Peacock, Bernhard Wenger’in Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda dünya prömiyerini yapan, 2024 yılı Venedik Film Festivali’nde, Bağımsız Eleştirmenler tarafından “En İyi Yönetmen” ödülüne layık görülen, 2024 Stockholm Film Festivalinde ise “En İyi İlk Film” ödülünü elde eden etkileyici bir kara komedi.

Matthias (Albrecht Schuch, 2025 Dublin Film Festival, En İyi Erkek Oyuncu), My Companion’da çalışan “kiralık arkadaş” olarak karşımıza çıkıyor: bir başkasının arkadaşlarını etkilemek için “kültürlü bir sevgili”, bir iş adamı için “ideal evlat” ya da bir tartışmayı prova etmek için gelen rakip gibi rollere girerek insanların ihtiyaçlarını karşılıyor. Ancak her gün başka bir kimliğe bürünmede başarılı olan Matthias’ın asıl sınavı, kendi benliğini bulmaktır. Türkiye prömiyerini 44. İstanbul Film Festivali‘nde yapan Peacock, gülünç ama hüzünlü bir adamın hikayesini, keskin bir mizah ve toplumsal eleştiri anlayışıyla anlatarak, modern dünyanın sahte insan ilişkilerini mercek altına alıyor.Peacock Film İncelemesi Arakat Mag 2024 44 İstanbul Film Festivali Bernhard Wenger Albrecht Schuh Anton Noori Julia Franz Richter

Günümüz Toplumuna Mizahi Bir Eleştiri

Bernhard Wenger’in ilk uzun metraj filmi Peacock, günümüzün toplumunu keskin bir mizahla masaya yatıran, zekice bir kara komedi. Japonya’daki gerçek “arkadaş kiralama” ajanslarından ilham alan film, Matthias’ı (Albrecht Schuch) merkeze alıyor; o, My Companion adlı şirkette mükemmel partner, arkadaş ya da oğul rollerini kiralık olarak üstlenen bir profesyonel. Keskin mizahıyla Peacock, hiper-bağlantılı bir dünyada otantikliğin kurban edildiği bir yalnızlık çağını sorguluyor. Wenger’in senaryosu, hem kahkaha attırıyor hem de düşündürüyor, statü odaklı bir toplumun absürtlüğünü gözler önüne seriyor.

Matthias, Viyana’nın pastel tonlu sokaklarında ve gösterişli mekanlarında, bakımlı görünümüyle müşterilerinin arzularını yerine getiriyor. Bir opera randevusu için kültürlü bir eş, bir daire kiralamak için sahte sevgili ya da bir çocuk için pilot baba gibi karakterlere bürünerek insanların hayatında sahte bir yer ediniyor ve bu rolleri canlandırıyor. Her bir müşteri —kocasından yakınan bir kadın ya da statüsünü göstermek isteyen bir adam gibi— toplumsal baskıların şekillendirdiği sessiz bir çaresizliği yansıtıyor. Wenger, bu karakterleri karikatürleştirmeden, insan doğasının kırılganlığına şefkatle yaklaşıyor. Bu denge, filmin kapitalist eleştirisini acımasız olmaktan kurtararak, evrensel bir insanlık hissiyle zenginleştiriyor.

Filmin görsel dili, görüntü yönetmeni Albin Wildner’in imzasını taşıyor ve mizahi eleştiriyi güçlendiriyor. Simetrik, berrak geniş planlar, Matthias’ı steril ve modernist mekanlarda bir sanat eseri gibi çerçeveliyor ve onun yapay varoluşunu vurguluyor. Kusursuz çimlerde yanan bir golf arabası ya da bir yoga inzivasının manikürlü bahçeleri, her ortamın titizlikle kurgulanmış olduğunu hissettiriyor. Katharina Haring’in esprili yapım tasarımıyla birleşen bu kompozisyonlar, filmin çarpıcı görsel esprileri için sade bir tuval oluşturmakta. Örneğin, bir tavus kuşunun ötüşü ya da bir köpeğin absürt varlığı, bu mükemmeliyetçi dünyayı sarsma görevinde.

Yorgos Lanthimos ve Ruben Östlund ile karşılaştırmalar kaçınılmaz olsa da, Peacock daha sıcak ve empatik bir tona sahip. Matthias’ın, sevgilisi Sophia’nın “artık gerçek biri gibi görünmüyorsun” suçlamasıyla tetiklenen varoluşsal krizi, filme Lanthimos’un soğuk biçimciliğinden eksik olan bir duygusal derinlik katıyor. Wenger’in sosyal medya çağında otantiklik arayışını hem eleştirip hem de kucaklayan yaklaşımı, Peacock’u öne çıkarıyor. Film, kendi otantiklik mücadelelerimizi yansıtan bir ayna sunuyor ve böylece modern dünyanın bağlantı paradokslarını sorguluyoruz.Peacock Film İncelemesi Arakat Mag 2024 44 İstanbul Film Festivali Bernhard Wenger Albrecht Schuh Anton Noori Julia Franz Richter

Albrecht Schuch’un Büyüleyici Performansı

Peacock’un kalbi, Albrecht Schuch’un Matthias rolündeki büyüleyici performansında atıyor; bu rol, hem komik bir hassasiyet hem de büyük bir duygusal zenginlik gerektiriyor. All Quiet on the Western Front ile BAFTA’ya aday olan Schuch, Matthias’ın cilalı dış görünüşünü, altında yatan çaresizlikle birlikte ustalıkla dengeleyerek harika bir oyuncu olduğunu tekrar kanıtlıyor. Düzgün bıyığı, kusursuz saçları ve kontrollü duruşu, karakterin kurgulanmış kimliğini yansıtırken, gözlerindeki ifade, dağılan bir adamın paniğini de ele veriyor. Schuch’un Matthias’ının profesyonel maskeleri öykü içerisinde kişisel çöküşle birlikte tek tek düşerken, filmin duygusal omurgasının oluşumuna şahit oluyoruz.

Filmin başında Schuch, Matthias’ı boş bir tuval gibi oynuyor; yumuşak sesi ve minimal duygusal tepkileri, onu müşterilerin hayallerine projekte edilebilecek ideal bir figür yapıyor. Mesela bir çocuğun kariyer günü için pilot baba rölü yaparken, inandırıcı bir sıcaklıklığa çekiliyoruz. Ancak sevgilisi Sophia’nın “sen gerçek biri değilsin” suçlaması sonrası onu terk etmesiyle, Schuch ince ince titreyen jestler ve ani panik bakışlarıyla Matthias’ın maskesinin çatladığını göstermeye başlıyor. Bu kademeli çözülme, ölçülü oyunculuğun bir şaheseri diyebiliriz. İzleyiciyi olarak bizler karakterin varoluşsal krizine çekiliyoruz.

Schuch’un fiziksel komedi yeteneği, Peacock’un karanlık anlarını neşeli bir mizaha da dönüştürüyor. Tiyatro gösterisinde yaşadığı ağlama krizi, çalışırken yaşadığı fiyaskolar ya da kiralık köpeğinin cansız bedenini havuzdan çıkarırken içine girdiği paranoya hali, Schuch’un absürt anları ciddiyetle oynama becerisiyle birlikte unutulmazlaşıyor. Her utanç verici sahne, Matthias’ın modern dünyanın ritimlerinden kopuşunu vurgulayan bir komedi anına dönüşüyor. Schuch’un bu sahnelerdeki başarısı, filmin en tuhaf anlarını bile duygusal açıdan güçlü kılan bir etmen.

Schuch’un performansını olağanüstü kılan, Matthias’ı hem bir utanç verici hem de sempatik bir figür haline getirebilmesi. Yoga inzivalarından başarısız flörtlere, sıhhi tesisat sorunlarından kiralık köpeğin varlığına, Schuch, Matthias’a hüzünlü bir çekicilik katarak, izleyiciyi ona destek olmaya davet ediyor. Onun bu portresi, Peacock’u salt bir entelektüel mizahtan öteye taşıyarak, filmi kimlik arayışına dair tuhaf ve tatlı bir öyküye dönüştürüyor. Matthias, Schuch’un ellerinde tam bir sevilesi anti-kahraman.Peacock Film İncelemesi Arakat Mag 2024 44 İstanbul Film Festivali Bernhard Wenger Albrecht Schuh Anton Noori Julia Franz Richter

Modern Otantikliğin Varoluşsal Boşluğu

Matthias, yalnızlık korkusunun eşliğinde gerçek benliğini yitirmiş bir adamın dokunaklı portresi olarak karşımıza çıkıyor. Tek başına olmaktan öylesine korkuyor ki, steril dairesindeki sessizliği bastırmak için bir kiralık köpek alarak o boşluğu doldurmaya çalışıyor. My Companion’daki işi, onu oğul, partner ya da arkadaş gibi sayısız kimliğe büründürerek paranoya ile performans arasında sıkışıp kalmış bir hale getiriyor; öyle ki, her etkileşimin altında bir çıkar gizlendiğinden şüphelenerek gerçeklik algısını neredeyse tamamen kaybediyor. Matthias, özünü arar ve sorgularken, bireylerin kendileri olmaktan vazgeçip bir kalıba uyma çabasına sürüklendiği bir dünyada hapsoluyoruz.

Matthias’ın paranoyası, hayatın hiçbir anının tesadüfi ya da samimi olamayacağına dair inancından kaynaklanıyor; onun için her şey bir oyun ya da çıkar barındırmalıdır. Mesleğinin gerektirdiği hesaplı aldatmacalar, onu resmen insan ilişkilerinin doğal akışına güvenemez hale getiriyor. Filmde herkes bir boşluğu doldurma çabasında ama kimse tek başına güçlü olma çabasında değil. Hikayede, insanların kendi bireyselliklerini kucaklamak yerine dış beklentilere uyum sağlamayı seçtiği bir toplum yakalanıyor. Matthias’ın krizi ise yalnız başına başarısız olma korkusunun insanları uyum sağlamaya ittiği bu kültürel dönüşümü yansıtma görevinde. O, her şeyin altında bir sebep ararken, hayatın olağan akışına teslim olmaktan kaçan ürkek bir kişilik aslında.

Filmin adını aldığı tavus kuşu, Matthias’ın ikiliğini çarpıcı bir şekilde sembolize ediyor: göz alıcı tüyleri, onun cilalı ve performatif dış görünüşünü temsil ederken, kaba duruşu, bastırılmış otantiklik arzusunu yansıtıyor. Bu imge, filmin “sahteleşen dünya” eleştirisini güçlendiriyor; bu dünyada, kiralık bir köpek, boş bir daire veya bitmek bilmeyen rol yapma duygusu, yalnızlıktan kaçınan ve oluruna bırakmaktan korkan bir toplumun belirtileri gibi. Matthias’ın “özünü” geri kazanma mücadelesi, sahte bir yaşamın bedelini ortaya koyuyor ve şu soruyu soruyor: Toplum, büründüğü maskelerden sıyrılıp gerçek benliğini bulabilecek mi? Tavus kuşunun hem kibirli hem de kırılgan varlığı ise bu varoluşsal arayışı evrensel bir metafora dönüştürüyor.

Buradan yola çıkıldığında Peacock, şu güçlü mesajı da sunuyor: “Hiçbir şey, günümüzdeki sahteleşen dünya dahi, sahip olduğumuz kişiliğimizden ve kendi gerçeklerimizden değerli değildir.” Matthias’ın, paranoya ve performansları arasında özünü ararken yaşadığı yolculuk, izleyiciyi kendi yalnızlık ve uyum korkularıyla yüzleşmeye davet ediyor. Tavus kuşunun hem gösterişli hem de çaresiz varlığıyla çerçevelenen bu kriz, bize sürekli performans talep eden bir dünyada, yalnız başına güçlü olmanın cesaretini kucaklamamızı öğütlüyor. Matthias’ın hikayesi ile birlikte, sahteliğin cazibesine karşı kendi gerçeklerimizi sahiplenmenin en değerli hazine olduğunu hatırlıyoruz.Film İncelemesi Arakat Mag 2024 44 İstanbul Film Festivali Bernhard Wenger Albrecht Schuh Anton Noori Julia Franz Richter

Bernhard Wenger’in Özgüvenli Yönetmenliği

Bernhard Wenger, Peacock ile yetkin bir yönetmen olarak sahneye çıkıyor. Bunun ilk uzun metraj olduğu düşünüldüğünde, kara mizah, gerçeküstü dokunuşlar ve insani iç görülerin ustalıkla harmanlanması daha da takdir edilesi. Kısa filmleri Excuse Me, I’m Looking for the Ping-Pong Room and My Girlfriend ile tanınan Wenger, absürt durumlarda tökezleyen pasif kahramanlar yaratma becerisini ilk uzun metrajında da kanıtlıyor. Senaryosu, kurumsal öz saygı ideallerini iğneleyici bir şekilde eleştirirken, bu ideallere kapılan bireylere şefkatle yaklaşıyor. Bu ton dengesi, Peacock’u hem keskin bir kara komedi hem de içten bir karakter çalışması yapıyor.

Wenger’in yönetmenlik tercihleri, filmin temalarını güçlendirmekte son derece başarılı. Özellikle görüntü yönetmeni Albin Wildner ile işbirliği son derece uyumlu. Kontrollü, simetrik kompozisyonlar, Matthias’ın titizlikle yönetilen hayatını çok iyi yansıtıyor. Yanan bir golf arabasıyla açılan sahne ya da Matthias ile Sophia’nın sessiz bir trafik ışığında parti dolu bir tramvayın geçişini izlediği anlar, görsel olarak çarpıcı ve rahatsız edici. Bu sahneler, direkt olarak Wenger’in görsel mizah yeteneğini sergiliyor; en önemlisi de diyalogların keskinliğini gölgelemeden sunuyor.

Lanthimos’un biçimci soğukluğu ve Östlund’un toplumsal eleştirilerinden etkiler taşısa da Peacock, sorgulayıcı bakış açısı ve cilalı sahne düzeniyle belirgin bir Avusturya havası taşımakta. Wenger, Matthias’ın kurgulanmış dünyasını sarsan ördek, köpek ve tavus kuşu gibi gerçeküstü hayvanlarla filmi zenginleştiriyor. Katharina Haring’in deri kutup ayıları ve dev şarap kadehleriyle dolu yapım tasarımı, statü odaklı kibir eleştirisini güçlendiren bir gerçeklik yaratıyor.

Wenger’in en büyük başarısı, Peacock’u hem entelektüel olarak çekici hem de duygusal olarak yankı uyandırıcı kılması. Matthias’ın kaybolan benliğini geri kazanma arayışını merkeze alarak, potansiyel olarak soğuk bir mizahı sıcak ve ilişkilendirilebilir bir fabla dönüştürüyor. Bu ikilik, deneyimli bir sinemacı özgüveniyle işleniyor ve Peacock’u umut vadeden bir ilk film, Wenger’i ise takip edilmesi gereken bir yönetmen yapıyor.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Dreams: Bir Sınır Muhakemesi

Yeni Şafak Solarken: Anlamsızlığın Sezgisi

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    Dreams: Bir Sınır Muhakemesi

    önceki yazı

    44. İstanbul Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu!

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir