On Becoming a Guinea Fowl, yurt dışından Zambiya’ya ailesinin yanına dönen ana karakter Shula’nın gözünden olaylara bakmamızı sağlıyor. Zambiya doğumlu İngiliz film yapımcısı Rungano Nyoni’nin ikinci uzun metrajlı filmi olan bu yapımı tek bir açıdan ele almak oldukça zor; çünkü On Becoming a Guinea Fowl, öfkeyi bugünlerde en yoğun hissettiğimiz yerden konuşuyor. Film, matriarkal bir toplumda bile patriyarkanın nasıl baskın olabildiğini gözler önüne seriyor.
Bir Ölümden Tetiklenen Travma
On Becoming a Guinea Fowl, sessizliğini daima koruyan ana karakter Shula’yı bir arabanın içerisinde görmemizle başlıyor. Shula, gecenin geç bir vaktinde bir kostüm partisinden eve dönerken yolda bir şey görmesi üzerine arabasını durduruyor. Gördüğü şeyin yanına yaklaştıkça, bunun bir ceset olduğunu ve bu cesedin de amcası Fred’e ait olduğunu fark ediyor. Normalde daha üzüntülü ve şok içerisinde görmeyi bekleyeceğimiz Shula, olay karşısında hiçbir tepki vermiyor. Yüzündeki ifade, ne hissettiğini tam olarak anlamamıza izin vermeyen bir kayıtsızlık barındırıyor.
Sonradan bu ifadenin sebebini çok daha iyi anlıyoruz. Diğer aile üyelerinden de öğrendiğimiz üzere Fred, sistematik olarak ailesi içerisindeki küçük kız çocuklarına cinsel istismarda bulunan sapkın biri. Aile içerisinde baskın olan kadın figürlerin ise bu olayı nasıl örtbas ettiğini, yok saymak için adeta bir iş birliği içerisinde olduğunu görüyoruz. Film, Shula’nın ülkesine geri dönüşüyle birlikte bu acı dolu ve travmatik deneyimlerle tekrardan yüzleşmesini ele alıyor. Shula, aslında en başından beri her şeyin farkında ama buna karşı ses çıkarmasına izin verilmemiş. Gözlerinden ise içinde bastırdığı büyük bir öfkeyle mücadele ettiğini görebiliyoruz.
Bastırılmış Öfkenin Ardındaki Ritüeller
Yönetmen Nyoni, Zambiya’daki geleneksel kültürün ritüellerini ve cenaze törenlerini öyle detaylı bir şekilde ele alıyor ki, biz de kendimizi o kültürün bir parçası gibi hissediyoruz. Kadınlar, evin içerisindeki şiltelerde toplu bir şekilde uyurken erkekler ise dışarıda kamp kuruyor. Bu ayrım, kadınlara yüklenen ‘’hizmet’’ rolünü tüm film boyunca bize hissettiriyor. Türkiye’deki kültürden de aşina olduğumuz üzere kadınlara atfedilen bu görünmez emek, Zambiya’da da kendini gösteriyor. Yemek hazırlamak, cenazenin hizmetini üstlenmek, herkese yetişmeye çalışmak yine kadınların görevi. Kadınlar, yaslarını yaşayamadan bu görevi üstlenmek zorunda kalıyor. Shula ve kuzenleri de bu ortamda travmalarını bastırırken, bir yandan bu durumu idare etme sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalıyor.
Evin içerisinde Shula endişeyle Bupe’yi ararken, yaşlı erkek akrabalarının “Önce yemek getir!” benzeri emirleri altında bir ikileme düşüyor. Film, kadınlar sessizce bu yükün altında ezilirken erkeklerin ise bu yükün karşısında sorumluluk almaktan ne kadar uzak olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kadınların kendi aralarında da bastırılmış bir gerilim var. Evin küçük kızları arasında bir dayanışma hissedilirken, teyze ve anne figürleri birbirlerine hep bir şeyler dayatma içerisinde. Teyzelerinin Shula’yı “Neden ağlamıyorsun?” ya da “Neden yıkandın?” gibi sorgulamalarla baskılama çabaları, aslında gelenek altında sürdürülen bir suskunluğu bize gösteriyor. Oysa izleyici olarak biz, Shula’nın o sessizliğinin altında neler sakladığını net bir şekilde görebiliyoruz: Sustukça büyüyen bir öfke, zırh gibi bir duruş ve kuzenlerini de bu duruşuyla koruyabilme arzusu.
Filmin en trajik karakterlerinden biri, Fred’in artık dul kalmış olan eşi. O da tıpkı diğer kadınlar gibi susturulmuş biri. Yasını tutmasına bile izin verilmiyor. Üstelik bu baskıyı da yine Fred’in kız kardeşleri yapıyor. Dul kalmış bir kadının yasını tutmasına izin verilmeden, onu mirasla ilgili sorunlarla baş etmek zorunda bırakıyorlar. Kocasına yemek yapmadığı, çamaşırını bile yıkayamadığı gibi sebepler öne sürülerek onu miras meselesinden dışlama çabası içerisine giriyorlar. Fred’in erkeklik itibarı korunurken, ölümünden bile eşi suçlu bulunuyor. Tüm bunlar olurken film, daha derin iki soruyla bizi baş başa bırakıyor: Shula ve kuzenleri, bu yapmacıklığın içerisinde gerçeği nasıl açığa çıkaracak? Ve tüm bu acının gine tavuğuyla alakası ne?

‘’Gine Tavuğu’’ Metaforu
Bu kuş türü, filmde çok katmanlı bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle sürü halinde yaşayan, tehlike anında çığlık atarak çevresini uyaran ama aynı zamanda uysal görünen bir hayvan. Filmde gine tavuğu, özellikle Shula’nın hem görünüşünde hem de ruhsal durumunda bir metafora dönüşüyor: Dışarıdan sessiz ve sıradan görünen, ama içindeki çığlığı ve öfkeyi bastırmaya çalışan bir kadın. Filmin başında Shula’nın giymiş olduğu şişkin siyah tuluma benzeyen kostüm, gine tavuğunun kabarık tüylerini andırıyor. Bu kıyafet hem bir kostüm hem de Shula’yı koruyan bir zırh haline dönüşüyor. Shula (tıpkı bir gine tavuğu gibi) içsel bir farkındalık halinde. Etrafında olup biteni anlıyor ama çok uzun bir süre bu zulmün karşısında susmaya zorlanmış.
Bir patlama noktasında Shula da sesini çıkaracak ve bunu hem kendisi hem de çevresindeki tüm mağdur kuzenleri için yapacak. Filmin, Shula’nın gine tavuğuna benzer bir çığlığıyla bitmesi de kafamızdaki soru işaretlerini açığa çıkarıyor. Filmin her dakikasında ‘’Bütün bu olup bitene ses çıkaran biri olacak mı artık?’’ beklentisini içimizde taşıyoruz. Filmin sonunda Shula’nın çığlığını duyuşumuz, bu sorumuza bir cevap niteliği taşıyor. İçindeki öfkeyi bastırmaya çalışan ve göz yummak zorunda bırakılan Shula, sonunda bunu açığa çıkarmayı tercih ediyor. Ayrıca gine tavuğu, Afrika kültüründe koruyucu bir kuş türü olarak bilinir. Filmdeki bu metafor ekseninde kadınların kolektif hafızası, bastırılmak zorunda bırakılmış travmalar ile iç içe geçiyor. Böylece kadınların arasındaki dayanışmacı tutum sembolize ediliyor. Shula’nın adeta bu hayvana dönüşmesi, filme hem kişisel bir noktadan hem de politik bir noktadan yaklaşmamızı sağlıyor.
Sonuç olarak On Becoming a Guinea Fowl; bastırılmış travmaların, susmak zorunda bırakılmış kadınların ve nesiller boyunca aktarılan travma kültürünün bir temsili. Shula’nın sessizliğinin ardında biriken öfkenin, filmin sonunda bir çığlıkla açığa çıktığını görüyoruz. Bu çığlık, buna maruz kalan tüm kadınlar adına yükseltilmiş bir ses.
Sude Söyler’in tüm yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar