi yalnızca ekranın kararmasına bağlıydı. Yani, beyaz perdenin tamamen simsiyah bir küle dönüşmesine. Peki ya sadece gördüklerimiz mi sağlıyordu bu kıvılcımı? Yoksa zaten içimizde mi saklanıyordu tutuşmayı bekleyenler? James Cameron, insanlığın normları ve kodlarına dair çok sarsıcı bir noktayı keşfetmişti; o da mutlak gücün ölümle ettiği egzotik dansın ta kendisiydi.
İnsan adımlarıyla var olur. Adımların sesi kendine özgü, çeşidi ise sınırsızdır. Ayakkabının bıraktığı izler dışında bilincimizle basarız çoğu şeyin üzerine. Ulaşabildiklerimizin dışında gözlerle izlediğimiz onlarca hayat vardır. Bize eşlik eden en çok kemiklerimizdir aslında. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanında Turgut şöyle der hayali dostu Olric’e; “Ölümü bilerek yaşamak istiyorum. Yaşamanın anlamını bilmek için ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum.” Belki de bu yüzden ölüm, insanın istemsizce attığı en isabetli adımıdır. Ayağı yere değen bir insanın var olduğunu hissetmesi, bir adım daha atamaması arasında saklanır. Hayat saliselik dilimlerine gizlediği anlarla var olurken bizler de yaklaşan karanlığı bekleriz. Ölümü yaşadıklarımızla sindiririz. Peki ya ölümün tam tersi nasıl yorumlanmalı? Ölümsüzlük daha mı ilgi çekici gelir insana? İnsan formunun ötesinde bir nesne aynı zamanda insan iken nasıl ölümsüz olabilir? Sanıyorum ki söz konusu olan Terminator gibi insan kılığındaki bir ölüm makinesiyse, bu karanlığın boyutu hakkında bizi bekleyen büyük bir problem var.

Ölümle Tanışma
1984 yılının Los Angeles’ında gece 01.52 sularında dünyanın 2029 yılından gelen tanımlanamayan bir misafiri vardır. Gelecek zamanın haricinde kimsenin haberi yoktur bu durumdan. Kadraja yüksek sesle çalışan bir çöp kamyonu girer. Çöpü kavrayan kolları en yukarıdan aşağıya doğru iner. Sanki gökten yeryüzüne ulaşmakta olan bir kişiye selam verir gibi süzülür. Ardından kamyonun farları söner. Motor çalışmaz. İçerisindeki işçi olanları anlayarak kontağı çevirmeye çalışır. Kamera kamyondan uzaklaşırken yerdeki gazete birikintileri rüzgarla savrulur. Gelmekte olan büyük bir fırtına vardır sanki. Uğultular giderek artar. Yıldırım ve elektrik kıvılcımları her bir tarafa dağılır. Ekrana doğru düşen yıldırımla kısa süreliğine aydınlanır bütün bir gece. İşçi korkuyla arabadan uzaklaşır. Sislerin içerisinde dizlerini çekerek cenin pozisyonunda duran bir beden belirir bir anda. Çırılçıplak, sislerin içerisinde kabuğuna çekilmiş bir avcıdır o. Sanki doğum anı gibi gözüken bu duruş aslında dünyaya düşen tehdidin görsel tezahürüdür. Hemen arkadan filmin ikonik müziklerinin bestecisi Brad Fiedel’ın Terminator Arrival’ı duyulur. Bir nabzı andıran ritmik vuruşlar aynı zamanda kayaya vuran bir kazı makinesinin sesini andırır. Tekinsizlikle karışık paslı bir hissiyat bırakan bu müzik, filmin genelinde tekrar eder. İnsan görünümündeki makine için harika bir sentezdir bu.
T-800 yerden yavaşça kalkarak kafasını yukarıya doğru kaldırır. Sert bakışlar eşliğinde sağa ve sola dönerek süzer eski dünyayı. Ardından yavaşça adımlamaya başlar. Kamera ise usulca yukarıya doğru yükselir. Bütün Los Angeles’ın tepeden göründüğü bir yüzleşme alanıdır burası. Bu sekans ölüm makinasının oluşturduğu tehdidin resmedilmiş halidir artık.
Bir robot olarak geldiği dünyada hem yapayalnızken hem de tek başına kafa tutabilecek bir güçtedir. Çıplaklığı da tamamen saf varlığıyla orada bulunduğunun bir kanıtıdır. Gelecekten gelen bir makine düştüğü şehre tepeden bakarken şehir uçsuz bucaksız bir elektrik devresi gibi görünür. James Cameron tanımlanamayan kudretin doğumunu bir robot ne kadar canlandırabilirse o kadar doğrudan yansıtır. Yok edicisiyle tanışan bir şehir 01.52 sularına kadar canlı kalabilmiştir.

Ontolojik Döngünün Yarattıkları
Yaklaşık 41 yıl önce bilimkurgu dünyasında büyük bir devrim yaratan The Terminator, sinemanın yapay zekayla kesiştiği en özgün alanlardan. Günümüzün önemli konularından olan yapay zekâ üzerine vizyonlu bir tahmin aslında. Zira 40 sene öncesinde gerçekçi bulunmayan öğelerin önceye göre anlam kazandığı bir gerçekliğe sahibiz artık. İnsanlığa karşı gelen bir “savunma ağı” olarak tanımlanan Skynet’in nükleer füzelerle yarattığı bir kıyamet yaşanmıştır. Bilince sahip olan makinelerin hayatta kalan insanları avladığı bir gelecek perspektifidir bu. Gelecekte savaşı kaybetmek üzere olan Skynet, bunu değiştirmek için bir zaman değiştirme cihazı geliştirir. Geçmişe sadece biyolojik dokuya sahip öğeler gönderilirken Terminatör de aslında bu vesileyle oluşturulan bir insan formundadır. İnsanlar da aynı cihazı ele geçirerek bir savaşçı gönderme kararı alırlar. O isim; Kyle Reese’dir. O da tıpkı Terminatör gibi çıplak bir bedenle dünyaya gönderilen bir savaşçıdır. Kendisi aynı zamanda gelecekte büyük bir kahraman olarak görülen Sarah’ın oğlu John Connor’ın babasıdır. Ontolojik bir döngü içerisinde ilerleyen ve birbirinin sonucu olan bir nedensellik içerir bu durum. John’un Kyle’a uzattığı bir fotoğrafla başlayan bir aşk. Daha sonrasında nostaljik ölümü göze alan bir fedakarlığa uzanır. Yani John, arkadaşı olan babasını geçmişe gönderirken aslında bir nevi babası geçmişe gidebildiği için var olabilir.
Bu aradaki anlaması zor, katmanlı bağ filmin önemli bir dinamiği. Aslında The Terminator bu ilişkinin tersliğini vurgulamayı defalarca deniyor. Karakterlerden duyduğumuz şu cümleler; “Henüz yapmadığım şeyleri bana geçmiş zamanda anlatıyorsun”. Ya da; “Hayatta kalmalısın yoksa ben hiç var olmayacağım.” gibi tanımlamalar seyirciye durumu açıkça belirtme imkanının dışında absürtlüğü vurgulama isteğiyle birlikte duygulardan arınmış ancak insan görünümlü bir karakteri zaten başlı başına izliyor olmak, yine buradaki diğer terslik unsuru.
Hikâye bu organik olmayan bağlardan izleyicinin oluşturmaya çalıştığı empatileri vurgulama eyleminde. Ancak James Cameron’un asıl hüneri film boyunca işlenen bir fikri tekrar etmekle uğraşmıyor olması. Bu terslik iyice tüketildiğinde bir sonraki aşamada karakterin robot olduğunun kanıksanması yer alıyor. Aynada güneş gözlüğü taktığı sahne bu insan formu üzerinden gelişen temel fikirlerin daha robot özelliklerine bırakıldığı bir aşama. Fikirler yinelenmiyor, işlenmeyen ve seyircide açık kapı bırakılan çoğu soru teker teker gideriliyor. Terminator, Sarah Connor’ı kovalarken Kyle Reese de Sarah’ı ondan korumaya çalışıyor. Bu zincirleme ölüm kovalamacasında, duygularından arınmış olan bir ölüm makinası iken aşkı uğruna geçmişe dönen Kyle ise bir zıtlığın sahici vurgusu oluyor.

Anti Kahramanın Kıyısından
Kahraman sineması sinemada izleyiciye hitap eden önemli hususlardan birisidir. İzleyici ile çıkılan yolculuk büyür ve yine birlikte sonlanır. Bu çerçevede anti-kahraman kavramı kurgu eserlerin içerisinde büyük bir yer kaplar. İdeal olarak resmedilen karakterlerin zıt özelliklerini barındıran bu yazımlar hikâyenin belirli oranda merkezinde konumlanır. Yani hiç gözükmezken bile var olabilirler. Anlatının tüm eksenine dokunurlar. Tanımlarken metinden metine özellikleri değişen bu kullanım genellikle tanımından çok nasıl ayırt edildiği üzerinde belirginleşir. Kahraman kimliğinin ne kadar zıttı olduğudur burada ana neden. Bu çerçevede Terminator karakteri için bir anti kahraman tanımlaması yapmak zordur. Ancak filmin kendine has dinamiği içerisinde James Cameron karakterden belirli zamanlarda anti kahraman beklentisi yaratır. Bu oluşumun nedenlerinden birisi karakterin sınırsız gücüdür.
İzleyici The Terminator’ın zalimliğini, duygusuzluğunu ve gaddarlığını tam olarak kabul edene kadar sürer bu durum. Makine ve insan zıtlaşması üzerinden sunulan öğelere kahraman profiliyle yaşanan olası zıtlaşmalar eklenir. Ancak burada temel yönü belirleyen unsur yine duygusuzluk olur. Zira Terminator, empati, iletişim eksikliği ve etik sınırların yok edilmesi üzerinden bir anlatı devşirmez. T-800 olarak tanımlanan bu makine doğrudan tanımlanabilecek bir antagonizmadır. Çünkü ortada ele alınan profilin vicdanına dair bir unsur yoktur. Yaşanan çatışmaların hepsi bir makinenin programlanmasından kaynaklanır yalnızca. Mutlak bir güç ve bu kudretin tehdit mekanizması ön plandadır. Karar hiyerarşisine dair herhangi bir şüphe yoktur.
Burada izleyicide yaratılan ikilemli durum ise şudur; kötü kahramanın davranışları haricinde tam olarak kötü atfedilecek bir özelliği bulunmamaktadır. Karakter varoluşa, etik dışı öğelere ve sayısız kusuruna rağmen robot kimliği üzerinden çizilen dış görünüşüyle kimilerince “ideal insan” profiline yakın görülür. Hiper-maskülen vücut özellikleriyle sert imaja sahip bir insan görünümü vardır burada. Üzerine eklenen ölümsüzlük ve aksiyon sahne çeşitliliği hegemonik erkeklik ve “kahraman” hayranlığı kalıplarına iyice hizmet eder. Acıya kayıtsızlık, gözle görülür eylemlerde bulunma ve kontrolün hat safhaya ulaşması dönem açısından ağırlıklı olarak erkek izleyicide fiziksel bir yakınlığı aralar. Kimilerince cazip gelen erkeklerin kırılmaz, duygusal olarak zarar görmez bir şekilde yansıtılmasıdır esasında.
Genel çerçevede değerlendirme açısından baktığımızda izleyici de şu iki ayrım ortaya çıkar; antagonizmanın burada neden kötü olduğunu unutarak sadece görsel imajla değerlendirme eğiliminde bulunma ya da antagonizma özelliklerini daha belirgin kılarak karaktere daha geniş bir çerçevede yaklaşma. İzleyicilerin cevabını kendi kişisel özellikleri ve metne nasıl yaklaştığı belirler. Ancak James Cameron kendi cevabını bir noktada verir. Anlatının ana karakteri Sarah onu yok etmeye çalışan bu erkek figürünü bir pres makinasında ezerek yok eder. Burada “kurban kadın” profilinden kendi varoluşunu sağlayan bir kadın dönüşüm yaşar. Terminator’ın her seferinden yeniden dirilmesi de aslında baskılayıcı ve tükenmeyen erkek iktidarının bir sembolüdür. Terminator’ın yeniden dirildiği her sahne Sarah’ı daha da güçlendirir.

İskeletten Siyasi Atmosfere
İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellikleri bilişsel kapasitesidir. Ardından iki ayaklı hareket hali, kendine özgü iskelet ve kas sistemi gelir. Hiç kuşkusuz canlıların ayrımında önemli olan bu hususlar insanı insan yapan etkenlerdendir. Durum böyleyken insan kılığına girmiş bir robotu insana benzeten etken ise robot fenotipinden uzaklaşması olarak düşünülebilir. 1929 yapımı Disney’in eğlenceli The Skaleton Dance’ından itibaren baktığımızda iskeletler ölümün yaklaştığını sunan bir figür halindedir. Bu çerçevede James Cameron, hikâyenin sonuna doğru The Terminator’ın makine özelliklerine odaklanır. Finalde ise bunu açık bir şekilde görünür kılar.
Derisini kaybeden Terminator, ölüm makinesi tanımının gözle görülür tanımı olur. Burada karşılaştığımız, ideal erkek profilinden canavara dönüşmüş, insan kimliğini kaybederek öz kimliğini deşifre etmiş bir makinadır. Metal gövdeye yeniden döndüğümüzde bu görünüm silahlanma ve militarist perspektifin bir yansımasıdır. Keza T-800’ün dış görünüşünün ikonikliği militarist düşünce ve patriyarkal sistemin bir çocuğu gibi konumlanmasına neden olur. Bu nedenle iskeletin ifade ettiği anlam dıştan ve içten görünüşü yansıtan bir ayna olur.
The Terminator geçtiği düzlem ve konusu gereğince basitçe bir savaş makinasıdır. Aynı yüzyıl içerisinde yaşanan silahlanma yarışına ve savaşlara yönelik bir temsiliyet içerisindedir. Soğuk Savaş’ın tekinsiz gerilimi içerisinde üretilen bir film The Terminator. Dolayısıyla sinemanın o periyot içerisinde nükleer savaşı konu edinen filmlerinden yalnızca birisi aslında. Skynet’in nükleer savaş çıkararak insanlığı yok etmesi dönemin hafızasının bir parçası.
Terminator’ın silah dükkanında silahları seçtiği bir sekans erkek egemen gücünün ve arzularının bir sembolü iken aynı zamanda silahlanma arzusunun da bir resmidir. Bu vesileyle Terminator ’ın iskelet görünümü savaş teknolojileri anlamında da anlamlı bir görünüm denilebilir. Bedeni çıktığındaki iskeletin yine insan iskeletiyle birebir benzerliği burada insanın şeytani kimliğinin de bir göstergesi olur. Burada hem yapay zekâ kullanımına, insan bilincinin ötekileşmesine ve itildiği alandan doğurduğu sonuçlara dem vurulur. İnsanları acımasızca öldüren bu robot insan görünümünü kaybettiğinde içinde kırmızı gözlerle şeytanlaşmış bir robot bulunur.

Bir Korku Filmi Mi?
The Terminator’ın anti kahraman figürünü nasıl ters yüz ettiğini konuşmuşken filmin bir türün daha sınırlarını arşınladığını belirtmekte fayda var. Zira film bilim kurgu sineması için önemli bir kırılma noktası. Dönemin üstünde tekniklerde çekilen aksiyon sekansları da kapsamı büyüten unsurlardan. Ancak anlatı atmosferi ve konumsal uzamı haricinde korku filmlerinin klasik yapısını barındırıyor. Öncesinde ise bu iki türün kesişimlerinden biraz bahsetmekte fayda var. Zira bilimkurgu ve korku aslında türsel olarak örtüşebilir.
İki alanın da içerdiği dünya dışı varlıklar, doğaüstü unsurlar denkleşerek etkileşim içerir çoğu zaman. Ayrıştıkları noktada merak ve yapılarının içerisindeki açıkların boyutunun incelenmesi yer alır. Yani korku yeri geldiğinde merak duygusunu somutlaştırabilir ve bilinçdışını daha aktif hale getirebilir. Ancak bilimkurgu, merak duygusunu genellikle bilinç içerisinde şekillendirir. The Terminator da bu kapsamda tehditkâr karakterin sığacağı bir bilinç düzeyine hitap eder. Geleceğe yönelik tasvirler bilimkurgunun saf kısımlarıyken tehdidin belirdiği unsurlar korkuya daha yakındır. Gizem duygusuyla birlikte durdurulamayan bu mutlak gücün yarattığı dehşete tanıklık ederiz. Şimdi aklımıza tipik, klişe bir korku film canavarı getirelim. Genelde karakterin canlı formuna yönelik bir muallak vardır görünüşünde. The Terminator’da bu ayrımdan faydalanır. Buradaki ana unsur insan ve makine ayrımıdır. Soyut ruhani bir korku öğesinden çok belirginleşmeyen insansı bir canavardır oluşturulan. Kurşunları bükebilen, vücudunu yenileyebilen, sesini her türlü forma sokabilen mantık dışı bir öğe vardır karşımızda.
Onarma işlemine odaklandığımızda karakterin yüzünü, gözünü ve kolunu onardığı sahneler birer korku janrası öğeleridir. Yönetmen burada bir çeşit body horror sunmaktadır. Makineye dair insansı bir beden üzerinden devşirilen acı izleyiciye hissettirilir. Burada izlerken hissettiğimiz tatsız duygularla karakterin makineleşme dönüşümüne tanıklık ederiz. The Terminator‘ı oluşturan unsurları merak ederken bir yandan da varoluşsal empatimiz üzerinden bir sancı yaşarız. Filmin korku unsurlarıyla bir diğer kesişimi ise “slasher” profiliyle yaşadığı kesişimdir. Makine görünümü üzerine insan maskesi geçirerek sadece insanları yok etmeye ve yakalamaya çalışan bir karakter doğrudan slasher temsili içerisindedir. Finale ulaştığımızda Sarah Connor ise sona kalmış klişe “final kızı” kimliğinde görünür. Terminator, hedefindeki çoğu kişiyi etkisiz hale getirmiş ve şimdi ana amacının peşine düşmüştür. Kovalamaca artık fabrika içerisinde devam edecektir. Yönetmen burada bu klişeyi karakterin gelecekteki önemli rolü ve mücadelesiyle ters yüz eder. Terminator pres makinasında ezilirken final kızı tipolojisinin tipik korku filmlerindeki sonunu da yaşamış oluruz.

Arnold Schwarzenegger Etkisi
The Terminator‘ın 41 senelik süreci içerisinde bu denli etkili olmasını sağlayan en önemli unsurlardan birisi hiç kuşkusuz Arnold Schwarzenegger. The Terminator, oyuncu için yalnızca film için değil kendi kariyeri için de inanılmaz bir kırılma noktası. Oyuncu, izleyici gözünde aslında çok da büyütülmeyen makine rolünü kusursuz bir şekilde sergiliyor. Fiziksel getirileri ve gözleriyle yönetiyor çoğu sekansı. Oyunculuğun haricinde bu etkiyi yaratan nedenlerden birisi elbette kendisinin canlandırdığı karakterde saklı. Havalı ve karizmatik görünüşüne eklenen süslemeler, motor, deri ceket, güneş gözlüğü ve kısa ama etkili replikler; “I’ll be back… (Geri geleceğim)” karakteri daha da ölümsüz kılıyor. The Terminator, vizyonda bir gişe canavarına dönüştüğünde Schwarzenegger de gişe rekorlarına neden olan yıldıza dönüşmüştü. Karakterin maskülen personası çoğu insan için hala birer cazibe ve hayranlık unsuru.
Kendisi, durdurmanın zor olduğu bir ölümsüz hakkında; Nasıl durabilir? Onu ne durduracak? sorularının temsili yanıtı adeta. Rolle yaşanan özdeşleşme ve kesişimin en başta gelen örneklerinden diyebiliriz. Vücut geliştirme kariyerinden oyunculuğa uzanan ve burada da fiziki görünümden oyunculuk melekelerine devşirilen bir kariyerden bahsediyoruz. Ayrıca oyuncunun dünyada bir fenomene dönüşmesinin ilk aşamalarında yer alıyor The Terminator. Kötü adamdan kahraman olmaya, buradan Amerika siyasetinde vali olarak atanıp siyasi ödüllendirmeye uzanan bir yolculuk bu. Bu yüzden Terminator hem büyük bir serinin başlangıcı anlamına gelirken hem de James Cameron ve Arnold Schwarzenegger‘in kariyerinin sükseli bir aşaması. Bunun gibi detaylar filmin devrimci etkisinin boyutunu gözler önüne seren başlıca unsurlardan.
Bir yıldırımın düşmesiyle başlayan hikaye yıldırımın bu kez bozulmayı göstermesiyle sonlanırken tıpkı bir hurda gibi ezilir Terminator. Dünyanın kontrolünü ele geçirmek için sadece bir T-800 yeterli değildir. İnsanlık var oldukça umudu saklamayı başarır çünkü. Yedinci sanat da böyledir aslında. Terminator gibi vizyonlu fikirler, onu oluşturan alevlerin içerisinde yürürler daima. Salonun kapıları kapanıp ve beyazperdeye yeni bir alev sıçradığında, hepimiz James Cameron‘ın rüyasında olduğu gibi yüksek bir ateşin altında uyanırız yeniden. Sinemanın sonsuzluğa uzanan büyüsüne doğru olabildiğince açarız gözlerimizi.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar