Four Nights of a Dreamer vizyona girdiğinde seneler 1971’i gösteriyordu. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan film, eleştirmenlerin bir kısmı tarafından yönetmenin önceki başyapıtları Au Hasard Balthazar ve A Man Escaped’in yanında sönük bulunmuştu. Ancak Four Nights of a Dreamer, Robert Bresson’un eşsiz filmografisindeki başyapıtlarındandı.
Zamanla o kadar iyi bir şekilde yaşlandı ki, kendi döneminin ötesinde bir eser olduğu kısa süre içerisinde daha iyi anlaşıldı. Bresson, Paris’in ışıltılı sokaklarında, müzik, resim ve edebiyatla bir rüzgârın yaprakla oynadığı gibi usulca oynamıştı. 44. İstanbul Film Festivali’nde restore edilmiş haliyle izleyiciye sunulacak, Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler” adlı romanının serbest uyarlaması olan kült eser, sinemanın minimalist ölçüdeki imgesel büyüsü ve kadraj dışı alan kullanımının en özel örneklerinden.

Puslu Bir Yaz Gecesi; Jacques ve Marthe’ın Buruk Karşılaşması
Bresson’un sinemasını oluşturan yenilikçi yaklaşımlarından birisi oyunculukta model kavramına yer vermesiydi. Oyuncular yerine sıradan insanları kullanarak insanlardan sinema diliyle uyumlu olarak minimalist bir oyunculuğu benimsemişti. İnsanın temsiliyetini, oyunculuğun dışında bireyin bedensel varlığıyla betimlemesini dileyen yönetmen, performans gösteren kişinin sahiciliği sayesinde saf doğallığın aktarılabileceğine inanırdı. Four Nights of a Dreamer’da Paris’in loş ışıkla aydınlatılmış bir akşamında yolları kesişen bu iki aşk fedaisini; ilk oyunculuk deneyimiyle Isabelle Weingarten ile sinema kariyeri yalnızca bu film ve iki bağımsız işle sınırlı kalan Guillaume des Forets canlandırıyor.
Jacques gezgin bir ressamdır. Paris’in ünlü Pont Neuf köprüsünde puslu bir yaz gecesinde şehrin sokaklarında kendince dolaşmaktadır. Köprünün köşesinde Marthe’ı görür. Marthe, sessiz ve sakin bir intiharın eşiğindedir. Bir yaz akşamında Seine Nehri’nin karanlık sularına bedenini bırakmaya hazırlanıyordur. Jacques, ona doğru endişeli bir şekilde yaklaşır. Marthe, yüzünü nehirden çevirmeden ayak seslerini duyarak kendisine bakanları fark eder. Jacques ve arabadan inen iki kişiye “Yalnız bırakın beni.” diye bağırır. Jacques, köprünün karşı tarafında polis arabasının durduğunu görür ve Marthe’ı kolundan tutar. Marthe, “Dokunma bana!” dese de polisleri fark eder ve köprünün yamacından Jacques’in yardımıyla güvenli alana geçer.
Jacques, Marthe ayakkabılarını giyerken “Sorun ne?” diye sorar. Kafasını yerden kaldıran Marthe’ın iki gözünden akan yaşlar kadraja girer. Sessizlik, cevabın kendisi olur. İkilinin doğrudan ilk göz göze geldiği o ana, aşkın susarak anlattığı bir acı düşer. Bir tanışma değil, erken vedanın provası gibi sessizce akar gözyaşları. Jacques yarın yine aynı yerde olacağını söyleyerek Marthe’ı eve bırakır ve ilk gece sonlanır. Bresson, etkileyici bir tanışma sahnesiyle “ışıklar şehri” olarak bilinen Paris’in renklerini soluklaştırır. Şehrin dinamiğine olan derinlikli bakış açısı kendini hissettirir. İkili yürürken arabaların sesleri, adımlamalar ve şehrin akışı izleyiciye sirayet eder. Ölüm, umut ve yabancılaşma puslu zihinli iki buruk insanın tanışmasına dönüşür. Jacques’in hayalperest ruh hali Marthe’ın son bulma isteğine sımsıkı tutunmuştur.

Aynada Kıvranan Beden, Duvarların Ötesindeki Arzunun Keşfi
Marthe’ı intihara sürükleyen şeyin özünde karşılıksız aşk düşüncesi yatıyordu. Jacques’in o gece Marthe’ı kurtarmasını sağlayansa yine karşılıksız aşktı. Her şey Marthe’ın annesiyle yaşadığı evlerinin bir odasını kiraya vermeleriyle başlamıştı. Marthe ve kiracı arasında zamanla bir çekim doğar. İkili arasındaki çekim filizlenirken genç kiracı Amerika’ya gitmek üzere evi terk etmeye hazırlanıyordur. Marthe kiracıyla birlikte gitmek ister ancak geçinmeleri güç olacaktır. Vedalaştıkları yerde ertesi yıl, aynı gün, aynı saatte buluşmak adına sözleşirler. O gün gelir, Marthe aynı yerde bekler ama genç adamı beklediği yerde göremez. Hayal kırıklığı içerisinde Jacques ile karşılaşacakları yere Pont Neuf’a intihar etmek üzere gider.
Marthe ve Jacques’in denk geliş hikayesi bu şekilde gelişmişti. Aşık olduğu kiracı bir meydan okumaydı. Kimilerince doğru olana, ideal olana, belki annesine belki de aşka. Kiracı ile aralarındaki çekim öylesine telepatikti ki duvarların ötesine geçen ve kadrajın dışında gelişen duyguların ilişkisel bir tezahürü, bastırılmış arzuların bir dışavurumu gibiydi. Film içerisinde harika işlenen bu çekim düşsel yaşanan bir trans hali kıvamındadır. Öyle ki, Robert Bresson’un nefis sinematografisiyle sinemanın en özel bedensel performanslarından birisi gerçekleşir.
Sahne karanlık odanın kapısının altından gözüken ışıkla açılır. Marthe’ın genç kiracı adama olan arzusu, bir gece uyumaya hazırlanırken radyosunda denk geldiği Brezilyalı kıvrak ritimli “Marku Ribas & Musseke” şarkısı altında somutlaşır. Tropikal tınlamalarla dolu enstrümanı ve vokal birleşimi Marthe’ın kıvrak bedeniyle düşsel bir bütünlük yaşar. Elindeki kitabı yatağa bırakır ve müziğin ritmi eşliğinde beyaz geceliğini sıyırır. Şarkıya gittikçe kontrolsüz bir arzuyla bedenini kaptırırken kamera Marthe’ı aynadaki yansımasıyla ele alır. Başucundaki loş ışık Marthe’ın vücuduna bir mum gibi yansır. Bresson’un sinemasında ellerin sembolik kullanımı en az görsel anlatım kadar hayati öneme sahiptir. Eller, görünmeyenin habercisi, duygulanımın göstergesidir. Marthe, ayna karşısında ellerini ve avuç içini usulca döndürerek bedenini sanki bir rüzgarın varlığını hisseder gibi hisseder. Genç kiracının sesini duyana kadar aynadaki suretiyle kurduğu düşsel dans ve temas, bir açıdan kendi suretiyle ettiği temaslı hayalperest güdüsünü gösterir. Bresson, neyi anlattığı değil nasıl anlattığı konusundaki hünerlerini bir kere daha ustalıkla gösterir.

Eylemsizliğin ve Görünmeyenin Büyüleyici Sineması
Robert Bresson, hikayesini büyük ölçüde gece zaman diliminde oluşturur. 4 ayrı gecelik bir çerçeve içerisinde hikaye gelişimini tamamlar. Şehrin ve hikayenin puslu düşselliği gündüz sahnelerine sirayet eder. Güneşin aydınlığı bile sokakların üzerindeki uykulu hali atamamıştır. Anlatı içerisinde Jacques ve Marthe üzerinden gösterilen flashback sahneleri hikayenin merkezine yerleşir.
Paylaşılan hikayeler filmin dramatik boyutuna bir katman eklemekten çok karakterlerin tutumlarına yönelik bir gözlem kaynağına dönüşür. Bu gözlemci tavır Bresson’un sinema dilinin bir parçasıdır. Sinemada göz önünde olandan çok arda kalanı benimseyen yönetmen, seyircinin hayal gücünü ve odağını harekete geçirmeyi hedefler. Karakterler ise eylem odağında değil eylemsizliğin içerisindeki boşluklarda kendine yer bulur. Görmek, duymak hissetmek ve düşünmekle ilgilidir. İçsel dışavurumlar sessizliğin görünürlüğüne kapılır.
Four Nights of a Dreamer‘da bu durumun odağında Jacques vardır. Sosyalleşme isteğiyle Paris sokaklarında dolaşır. İnsanları inceler, iletişim kurmak ister, ancak cesaret edemez. Bresson’un sinemasında sıkça görülen yabancılaşma ve dış dünyayla uyumsuzluk kendisini gösterir. Jacques’in içsel dünyası bize kapılarını ardına kadar aralar. Evinde resim çizer, rüyalarını ve aklından geçenleri mikrofonuyla bir teybe kaydeder. Sanatını icra ederken kaydettiklerinden ilham alır. Aşkın büyüsüne kapılmıştır zihni yalnızca Marthe’dan ibarettir. Öyle ki, sokaklarda Marthe’ın ismini görür teybine adını sayıklayarak kaydeder. “Gece o kadar aydınlık ve büyüleyici ki ömür boyu böyle bir gece göremezsin.” diye bahseder. Gördüğümüz parçaların hepsi Jacques’in yoğun zihinsel akışının rehberi olur. Karakterin hayalperest dünyası melankolik bir ruhun sessizliğine bürünüp sanatından kişisel derinliğine nüfus etmiştir.

Aşkın Paradoksu, Rüyanın Sessizce Bitişi
“Ne kadar mutlu olduğumu biliyor musun? Seni ne kadar çok sevdiğimi? Seni seviyorum çünkü bana aşık değilsin.” Jacques, Marthe’a yolunu gözlediği aşkı için mektubunu ilettiğini söylediğinde dudaklarından dökülen bu sözler aşkın paradoksunun kelimelerle örüldüğü bir andır. Jacques ile deneyimleyeceği gerçek aşk ihtimali Marthe’ı korkutur. Jacques’in ona adadığı koşulsuz ilgisine bir şefkat duygusuyla sarılır. Ona olan minnettarlığını sevgi kelimesiyle nitelendirir. Jacques, mektubu teslim ettikten sonra Marthe’a olan arzusu sayesinde zamanın onun için durduğunu, evde hareketsiz bir şekilde yattığını söyler. Tam o sırada Bresson, nefis bir dokunuşla şehrin sisli gecesini ortadan böler. Seine Nehri’nin ortasından ışıl ışıl ilerleyen bir tekne belirir. Marthe’ın ayna karşısındaki bedensel keşfinde çalan müziğin sahibi grup teknede çalmaktadır.
Filmin lirik olarak etkileyiciliği bu sahne ile belirginleşir. Sahnede herhangi bir diyalog kurulmaz müziğin ve görüntünün lirik fısıltısı seslenir. İki karakter yine gözlemci konumundadır. Suya yansıyan flu ışıklar gecenin karanlığı ve teknenin usulca ilerleyişi tablo kıvamında bir estetik oluşturur. Teknenin gidişinin ardından karanlık kendisini yeniden Marthe’ın yüzünde hissettirir. Rüya sona ermiştir gerçeğin ağırlığı geri döner. Üçüncü gecenin sonunda Marthe’ın tereddütleri devam ederken Jacques ise teslim olmuş bir aşığın ruh halindedir. Marthe’ın eve girmeden önce “Artık ebediyen birbirimize bağlandık.” cümlesi gecenin son sözü olur. Zamanın ötesinde yankılanan ve zamanla silikleşecek bağın sessiz kesişimi gerçekleşir.
Film boyunca Bresson‘un inşa ettiği yapı son geceyle çözümleme aşamasına geçer. Bu final alışıldık bir veda değil ruhani bir yüzleşmenin tezahürüdür. Teybinden “Marthe… Marthe…” diye sayıklamalarını dinleyen ve güvercin seslerini kaydeden Jacques, aşkına iyice kontrolsüz bir bağlılık kazanmıştır. Hayalperest ruh hali Marthe’a odaklanmıştır. Marthe ile buluştuklarında sevgilisi üzerine duyduğu her söz Jacques için bir sınanma gibidir. Cesaretini toplar, bastırdığı duyguları taşırır ve onu sevdiğini gerçekçi bir tavırla dile getirir. Bu itiraf önce tensel bir yakınlaşmaya ardından da ruhen bir teslimiyete neden olur.
Jacques elini Marthe’ın yüzünde gezdirir. Kamera usulca ikilinin bedenlerini karanlıkta bir silüete dönüştürür. Marthe, kendini Jacques’e bırakır ve aradığı yakınlığı onun bedeninde arar. Bresson, Marthe’ın tepkisini nötr bir konuma sabitler. Şaşkın olmasının yanı sıra mutlu olduğu da gözükmektedir. Kol kola girerler ve bir çift gibi yürümeye başlarlar. İkilinin flörtöz konuşmaları hala kiracının odağında şekillenir. Daha ileri bir boyuta geçmelerine rağmen Marthe’ın tereddütlü düşünceleri hakimdir. Bu sefer çift gibi hareket ederek başka bir sınavdan geçiyorlardır. El ele bir dükkanın önünde dururlar. Jacques, Marthe’ın boynuna kırmızı bir şal dolar. Bu hediye, karakterin mutsuz ve soluk ruh haline ait yeniden doğmuş bir kalbin rengi gibi, Marthe’a can verir.
Film bize birtakım eksik kalmışlıklar olsa da her şeyin iyiye gittiği yolunda önemli donelerde bulunurken Bresson son hamlesini yapar. Jacques ve Marthe mekandan çıktıklarında sokak kalabalığının uğultusu ekranı sarar. Sokak çalgıcılarının tınıları karmaşık gürültüye eşlik eder. Marthe, kafasını Jacques’in omzuna yaslamıştır. Artık gitmeleri gerektiğini söyler. Sevgilisinin çıktığı odada kalabileceğini söylemesi, Jacques’in varlığının kiracının boşluğunu doldurmasına indirgenmesidir. Marthe, tam yürümek için hareketlenirken duraksar. Gelen sevgilisidir ve ona doğru yürüyordur. Jacques ise yukarıya doğru dolunaya bakmaktadır. Marthe’ın nereye baktığını bilmeden istemsizce kafasını yukarıya kaldırır ve dolunaya bakmasını söyler ancak Marthe kafasını indirir zaman yüzleşme zamanıdır. Marthe, koşarak sevgilisinin dudaklarına sarılır. Jacques; buruk, şaşkın bir şekilde onlara bakar. Marthe, Jacques’e tekrar döner ve onu da öper. Duygularını son kez test ediyor gibidir.
Sahne sona erer. Jacques aynı zamanda tecrübesizliğin ve kıskançlığın rengi olan yeşil renkli boyayla tuvalini boyamaktadır. Yatağına uzanır ve teybine şu sözleri kaydeder. “Gece o kadar aydınlık ve büyüleyici ki ömür boyu böyle bir gece göremezsin. Gözlerini kıvılcımı parlatan yüzünü böyle bir gülümsemeyle aydınlatan güç ne? Aşkın için teşekkür ederim. Ve bana verdiğin mutluluk için minnettarım.” Bu sözler, aşkın karşılıksızken de dönüştürücü gücünün vurgulanması anlamına gelir. Bresson, yine duygulanımın en sessiz ve gerçekçi halini en güçlü sesle dile getirmiştir.

Bresson Sinemasının Sembolik Dili
Four Nights of a Dreamer, Bresson’un sinemasına ilişkin birçok özgün tavrı bünyesinde barındırır. Bu tutumlarından birisi sesin düşünsel kullanımıdır. Bresson’un sinema anlayışında ses, işitsel olmaktan öte görünen ardındaki anlamdır. Filmde ses kurguyu yalnızca birleştirmez. Ona adeta sessizce işler. Hikaye anlatımını ve görüntüyü şeffaflaştırır. Anlam inşasında yapı taşı olarak benimsediği kurgu sesle birlikte düşsel bir liriğin sözü olur. Four Nights of a Dreamer boyunca duyulan ayak sesleri, rüzgar uğultusu, sokak çalgıcıları filmin puslu gerçekçiliğine işitsel olarak harika bir katkı sağlar. Jacques ve Marthe’nın duygusal paylaşımları seslerin yardımıyla aralarındaki boşlukları doldurur.
Bir diğer güçlü temsil bedenin taşıyıcılarından olan eller üzerinden kurulur. Bresson’un sinemasında eller bir kalbe benzer. Duygulanımın, soyut ve belirginleşmeyen hislerimizin somut taşıyıcısıdır. İnsanın elleri üzerinden içgüdüsel olarak hissetme isteği karakterlerin içsel bir yön arayışına dönüşür. Eller yalnızca bir nesneyi taşımaz, hareketten fazlasının kaynağı olur. Filmin finaline doğru Marthe, kiracıya duyduğu hayal kırıklığı sonrası kendini Jacques’e ait hissederek onunla yakınlaşır. Bir barda Ricard (Fransız rakısı) içerlerken, ikilinin elleri masanın altında birleşir. Masadan kalkarlar birbirlerine doğru duran iki bedenin ayrı düşmeyen gölgeleri gibi sokakta yürümeye başlarlar. Bresson’un kamerası kelimelerin ulaşamadığı duyguların en temiz ifadesine, birbiriyle kenetlenmiş olan bir çift ele odaklanır. Yönetmen, hiçbir dramatik mübalağaya başvurmadan sadece bu bedensel birleşimin yansımasıyla iki ruhun kavuştuğunu hissettirir.
Four Nights of a Dreamer, Robert Bresson‘un eşsiz sinemasında aşkın bir bekleyiş, bir düş ve koşulsuz teslimiyet olduğunu gösteren işlerinden birisidir. Anlatı içerisinde Jacques’in hisleri Marthe’ın kuşkularıyla, Marthe’ın bekleyişi Jacques’in hayalperestliği ile birliktedir ama bir bütün olarak işlemez. Bresson anlatısını sessizliklerle ve gözden kaçan ayrıntılarla dile getirir. Aşkın büyüsüne gecelerin her birinde cevaplar verir. Bresson‘un gözünde aşk, yankılanan bir adım sesi, suya yansıyan puslu bir ışık, gönül gözünün ardına saklanan bir rüyadır.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar