Halfdan Ullmann Tøndel, ilk uzun metrajı Armand ile Kuzey Avrupa’nın refahla özdeşleşen steril dünyasında yarık açarak bir okulda saklı kalan travmaları ortaya çıkarıyor. Son yıllarda edebiyat ve sinemanın görünür kıldığı heterojen Norveç toplumu, insanın her yerde insan olduğunu hatırlatıyor. The Worst Person in the World filmindeki performansıyla akıllarda yer eden Renate Reisve, Armand’ın ana karakteri Elisabeth’e hayat veriyor. Bilhassa yakın plan çekimlerde seyircinin dikkatini ele geçiren Reisve, daha pek çok yapımda karşımıza çıkacağının sinyallerini veriyor.
Ünlü bir oyuncu olan Elisabeth (Renate Reisve), bir gün oğlu Armand’ın okulundan aranıyor. Okula çağırılma gerekçesi belirtilmediğinde başlayan gerilim, altı yaşındaki oğlunun bir arkadaşına vurup onu istismar ettiği iddiasıyla birleştiğinde artıyor. Okula vardığında diğer çocuğun ebeveynlerini karşısında bulan Elisabeth, duruma hazırlıksız yakalandığını hissediyor. Genç öğretmen Sunna’nın (Thea Lambrechts Vaulen) yön vermeye çalıştığı konuşma, bir zamanlar aralarından su sızmayan yetişkinlerin çatışmasına evriliyor. Bir süre sonra söz konusu olayın öznesi olan altı yaşındaki iki çocuğun kuzen oldukları ortaya çıkıyor. Elisabeth’in, eşi Thomas’ın kardeşi Sarah (Ellen Dorrit Petersen) ile olan arkadaşlığında kopuşun hangi olayla yaşandığı açıkça söylenmiyor. Yine de ipuçları izleyiciye cömertçe sunuluyor. Sarah ile Thomas’ı çocukluklarından beri tanıyan okul müdürü Jarle (Øystein Røger) sürece dahil olduğunda okul da adeta bir karaktere dönüşüyor. Bu taraflı yaklaşım, okuldaki ve toplumdaki çürümüşlüğü görünür kılarken olaydan haberdar olan herkesi de taraf tutmaya zorluyor.
Bu inceleme yazısı Armand filmi hakkında spoiler içerebilir.

Hayranlıkla Nefret Arasındaki Sınır
Toplum çoğu zaman bekâr bir anneye eleştiren, yeren gözlerle bakıyor. Kadına “Yuvayı dişi kuş yapar,” inancıyla büyük bir sorumluluk yüklediği için evlilik sonlanınca da başarısızlıkla etiketleyebiliyor. Şayet Elisabeth’in durumunda olduğu gibi, eşin kaybı söz konusuysa kadına bir tür acımayla yaklaşıldığı da yaygın olarak görülüyor. Oysa Elisabeth, Norveç’in tutucu kesimine göre radikal sayılabilecek bir yaşam seçiyor. Eğlenmeyi, açık giyinmeyi, bir oyuncu olarak ününün ve ekonomik özgürlüğünün tadını çıkarmayı seviyor. Sarah’nın Elisabeth’e evde çıplak dolaştığını ima ettiğinde kast ettiği tam da zapt edilmesinin mümkün olmadığı aslında. Daha sonra Thomas’ı ihmal ettiğini, eğlenmekle meşgul olduğunu söylediğinde de erkten yana, geleneksel bir tavır takınıyor. Kardeşinin hatalı olabileceği aklına bile gelmiyor. Onun için önemli olan ortadaki soruna bir çözüm bulmaktan ziyade, Armand’ın yapmış olabilecekleri üzerinden Elisabeth’i cezalandırmakmış gibi görünüyor.
Bütün bu konuşmalar sırasında eşinin yanında sessizce oturan Anders (Endre Hellestveit) varlığını okul müdürü Jarle ile konuşurken hatırlatıyor. Elisabeth ile Sarah’nın Thomas’ın ölümünden çok etkilediklerini ama eskiden çok iyi anlaştıklarından bahsediyor. Ancak aralarına giren uçurum, izleyicinin o eski güzel günleri hayal bile etmesini imkânsız kılıyor. Zira Sarah’ın oyuncuların rol yaptıkları için iyi yalancılar olduğunu söylemesi aralarında olanların nedenine yeni bir katman ekliyor. Elisabeth’ın tanınan ve hayran olunan bir oyuncu olması Sarah’ı rahatsız ediyor. Hayranlık kültüründe sıklıkla görülen fandan hatera doğru hızlı dönüşüm, Elisabeth ile Anders’i bir tür yakınlık içinde gördüğümüzde başka bir anlam kazanıyor. Bunun belki de aldatılan bir kadının kindarlığı olabileceği ihtimali de böylece ortaya çıkıyor. 
Şiddet Örüntüsünün Gizli Keşfi
Armand, tekinsiz bir atmosfer kurarak her karakterin zaaflarını ortaya çıkarmak için sınırları zorluyor. Kendini ilk ele veren mekânın kendisi oluyor. Jarle, duvarlardan dökülen sıvalara dokunduğunda her şeyin çoktan olup bittiği gerçeği belirginleşiyor. Utanç ve pişmanlık ona gizliden gizliye eşlik ederken Hamlet’teki meşhur cümle yeni bir form kazanarak şöyle fısıldıyor: “Çürümüş bir şeyler var bu okulda.” Ayrıca okulun tuvaletlerinde kullanılan kırmızı renkli fayanslar da mekânının boğuculuğunu artırıyor. Okulun açık ettiği her şey, okul temsilcileri ile ebeveynlerin konuşmasına her ara verilişinde ufak dozlarda ortaya çıkıyor. Sınıflarda yapılan konuşmaları merdiven boşluklarındaki sakinleşme çabaları izliyor. Her birinde mekânın itici gücü, karakterlerin eylemlerine yön veriyor.
Koridorlara asılan yıllar öncesinden kalma öğrenci fotoğrafları tuhaf bir ikilik yaratıyor. Thomas ile Sarah’nın görülebildiği fotoğraflar, sanki onları ve ailelerindeki gizli “şiddet” örüntüsünü aklamaya çabalıyor. Elisabeth’in Anders’e, Armand’ın yatak odasının kapısından onu döven Thomas’ı görmüş olabileceğini söylemesi bu iddiaya delil sağlıyor. Anders, konuşmanın üzerine Sarah’nın oğullarının vücudundaki morlukları konu ederek Armand’ı suçladığını hatırlıyor. Ardından yaşanan yoğun yüzleşme sahnesi sırtını inkara yaslanmış ailenin temellerini çatırdatıyor. Onları aklamaya çalışan okul ise giderek işlevini yitiriyor. 
Farklı Anlatım Biçimlerini Deneyen Bir İlk Film
Armand anlatım biçimi olarak bir romanın bazı bölümlerinin düz yazı, diğer bölümlerinin ise şiir olarak yazılmasına benziyor. Ancak deneysel yaklaşım bir iki yerde amacına hizmet etmiyor. Bunun en açık örneği, Elisabeth karakterinin filmin ortalarına denk düşen dans sahnesi. Birkaç dakikadan fazla sürmeyen bu sahne, karakteri daha neşeli bir ruh haline taşımaktan öteye geçemiyor. Diğer yandan Armand’ın sonlarında karşımıza çıkan iki sahne metaforik olarak duygusal bir zemine bina ediliyor. Elisabeth’i bir sanatçı ve kadın olarak arzu nesnesine dönüştüren ilk sahne, The Worst Person in the World’te Julie’nin madde etkisindeyken yaşadığı halüsinatif deneyimi akla getiriyor. Ayrıca Halfdan Ullmann Tøndel’in Thelma filminde Joachim Trier’in asistanı olarak çalışmış, dolayısıyla birbirlerini tanıyor olmaları sahnenin bilinçli bir öykünme olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Sahnenin gücü, Elisabeth’in hayatının hayranlıktan baskılanmaya, nefrete ve şiddete dönüşen halini güçlü bir biçimde yansıtmasından kaynaklanıyor.
Son sahnede nihayet okulun dışına çıkan karakterlerin çürümüşlüğü artlarında bırakma umudu da beraberinde beliriyor. Elisabeth’in sağanak yağmurdan kaçarak üstü kapalı yerde duran tek karakter olması, hikâyedeki masum ve suçlunun kim olduğunu sorgulatıyor. Sarah dışındaki tüm karakterler dışlanan ve yalnız bırakılan Elisabeth’in yanına geldiğinde izleyicinin de adalet duygusu güçleniyor. Armand, annesinin dirayetli tavrı sayesinde ona yüklenen tüm suçlardan birer birer beraat ediyor.
Yönetmen Ingmar Bergman ile oyuncu Liv Ullmann’ın torunu, yazar Linn Ullmann’ın ise oğlu olan Tøndel’in anlatı formlarıyla oynama merakının kaynağını uzakta aramaya gerek yokmuş gibi duruyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi İlk Film dalında Altın Kamera Ödülü’nü alan Armand, yönetmenin gelecekte yapacağı filmlere ilişkin merak uyandırıyor. Ancak Eskil Vogt’un The Innocents filmini izlediğimdekine yakın bir duyguyla, Tøndel‘in sıradaki filmlerini izlemeye koşa koşa gideceğimi sanmıyorum. Zira yönetmeninin Armand‘da ortaya koyduğu derdi anlamakla birlikte, her birinin terapiye gitmesi gerektiğini düşündüğüm karakterlerle bağ kuramadığımı söyleyebilirim. Zira metaforlara yaslanan anlatım dili de ne yazık ki bana hitap etmiyor, yer yer de zorlama geliyor.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar