İki insanın bir arada durmaya karar verebilmesini yaratan hisleri düşünüyorum. Binlerce insan arasından neden ve nasıl bir seçim yaparak aradığımız “o” insanı buluruz? Doğduğumuz andan itibaren içinde var olduğumuz dünyanın, tüm etkenlerin, travmaların, normların bizi ne denli şekillendirdiğini düşünüyorum. Yaptığımız seçimleri nasıl şekillendirdiklerini ve bir kelimeye yüklenen anlamın dahi sahip olduğumuz o kökün dünyasını nasıl etkilediğini… Bir insanla konuşurken kullandığımız kelimeler, kastettiğimiz anlamından ziyade o kişinin geldiği yerde niçin ve nasıl kullanılıyorsa öyle algılanır. İletişim bir yanıyla imkansızdır. Buradaki esas soru şu: Anlaşılmanın ve tam anlamıyla görülmenin/bilinmenin imkansız olduğu bir dünyada binlerce cümle kurmak için neden “o” insanı seçeriz? Anlaşılma ve görülme isteğini neden herkese değil de özellikle o insana yöneltiriz? “Beni o insan anlasın, bilsin istiyorum.” çabasını göstermek için seçilen kişileri diğerlerinden ayıran şey nedir? Sevgi var, fakat bu sevgi neden ve nasıl dönüp dolaşıp sadece o kişiyi buluyor? Sevginin kökü nerede, nasıl yayılmış ki uzayan dalları o insanda bitiyor?
Michel Gondry‘nin 2004 yapımı filmi Eternal Sunshine of the Spotless Mind, tam da bu noktada seçimlerin dönüp dolaşıp nasıl da inatla tek bir noktada ısrarcı olabildiğini didik didik ediyor. Charlie Kaufman, karmaşık zihin ormanından çıkan senaryosuyla aşkın en salt, kökeni bozuk ve çıplak yanını acımadan gözler önüne seriyor. Jim Carrey, onu görmeye alışkın olduğumuz rollerin aksine oldukça durgun, gerçek, acı bir karakteri ustalıkla ve naiflikle sergiliyor. Kate Winslet ve rengarenk saçları ise bir insanın değişimi, dönüşümü ve devam etme zorunluluğunu alegorik bir yolla izleyiciye sunuyor. İki usta oyuncunun beklenmedik uyumu ve realistik bir hikayeyi bir harmoni içinde ilmek ilmek işleyişleri, filmin bugünkü sarsılmaz yerini sağlamlaştırıyor.
Merhaba ve Elveda
Tanışmaların ve başlangıçların hep olduğu gibi bilindik bir güzellikte heyecanlı, istekli ve beklenmedik olduğu bir tren yolculuğunda birbirine değen iki göz… Bir paradoksun, köprüden son çıkışın, iki zihnin birbirine geri dönülemez şekilde karışmasının başlangıcı. Ve ardından gelen o bilindik, kaçınılmaz detaylar sürecine evrilişi: Bir insanın nasıl yemek yediği, uykuya hangi pozisyonda daldığı, çocukluk anıları, evin içinde kendi kendine uydurduğu şarkıları, uzuvlarının her bir santimini ezbere bilmenin getirdiği o yuva hissi… Rutinler bütünü, iki insanın ortak ve istekli bir benlikle birbirlerine karıştıkları yeni, benzer bir insan olma süreçleri. Belki de ilişkinin en tehlikeli, en acımasız süreci. Zira o insanı öğrenmeler, görmeler, bilmelerin sonucu; nasıl bir yerde, nasıl biriyle birlikte olduğunu fark etmekle ve orada daha fazla kalmak istememekle de sonuçlanabilir. Tam aksi mümkünken, bir sevgi doğurup büyütüp yetiştirdikten sonra aslında o yerin gitmen, uzaklaşman gereken bir yer olduğunu fark etmenin insafsız, “ama”sız hali.
Peki ya öğrenilen onca rutin, ezberlenen dokunuşlar, kokular, el temasları, favori filmler, hikayesi olan şarkılar, hatta hangi peyniri sevdiği bilgisi, bu kaçınılmaz hal gelip çattığında nereye gider? Çok basit ve acı bir cevabı var bu sorunun: hiçbir yere. “Tüm bu bilgiyle, bir insanı kendinden bir parça haline getirmenin ağırlığıyla tek başına devam etmek zorundasın.” derler insana. Bir uzvun eksilmiş gibi hissederken, o insanın sevgisi olmadan nasıl yaşanıldığını dahi hatırlayamıyorken, sadece birbirinizin anlayacağı onca espriyi bir daha yapamayacak olmanın ve o insan için bir yabancı olmanın ağırlığıyla bir yaşam sürdürmek, nereden baksanız olacak iş değildir.
Seni Unutacağım ve Seni Yeniden Bulacağım
Charlie Kaufman ve Michel Gondry de böyle düşünmüş olacak ki, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile izleyiciye üçüncü bir göz açıyorlar. Geliyorlar, duruyorlar ve izleyicinin kulağına “Peki ya şöyle olsaydı? Nasıl olurdu, hiç düşündün mü?” diye fısıldayarak bir hikaye anlatmaya başlıyorlar. Ondan geriye kalanlarla, geride kalmışlıkla baş edemediğinde -onu ve tüm güzel anlarınızı unutmak pahasına dahi olsa- beyninden ona ait her şeyi sildirmek ister miydin? Bazen canınız o kadar acır ki, her şey öyle dayanılmaz hale gelir ki, “yeter ki bitsin” hissiyle birlikte sahip olduğunuz tüm güzel şeyleri kaybetmeyi göze alırsınız.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind‘daki karakterimiz de bunu yapıyor. Kendi kafasından ve onun kafasından birbirlerine dair her şeyi sildiriyor. Artık ellerinin birbirlerine nasıl hissettirdiğine dair en ufak bir fikirleri yok. Kucağında uyumak, onunla yemek yemek, dans ederek yürümek, zor anlarda ona sokulmak nasıl bir histi? Peki ya tüm o boşluk anları? Birlikteyken yalnız hissedişleri, aynı özveriyi göremeyişleri, onları birbirinden ayıran tüm özensiz, hata dolu, kırıcı, acılı anıları? Hiçbiri yok. Bir yanıyla var olduğunu bilmediğin bir şeyi kaybedemezsin.
Bu noktada esas düşünülesi olan, geri dönülemez hatalardan, acılardan, özensizlikten ve değersizlikten sonra yine de o insanla kalabilmek, ona olan sevginden vazgeçmek istememek için “Keşke bunların hepsini yok edebilseydim.” diyebilmenin büyüklüğü. Bunlar ortadan kalkınca, seni ilk başta o insanın kollarına götüren bilinmezlik, -dünya üzerinde senin köklerinden itibaren sevgi anlayışını oluşturan her şeyle birlikte- seni yine aynı yola götürmez mi? Sonu baştan belli olan bir yolu sırf yürümeyi sevdiğin için yürüyemez misin? Korkunç bir çaresizlik, korkunç bir paradoks, onunla olmak isteme hissi, ama onunla olamayacağını bilecek kadar uzun süre onunla kalmış olmak…
Kalbini Değiştir, Etrafına Bir Bak
Eternal Sunshine of the Spotless Mind, her zerresiyle izleyicisini düşünce bataklıklarına atıp çıkarıyor. Sonra “Aşk tam da bu değil mi?” diyerek çamurlar içindeki halimize kendimizi sorgulatıyor. Filmdeki tekrar karşılaşma, tekrar aşık olma anından sonra izleyiciye kaygılı halde “Hayır, bunun sonunu biliyorum.” dedirten ne? Durmak için, kalmak için, tutmak için delicesine elinizden gelen her şeyi yaptığınız onca yerde -gerçek hayatta zihninizi silemiyorken ve içinizdekiler de oldukça berrakken- kötü olduğunu bile bile sevmeye devam ettikleriniz ne? Kaufman ve Gondry‘nin burada yaptığı; içimizdeki anlamsız, çaresiz ama yine de var olan paradoksların, yani aşkın ta kendisinin haritasını çizmek. Filmin finalindeki o tarifsiz sarılma, karakterlerin aksine izleyicinin adeta elini kolunu düşürüyor ve aklıma “Ben sana mecburum, bilemezsin. Adını mıh gibi aklımda tutuyorum.” dizelerini getiriyor. Her şey istemsizce çağrışıyor: hafıza, unutmak, hatırlamak, vazgeçilemez bir çukurun içinde aşk ile dağılmak…
Eternal Sunshine of the Spotless Mind‘daki unutulmaz şarkı Everybody’s Gotta Learn Sometimes, hala her dinlediğimde başımı bir yere yaslama ihtiyacı uyandırıyor. İçimdeki başıboş sallanan, birbirine bağlanamayan, bir yer bulamayan ipler öylece bırakıyor kendini. Kendime diyorum: “Kalbine bak, bir çaresi yok, değişeceksin, bir filmin içinde değilsin, öğreneceksin, devam edeceksin…” Herkes bir gün öğrenir. Devam etmek öğrenilen bir şeydir. Film tekrardan vizyona giriyorken hüzünlenmemek elde değil. Zira, seyretmesi asla kolay ve keyifli olmamasına rağmen Eternal Sunshine of the Spotless Mind izlenmesi inanılmaz gerekli olan bir film. Sırf düşünebilmek için, düşünmeye ve devam etmenin gerekliliğine rağmen çaresizce düştüğümüz çukurlara bir eğilip bakabilmek için… İzleyiciye sinemaya giderken kendi elini tutmasını, peçetelerini hazırlamasını ve oldukça derin bir yola çıkarken aldıkları tüm önlemleri bu filmi izlerken de almalarını hatırlatırım. Ve geldiğimiz, geçtiğimiz ve gittiğimiz bu dünyada yaptığımız seçimler ne kadar kendi irademizin eseri diye dönüp bir kendi hayatlarına bakmalarını…
Şevval Sara‘nın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar