Deneyimli yönetmen Ethan Coen, bir süredir yalnız ilerlediği yönetmenlik kariyerine Drive-Away Dolls’un (2024) ardından Honey Don’t! ile devam ediyor. Senaryosunu eşi Tricia Cooke ile kaleme aldığı Honey Don’t!, “lezbiyen b-filmleri üçlemesi” olarak adlandırılan serinin ikinci filmi. Klasik polisiye-noir öğeleri içeren eser, Coen’in söylediği üzere başroldeki lezbiyen karakterler üzerinden türe farklı bir bakış kazandırma niyetinde. Kara komedi ve polisiye öğelerinin aynı ritimde işlediği film, Coen Kardeşler‘in perdenin arkasına sabitledikleri dünyadan izler taşıyor. Dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali Gece Yarısı Gösterimleri kapsamında yapan Honey Don’t!’un başrolünde, serinin ilk filminin de başrolünde yer alan Margaret Qualley yer alırken, kendisine Aubrey Plaza, Chris Evans, Lera Abova, Don Swayze gibi isimler eşlik ediyor.
California’nın Bakersfield kentinde yaşanan ölümcül bir kaza sonucunda özel cinayet dedektifi Honey O’Donahue işlenen cinayetlerin peşine düşer. Ticari niyetlerle yönetilen bir kilisenin etkin olduğu bu bölgede yaşanılanların rahip ile bağlantısı vardır. Honey’in görevi ise bu bağlantıların ardını keşfetmek olacaktır.

Absürt ve Yozlaşmış Bir Kasaba
Joel Coen, The Coen Brothers: Interviews kitabında karakter yaratımından şu sözlerle bahseder:
Tüm karakterlerini seversin, hatta aşırı olanları bile. Bir noktada sevmek zorundasın, sonuçta onlar senin bir çeşit garip yaratımların. Onları sevmeden nasıl tasarlayabilirsin, doğrusu aklım almıyor. Aksini düşünmek bile saçma olurdu.
Coenler, 80’lere damgasını vuran ilk uzun metrajları Blood Simple’dan (1984) itibaren sinema yolculukları boyunca karakter sinemasına hizmet eden sayısız ikonik karakterin mucidi oldular. Belki de Joel Coen’in söylediği gibi, yaratıcı melekelerine ek olarak ön planda ürettikleri şeye karşı duydukları sevgi vardı. Perdeye yansıyan sihri daha büyülü yapan unsurlardan birisi buydu belki de. Bu çerçevede abisinin sözlerinden yola çıktığımızda Ethan Coen’in Honey Don’t!’u oluşturan karakterlere duyduğu sevgi ve hayranlığı rahatlıkla hissedebiliyoruz. Aslında Tricia Cooke ile belirttikleri gibi, klasik kara film türünün kalıplarına karşı içten bir meydan okuma bu. Bu arzunun kaleme döküldüğünde daha kişisel ve içten bir yaklaşımla kâğıda yansıyor olması fazlasıyla olağan. Dolayısıyla Honey Don’t!, tutkunun kadraja kolaylıkla sızmayı başardığı bir film.
Film, açılışında kasabayı bize gezdirirken Brittany Howard’ın film için yeniden seslendirdiği İngiliz rock grubu The Animals‘ın unutulmaz eseri We Gotta Get Out Of This Place ile bu alandan kaçmamız gerektiğini kulağımıza fısıldar. Zira Bakersfield yozlaşmanın, dini istismarın ve ahlaki ikiyüzlülüğün cirit attığı bir kasabadır. Rahip Drew Devlin, kişisel zevklerine bir hayli düşkün olmasının yanı sıra, uyuşturucuya ve cinsel yaşama eğilimli manipülatif bir rolde. Kiliseye döndüğünde ise Ferisiler hakkında “Doğruyu bildiklerini düşündüler ama dua ettiler mi? Doğru davrandılar mı? Ferisiler makarnaydı.” nutuklarıyla alkış toplamakla meşgul.
Chere’in yüzüğü çaldığı ve nehirde yüzdüğü sekansın ardından kasabaya yol alırız. Hem bedensel hem de kamera kullanımı olarak Chere’in serüveni, filmin genel tonunu oluşturan klasik kara film geleneğinden esintiler barındırır. Femme fatale‘in gözle görülür halidir adeta. Zaten Ethan Coen de türe hâkim olanları doğrulayacak şekilde Dashiell Hammet, Raymond Chandler ve John Huston gibi isimlerden etkilendiğini belirtiyor. Ayrıca Robert Altman’ın unutulmaz kara film klasiği The Long Goodbye‘a da (1973) kamera kullanımı, türe olan farklı yaklaşımı ve diyalogları ile fazlasıyla göz kırpıyor.

Coen Sinemasından İzler ve Genel Tutum
Honey Don’t!, yönetmenlik olarak bir Coen filmi izliyor olduğunuzu hissettiren bir film. Ethan Coen, kamerayı alışılagelen bir biçimde oldukça efektif kullanıyor. Onun yaptığı manevraları izlemek, hem seyir keyfi açısından hem de Coen nostaljisi yaşamak için tatlı bir unsur. Ele alınan konular, günümüz siyasetini ve toplumsal meseleleri içerse de, filmin içerisinde kasvete yer yok. Anlatısına göre gösterişli olduğu noktalarda bile kendisini ciddiye alma niyetinde değil.
Barındırdığı havalı karakterlere bir o kadar zıt olan ve tabiri caizse ezik görünen karakterler eşlik ediyor. Bu, aslında kimin hangi koşullarda ve ne gibi yanlışlar eşliğinde doğruymuş gibi lanse edildiğinin dıştan bir gösterimi. Bu dıştan izleyici esaslı perspektif, kara komedinin de altyapısını oluşturuyor. Karakterlerin tezatlıkları, düşünce kalıpları veya dövüş sahnelerindeki absürtlükler, her şeyin biraz farklı olduğu bir dünyada olduğumuzu hissettirme gayesinde. Diyaloglar, bir Coen standardında olmasa bile yine de nereden çıktığını kolaylıkla anlayabileceğimiz bir dilde. Bar sahneleri, piyano notaları ve ana karakter Honey’in yeri geldiğinde bakışları üzerinden konuşuyor olmasıyla film western izleri taşıyor. Kara film, kara mizah ve westernin iç içe geçtiği türler arası bir anlatıya şahit oluyoruz.
Serinin ilk filmi Drive Away Dolls’da senaryonun önemli sıkıntıları bulunuyordu. Mizahı ise kendisine hitap etmeyen kesimde yer edinmemişti. Honey Don’t!’a göre daha çocuksu, eğlenceli bir yapı benimsenmişti. Ancak Coen’in aktardığı dolambaçlı macerada yönetmenlik becerileri ön plandaydı. Nostaljik atmosfer, yönetmenlik ve başrol oyuncularının nispeten iyi kimyası başlıca olumlu unsurlardandı. İki esere bu açıdan yaklaştığımızda, filmlerin başrolünde yer alan Margaret Qualley’den söz etmekte fayda var. Qualley, filmin sağlam kalan başlıca unsurlarından. İlk filmde Marian karakteri ile uyumlu birlikteliğinde olduğu gibi, yine kalburüstü bir performans sunuyor. Ciddi davranırken filmin kendine ciddiye almıyor oluşunu hissettirebiliyor. Anlatıyı sırtlayarak karizmatik ve havalı karakterini dolaysızca yansıtıyor. Kendinden emin tavırları, mizahi ve zeki yazılmış replikleri ile nispeten diğer karakterlerden ayrışıyor. Topuklularının sesinden aldığı keyifle doğru orantılı olarak Honey O’Donahue’yı takip etmek filmin keyifli yanlarından biri.

Senaryo, Karakterler ve Türler Arası Sorunlar
Honey Don’t!’un bahse değer önemli hususlarının yanında daha büyük sorunlar yer alıyor. Öncelikle senaryo açısından bir hayli dağınık bir film izliyoruz. Karakter motivasyonları, derinlikleri ve neden-sonuç ilişkileri arasında büyük eksiklikler göze çarpıyor. Bu eksikliklere fazla sayıda karakter çeşitliliği de ekleniyor. Her bir karakter, adeta görünüp yok olan içi boş kartonlar gibi. Film her ne kadar kendisini daha “b-filmi” sıfatında görmeye çalışıyor olsa da, bir” b-filmi” klasmanında bile hor görülen bolca unsur var. B- filmi olmak ile olmaya çalışmanın parodisini yapmak oldukça farklı şeyler. Dolayısıyla bazı noktalarda filmi ucuzlaştırmak için yapılan bilinçli kararlar tam tersi şekilde göze batıyor. Sahneler arasındaki bağlam ve karakterlerin birbiri ile olan dinamiği iyi bir şekilde işlenmiyor. Herhangi bir sahne bittiğinde ve bir sonraki sekansa geçtiğimizde hikâyede gözle görülür bir ilerleme yaşanmıyor gibi hissediyoruz. Konu; Honey’in sevgilisi MG, yeğeni Corinne, Chere ve rahip ile ilişkisi arasında bölünürken hiçbiri kendi içerisinde bir bütünlük taşımıyor. İşlenen bir cinayetin ardından ayrı dallara ayrılan hikâye yapısı içerisinde, bu ana konunun yan karakterlerle bir çatışma içerisine girdiğine tanık olmuyoruz.
Drive Away Dolls’da da aslında benzer tercihler yer alıyordu. Ancak filmin enerjisi, temposu ve atmosferi senaryodaki eksiklikleri belirli ölçüde rKafa kaldırabiliyordu. Honey Don’t!’da bunun gerçekleşmiyor olmasının belirli nedenleri var. Filmde ilk yarıya göre süre ilerledikçe hızlı olan her şey durağanlaşıyor. Senaryonun getirdiği yüke ekstra olarak ayrı bir yükü de tempo oluşturuyor. Metnin bir cazibesinin bulunmaması, çatışmalardan ve derinlikten uzak olması temponun düştüğü anları kurtaramıyor.
Polisiye bir kara film tonunu benimsemek için biraz daha ağırbaşlı olmak tercih edilebilir elbette. Fakat hem senaryo sıkıntıları hem türler arasında gezinme isteği, bu tercihin boşa çıkmasına neden oluyor. Film, türler arası birçok şeyi aynı anda denemeye çalıştığı için bu ağırbaşlı hal bir karşılık bulmuyor. Tam tersi büyük bir tezatlık oluşturuyor. Çünkü filmin türler arasında gezinirken aynı zamanda sürdürmek istediği başka bir estetiği var. Filmin sonuna yaklaştığımızda zirve noktası olarak planlanan MG ile yüzleşme sekansının bile bir etkileyiciliği yok. Karakterler arasında yakınlaşma sahneleri hariç özel bir kimyaya şahit olmadığımız için, bu sahne de vurucu olmaktan fazlasıyla uzak kalıyor.

Köhneleşmiş Zihinlerin Arasında
Honey Don’t!, queer temsiliyeti üzerinden klasik kara film kalıplarını yeniden oluşturmayı denerken bir yandan da türler arası bir melezlik barındırıyor. Amaçlanan bu estetik, derinlikten ziyade yüzeyde kalan eksiltili bir ara form kıvamında. Kara filmlerde yer edinmiş eril zihniyeti ters yüz etmek isteyen bu tutum, karakter motivasyonlarının eksikliğiyle birlikte güçlü bir mesajdan çok parçalı bir fikir bölünmesi gibi. Yine de bu parçalanmış yapı, queer sinemanın günümüz çizgisi için önemsenecek bir noktada. Dolayısıyla akıllara şu soru geliyor: Türün seyircideki alışkanlığı parçalanırken türe dair köhneleşmiş zihni, ilkeleri ve mirası tamamen yok edebilmek mümkün mü? Bu açıdan baktığımızda Honey Don’t!’un kendi içerisindeki çatışma, Coen sinemasının çok sesli karakterlerine benzer derecede özgül bir formda.
Ethan Coen’in yalnız sürdürdüğü yönetmenlik kariyerine değinecek olursak; filmin diğer senaristi Tricia Cooke, ilk başta üç ayrı “lezbiyen b-filmi “yapma fikriyle yola çıktıklarını ve ikinci filmden sonra son bir filmle serinin sonlanması gerektiğini belirtiyor. Bu istek, aslında queer temsiliyetinin sinemada yalnız bırakılmış sesine ve görünürlüğüne yönelik sahici bir arzu.
Drive Away Dolls ile başlayıp Honey Don’t! ile devam eden bu serinin bir sonraki durağı belki de kara film ve kara mizah üzerinden olduğu gibi, heteronormatif kalıpları bozan yeni bir queer estetiği imkanına alan sağlayacak. Bu önemli alanın her ne kadar seri kendisini ciddiye almıyor olsa da, en azından daha nitelikli ve içi dolu sinema melekeleriyle doldurulmasını bekleyeceğiz. Honey Don’t! önemli yapı sorunlarıyla boğuşsa da, -tıpkı usulca kıyıya çarpıp uzaklaşan dalganın bıraktığı iz misali- Coen sineması mirasının ara bir durağı olarak hatırlanacak.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar