Orta Dünya’ya dönmek benim için her zaman heyecan verici bir deneyim olmuştur. Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, sinema tarihine altın harflerle kazınmıştı. Çocuk halimle hikaye örgüsünü tam yakalayamamış olan ben bile ilk izlediğimde bunu anlamıştım. Daha sonra gelen Hobbit üçlemesi, kimileri için beklentileri tam anlamıyla karşılamasa da görkemli anlar sundu. Üstelik sinema filmleriyle bu evrenle tanışan yeni nesil hayran kitlesi de çoktan kitapları okumuştu. Bu nedenle ne zaman bir Tolkien uyarlaması duyurulsa, kitapları ezberlemiş olan devasa bir hayran kitlesinin baskısı altında çıkıyor. Son yıllarda, The Rings of Power dizisiyle birlikte Orta Dünya’nın televizyon ekranlarına taşındığını gördük. Bu dizi hakkında pek fazla yorum yapmayacağım, çünkü yazar arkadaşım Mehmet Tezcan söylenmesi gereken her şeyi söyledi. Dizi çok tartışma yarattı, çünkü ekmeği suyu bu tartışmalardı. Sonuç olarak, bu tartışmaların ardından The Lord of the Rings: The War of the Rohirrim bizimle buluştu.

183 Yıl Önce
The War of the Rohirrim, bizi ana seriden 183 yıl öncesine, Helm Hammerhand’in krallığını Dunlendingler’e karşı savunduğu savaşa götürüyor. Hikayenin merkezinde Rohan halkının hayatta kalma mücadelesi bulunduğundan, bu savaş Rohan tarihi için çok önemlidir. Kağıt üstünde oldukça beğendiğim bir karar diyebilirim. Orta Dünya evreni, henüz sinemaya taşınmamış onlarca öykü barındırıyor içinde. Bu nedenle Yüzük Savaşı etrafında dönen bir hikayedense, yeni bir hikayeyi satın almayı tercih ederim.
Bir doğru karardan daha bahsetmek gerekiyor bu noktada. Rohan halkı için sözlü bir gelenek haline gelmiş olan bu hikayeyi anlatma görevi, filmde Miranda Otto‘ya düşüyor. Çok başarılı, sesini duyduğum ilk andan itibaren müziğin girişiyle birlikte tüylerim diken diken oldu doğrusu. Bu kararı pekiştiren bir diğer unsur da, esasen hikayenin ana karakterinin Helm Hammerhand olmamasıdır. Kralın Dönüşü’nün ek kısmından oluşturulan hikayenin ana karakteri, Helm Hammerhand’in isimsiz kızı aslında. Bu filmde, adının Hèra olduğunu öğrendiğimiz karakter, çoğu zaman bir Éowyn parodisi gibi geliyor. Tüm hikayenin gidişatını onun üzerinden izlemekle beraber Rohan’ın asıl kahramanlarından biri de Hèra. Bana göre asıl sorun, senaryonun böyle hissettirmemesi.
Hèra, bize tanıtıldığı ilk vakit “vahşi, inatçı ve özgür” olarak tanıtılıyor. Bu bilgiyi o an özümsüyorum ve karakterin buna göre davranmasını bekliyorum, fakat öyle olmuyor. Hèra ne inatçı, ne vahşi ne de özgür bir karakter. Bütün bunların aksi olmakla beraber çok da edilgen, senaryoda babası tarafından sürekli gölgede bırakılan bir karakter. Bu durum, film boyunca çok büyük bir sorun oluyor bana kalırsa. Hayatımda ilk kez bir filmden, bana ana karakterini vaat ettiği şekilde izletmesini bekledim. Karakterin bir dönüşüm geçirmesini bekledim, fakat olmadı. Bu yanlış karar, tüm filme mal oldu. Hèra, serisindeki Éowyn’i geçtim, Twilight of the Gods‘ın Sigrid’i kadar bile bir karakter değil.

Anime Estetiği Tolkien Mitolojisiyle Buluşuyor
Yönetmen Kenji Kamiyama, Japon anime estetiğini Tolkien’in mitolojik dünyasıyla harmanlamış. Çizimler detaylı ve renk kullanımları güzel fakat animasyonlar için aynı şeyi söyleyemem. Animasyonlar akıcılıktan uzak ve animenin alametifarikaları açısından yetersiz. Mûmakil‘in temsili gibi belli başlı kazanımlar var elimizde, fakat çok değil. Onların da kullanımları, Edoras’ın işgali sırasındaki kötü görünen parçacık efektleri nedeniyle hiç oluyor. Bu açılardan The War of the Rohirrim, bu sene çıkan animasyonların yanına bile yaklaşamıyor. Son zamanlarda The Wild Robot, Across the Spider-verse ya da Arcane çıtayı çok yüksek bir seviyeye çıkardı. Bu nedenle, The War of the Rohirrim‘in 10 yıl öncesiymiş gibi hissettiren animasyonları pek etkileyici değil.
Bazı dikkat çekici çizimler yok değil elbette. Edoras ve Helm’s Deep manzaraları, uzaktan devasa bir şekilde çok güzel görünüyor. Edoras’ın aynı perspektiften savaş öncesi, savaş sırasında ve savaş sonrası görünümü hoş bir anlatı sunuyor. Filmin ciddi bir kısmı da Helm’s Deep ya da savaştan önceki adıyla Borukent’te geçiyor. Bu savaş sonucunda asıl adını alacak olan Helm’s Deep, gerçekten büyüleyici görünüyordu. Filmin bayık senaryosunun aksine bu manzaralar, beni filmin içinde tuttular.
Seslendirme noktasında Japonca tercih edilmemiş. Çok büyük marka ve genel izleyici kitlesine hitap etmesi açısından doğru bir karar, yine de bir animenin Japonca olmasını tercih ederdim. İngilizce kadrosunda Helm Hammerhand rolünde Brian Cox, müthiş bir iş çıkarıyor. Brian Cox sözü geçen, sert ve karizmatik bir lideri, bazen huysuz yaşlı bir adamı, filmin sonlarında ise tam bir berserk‘i canlandırıyor. Buna karşılık Gaia Wise‘in performansıyla ilgili söyleyebileceğim çok şey yok. Harcanmış bir potansiyel diyebilirim, çünkü Hèra’nın iyi yazıldığı kadar iyi olabiliyor sadece. Benzer bir şeyi Luca Pasqualino için de söyleyebilirim. Wulf bir anime klişesi olarak, “edgy” diyebileceğimiz bir karakter. İntikamı onu yavaşça tüketiyor, aklını ele geçiriyor ve sonunu getiriyor. Antagonistlerin büyük bir önem taşıdığı Orta Dünya evreninin belki de en zayıf kötü adamı diyebilirim.

Sadece Başlık Olarak Yüzüklerin Efendisi
Bu filme karşı sinirli olduğumu söyleyebilirim. Son 10 dakikaya kadar filmi sadece beğenmemiştim, ortalama bir animasyon olarak nitelendirmiştim. Sonda yapılan şey hoşuma gitmedi. Kendi kendine yeten bir hikaye olarak filmi kapatmak yerine, bu seriyi gönülden seven insanların duygularını sömürmeyi tercih etmişler. Saruman’ın gelişi, bana göre kabul edilebilirdi. Sonuçta bu filmin geçtiği tarihlerde, Isengard’ın Kral Fréaláf tarafından Saruman’a verildiğini biliyoruz. Hemen sonrasında gelen Gandalf sahnesi, bana göre her şeyi mahvetti. Bu hikayenin Rohan’ın hayatta kalma mücadelesi, genç bir prensese odaklanması gerekiyordu. Bunun yerine, en tahmin edilebilir ve hayranların isteyeceğini yaparak Yüzük Savaşı’na bağladılar. Bu karardan, en içten hislerle, nefret ettim.
Müzikler, orijinal seriden tanıdığımız Howard Shore‘un izinden giderek epik ve duygusal bir derinlik yaratmaya çalışmış. Kulağa hoş geldiğini ve doğru kullanıldığını söyleyebilirim, fakat hepsi bu. Benim kulağıma orijinal bir parça gelmedi hiç, aksine hepsinin klasik Rohan temasının varyasyonları olduğunu hissettim. Bunu sadece müzikler için değil, filmin tamamı için de söyleyebilirim üstelik. Bu filmin en büyük sorunu bir Yüzüklerin Efendisi filmi olmasıdır. Çünkü bir Yüzüklerin Efendisi filminden çok ona öykünen, yeni bir şey yapmaktan korkan bir film. Oysa bir Yüzüklerin Efendisi filminden beklediğim şey, güncel sinema standardının her zaman üstünde bir iş olmasından daha aşağısı değildir. The War of the Rohirrim, günceli bile yakalayamamış.
The Lord of the Rings: The War of the Rohirrim, hem Tolkien hayranlarına hem de animasyon severlere hitap etmeye niyetli bir film. Buna karşın, ne animasyon severlere hitap edebiliyor ne de Tolkien hayranlarına. Peter Jackson’ın filmlerindeki epik havayı taklit etmeye çalışarak, anime formatına uydurmaya çalışıyor. Filmin izlenmesini kesinlikle öneriyorum. Bana göre bu film, Tolkien külliyatının geldiği son noktayı güzel bir şekilde özetliyor. Tolkien uyarlamaları artık sadece kendilerine değil, ana seriye de zarar veriyor. Galadriel bir kez daha haklı çıktı. Unutulmaması icap eden şeyler yitip gitmiş.
Uğurcan Çağlayan‘ın diğer yazılarını da okumak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar