Kentlerin sinemacısı olarak anılan Jia Zhangke, dört yıllık aranın ardından Caught by the Tides ile Çin tarihine ve kentlerin dönüşüm seslerine kulak vermeye devam ediyor. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan film, Zhangke ile toplumsal belleğin arka planda işlediği devinimin, dönüşümün ve değişimin kurgusal bir kesişim kümesini yaratıyor. Yönetmenin geçmiş çalışmalarını yeniden yapılandırdığı kolajlara kurmaca olarak eklenen sahneler anlatıyı zamanlar arası eşsiz bir hafızaya taşıyor. Zhangke, 22 yıllık süren bir kavuşamama hikayesini, tıpkı zamanında uğranılan daha sonrasında unutulup değişime uğrayan bir sokak gibi, hafızanın kuytu köşelerinde silikleştirirken, geride kalan tek somut şeyin insanın kendisi olduğunu hatırlatıyor.
2002 yapımı Unknown Pleasures ve Altın Aslan Ödüllü Still Life’dan (2006) görüntülerin de yer aldığı kurgu ve kurmacanın izdüşümü olan Caught by The Tides, 2000ler’in başından günümüze uzanan bir dönüşüm kolajını içeriyor. Filmin başrollerinde ise yönetmenin daha önceden filmlerinde yer alan Zhao Tao, Li Zhubin yer alıyor. Bin’den haber alınmayınca Qiaoqiao onu aramaya karar verir. Feribotla üç boğaz barajı tarafından yutulmak üzere olan Fengjie’ye gider. İkilinin kavuşması ve uzaklaşmasının arka planında zamanın yarattığı dönüşümün kendisi vardır.

Şehrin Hafızasında Adımlamak
Jia Zhangke, sinemasında toplumun dönüşüm sancıları ve yıkımları bir bütün halindedir. İlk uzun metrajı Xiao Wu (1997), küçük bir kasabada yaşayan Xiao Wu’nun, dönüşen toplumda yer bulmaya çabalamasını konu alır. Platform (2000), bir grup gencin 1980ler’de yaşadığı sosyo-politik değişime odaklanır. The World (2004), Pekin’de yerinden edilmiş göçmenlerin hayatından bir parça sunar. Still Life (2006), baraj inşası nedeniyle sular altında kalacak Fengjie kenti üzerinden iki ayrı karaktere odaklanır. Caught by the Tides’in hikayesinin parçaları ve birtakım görüntüleri buradan alınmıştır. Yönetmenin günümüze dek “kent sinemacısı” olarak anılmasının nedenlerinden birisi filmografisini, kentin görünür olmayan soyut gelişimlerini bireylerin üzerinden yansıtmaya adamasıdır. Zhangke, kurgusuyla düşün ve hayalin sınırlarını genişletir. Gerçeğin kendisini anlatırken dizgesel olanı bulanıklaştırır. Görsel ve işitsel kompozisyonlar bizi kişisel deneysel bir keşif yolculuğunun içerisine sokar.
Yönetmenin kariyerinde kurmacanın yanı sıra belgesel işlerine de sahip olması onun gözlemci ve temsil pratiğine katkıda bulunur. Jia Zhangke’nin sinemasında toplumsal gerçekçilik tartışılmaz bir eşlikçidir. Türler arasında gezinse de her zaman çerçevesine mekanların ve zamanın kolektif zihnini taşır. Toplumun ve şehrin aldığı tüm nefesleri, kentin üzerinde usulca hareket eden bir bulut gibi yansıtır. Yönetmenin bu perspektifi çoğu zaman tekrara düştüğü, hatta sürekli aynı filmleri yaptığı şeklinde eleştirilere konu olmuştur. Caught by the Tides, Zhangke sinemasının eleştirilen yapı taşlarını barındırsa da yönetmenin yaratıcı dehasının son şahikası.

Görüntü Değişir, Zaman Durur, Sesler Yankılanır
Film, yönetmenin dijital kamerasını kullandığı 2001 yılından bir sekansla açılıyor. Zhangke, plansız çekimlerle kamerasını kullanarak pandemiye ve kurmacaya uzanan bir deneyim yaratmaya çalışıyor. Doğrudan doğal bir tanıklıkla kentlerin hafızasının aktarımı için pür apak bir alan yaratıyor. Kendi plansız çekimlerinden, filmlerinden ve kurmacadan faydalanarak bir docudrama yaratırken aynı zamanda toplumunun dönüşümlerine dair kayda değer kültürel bir arşiv oluşturuyor.
Kameranın hareketli yolculuğu kentin her bir köşesine sindiği gibi insanların yüz çizgilerine kadar sirayet ediyor. Eski ve yeni sentezinin izlerine kameranın özgün yolculuğunda doğrudan rastlıyoruz. İnsanların yüzlerinde yalnızca duyguya değil modernleşmenin ve çağa ayak uydurma çabasının yarattığı kayıpların tezahürüne tanık oluyoruz. Çağın külliyatı, filmdeki üç karakterin sessiz iletişimleri, şehrin kakofonisi ve müziğin eşsiz kullanımlarıyla uyumlu bir ritimde buluşuyor. Liam Giong’un besteleri ve kayda alınmış görüntülerdeki şarkılar, şehrin kolektif zihnine fısıldarcasına çağrışımlarla yankılanıyor. Açılıştaki metal parçasından, sonraki sahnede kadınların topluca bir opera şarkısı söylemesine kadar. Yok olmaya yüz tutanla, belleğin içerisinden yansıyan yüzler, müziklerin içerisinde silüet gibi geziniyor.
2000ler’in başından itibaren Çin’in yaşadığı dönüşümlerin görünen tarafı ve saklı kalan yüzü, Dünya Ticaret Örgütü’ne girişinden Üç Boğaz Projesi ve Pekin Olimpiyatları’na, pandemiden yapay zekaya kadar bir çerçevede ele alınıyor. Pandeminin sessiz ve mesafeli yansıtılışı yıllar sonra tekrardan karşılaşan Bin ve Qiaoqiao’nun arasındaki yılların oluşturduğu güçlü bağın ve imkansızlığın bir sembolüne dönüşüyor. Yönetmen filmin içerisinde yılların değişimiyle beraber birçok görüntü formatı kullanıyor. Değişen görüntü kalitesi ve oranları filmin her noktasına sirayet eden dönüşüm ve değişim kavramlarının teknik olarak da hissedilmesine neden oluyor. Film, ilk kısımlarda daha düşük kalitede görsellerde dans eden, hareketli enerjik gösterimler sunarken tıpkı zamanın yansıması gibi finale doğru yavaş ama kabulleniş içeren bir yapıya bürünüyor. Görüntülerin netleşmesi yaşlılığın ve tökezlemenin bir sembolüne dönüşüyor.

Karlar Düşerken Yolları Ayrılan Aşıklar
Film üç ayrı bölümden oluşur. İlk bölüm yönetmenin 2001-2006 yılları arasında bir madenci kasabası olan Datong’da kayda aldığı görüntüleri içerir. Otobüs terminalleri, kadınlar günü kutlaması, balo salonları ve Zhao Tao ile ilk iş birlikleri olan Unknown Pleasures’dan (2002) alınmış görüntülere, yönetmenin Still Life (2006) ve Ash Is Purest White (2018) filmlerinin oluşum aşamasındaki kayıtlar eşlik eder. Bu görüntülerin kurmacaya ulaşacak kısmında Qiaoqiao, Bin’den hoşlanır. Ancak Bin onu geride bırakır ve emlak işi için yoluna devam eder. Qiaoqiao, peşinden Fengjie’ye kadar gelir. Suların altında kalacağı için kentsel bir yıkımın içerisinde bulunan şehirde Bin’i aramaya çalışır. Onu gördüğünde ise kararını verdiğini ve ilişkilerinin bittiğini söyler. Sahne sessiz bir film gibi tasarlanmıştır. Karakterler sesli bir şekilde gözükmez söylemleri ara yazılar ile okuruz.
Pandemi dönemine geldiğimizde yaklaşık 22 yıllık bir sürenin içerisinde yaşlı ve güçsüz bir görünümde olan Bin, Datong’a geri döner. Şehrin içerisinde keşif yolculuğuna çıkar bir süpermarketin sebze reyonunda Qiaoqiao ile göz göze gelir. Bin, maskesini çıkarır ve sahne sona erer. İlerleyen sahnede Qiaoqiao işten çıkmış eve doğru yürüyordur. Bir şehir parkında çalan şarkıya doğru yürür. Şarkıda “Seni kollarıma aldığımda hissettiğim o sıcaklığı özlüyorum.” sözleri duyulurken sağına doğru baktığında Bin’i görür. Qiaoqiao ilerler, Bin peşinden gelir. İkili beraber yürüdükten sonra karşı karşıya durur. Bin neden geri döndüğünü açıklar. Qiaoqiao hiçbir şey söylemeden Bin’in ayakkabısının açılan bağcıklarını bağlar. Ona duyduğu şefkati gösterir. İkili yürümeye devam eder ve yeniden dururlar. Qiaoqiao, hüzünlü bir şekilde Bin’e bakarken, Bin ise yorgun ve güçsüz bir şekilde ona bakmaktadır. Arkada usulca karın serpiştirdiğini görürüz. Qiaoqiao, elindeki torbayı Bin’e verir ve maskesini çıkararak sokaklarda koşan insanların arasına katılır. Kendisine bir yol çizerek toplumun içerisinde kaybolmayı tercih etmiştir.

Belleğin Dökük Parçalarında Gezinen Sinema
“Hayatımı hatırlamanın işlevini anlamaya çalışarak geçirdim; çünkü hatırlamak unutmanın zıttı değil onun iç yüzüdür.” Hafızanın zaman üzerine ilişkisi üzerine eşsiz bir deneme olan Sans Soleil’in (1983) yönetmeni Chris Marker, hatırlamanın onun perspektifindeki işlevinden bu sözlerle bahseder. Belleğin sinemaya aktarımının yegane oluşu ve kayıt altına aldığı unsurları zihinsel bir tarihi tanıklığa dönüştürmesi, bastırılanı, unutulanı ortaya dökebilmesi, yedinci sanatın sınırsız büyüsünden birisidir. Zamanın dönüşümlerle katmanlaşması bugünden geçmişe bir zamanda yolculuk macerasının temsilini oluşturur. Sessiz kalan konuşur, sözünü görünür kılınanlarla söyler.
Bu doğrultuda Zhangke’nin yarattığı kurmaca ve belgesel alanını bulanıklaştıran bu yapım sinemada özgün yönetmenler tarafından birçok yönetmenden izler taşımaktadır. Alan Resnais’in unutulmaz yeni dalga klasiği Hiroshima Mon Amour (1959) kişisel travmayı ve toplum hafızasını bir araya getiren ve aşk odağında büyüyen yapısıyla Caught by the Tides ile kıyaslandığında biçimsel bir öncüllük gösterir. Küba Sineması’nın büyük ismi Tomas Gutierrez Alea’nın Memories of Underdevelopment’ı (1968) yine aynı çerçevededir. Küba’nın tarihsel bağlamıyla kişisel bir bağlamı bir toplumun zihniyle yansıtmasıyla kolektif belleğin derinliklerine bir yolculuğu hedefler. İran Sineması’nın özgün yapımlarından A Moment of Innocence (1996) yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın yaşadığı bir olayı 20 yıl sonra yeniden kurgulamasıyla bir benzerliğe sahiptir. Kurgu ve belgesel bir bütünlük kazanırken hafıza ve hayal gücü hafızaya doğru sorgulayıcı bir keşfin peşine düşer.
Zhangke‘nin kamerası, bir arşivci edasında zamanın susarak geçtiği yerlerden kentin dönüşümünü ve hatırlamanın yıkımını kaydeder. Silinen mekanlardan, yüzlerden bir hatıra sunarak belleğin zamansızlığı hakkında bir deneysellik yaratır. Caught by the Tides, zamanın çoğu şeyde olduğu gibi hafızayı da yaraladığını söyler ancak zamanın silemediği anları, bakışları ve adımlamaları hafızanın en derinine mühürler.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar