Andrey Zvyagintsev, çağdaş sinemanın dikkat çekici yönetmenlerinden biri olarak, hem bireyin içsel dünyasını hem de toplumsal yapıların karmaşıklığını derinlemesine ele alan bir sinema dili geliştirmiştir. Filmlerinde sıklıkla insan doğasının kırılgan yanlarını ve modern dünyanın çarpıklıklarını işler. Kullandığı karamsar ton ve çarpıcı estetik üslup, eserlerine evrensel bir yankı kazandırırken, derin metaforik anlatımları seyirciyi katmanlı bir düşünce sürecine sürükler. Özellikle Leviathan (2014), Zvyagintsev‘in ustalığını zirveye taşıyan bir yapım olarak öne çıkıyor bence. Yönetmen bu filmde, bireysel bir trajedinin sınırlarını aşarak, adalet, güç, din ve ahlaki yozlaşma gibi evrensel meseleleri ele alıyor. Filmin ana karakteri Kolya’nın yerel otoritelere karşı verdiği mücadele, sadece bireysel bir hikaye değil, aynı zamanda modern toplumların yapı taşlarındaki bozulmayı ve sistematik adaletsizliği çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Aynı zamanda devlet, kilise ve sermayenin iç içe geçmiş yapısını cesur bir dille eleştirirken sistemin birey üzerindeki yıkıcı etkilerini de kadrajına alıyor.
Zvyagintsev’in Dünyasında Leviathan
Thomas Hobbes, Leviathan’ı, toplumdaki kaosu sona erdirmek için bireylerin haklarından vazgeçerek oluşturdukları güçlü bir devlet olarak tanımlar. Ona göre insan, doğası gereği bencil ve çıkarcıdır; bu yüzden güvende olmak için bir otoriteye ihtiyaç duyar. Bu durum üzerine kurulan Leviathan kavramı bir devlet aygıtı olarak, insanların “doğa hali”nde sınırsızca sahip oldukları özgürlüklerini kısıtlarken onları güvenlik ve istikrarla tanıştırır.
Zvyagintsev’in bu filmi, Hobbes’un ortaya koyduğu toplum düzenine karşı bir eleştiri niteliği taşıyor bence. Çünkü, devletin vatandaşına güvenlik sunma amacından sapması, onu ezici bir otoriteye dönüştürür. Bu açıdan film, birey ve devlet arasındaki sınırların kaybolduğu, devletin bireyi koruyan bir yapıdan çıkıp bir baskı aracı haline dönüşmesini gösteriyor. Filmde özgürlük, bireyin refah arayışının ötesine geçerek insanın otorite karşısındaki çaresizliğiyle bütünleşir. Bu bağlamda, Hobbes’un siyaset felsefesindeki karamsar “doğa durumu” tasviri filmde modern devletin yozlaşmış yüzünü anlamak için güçlü bir çerçeve oluşturur. Hobbes’a göre, doğa durumundaki özgürlük, aynı zamanda bir kaos anlamına gelir. Ona göre “insan insanın kurdudur” ve hayatta kalma mücadelesi, her bireyi diğerine karşı bir tehdit haline getirir. Hobbes’un çözümü, bireylerin özgürlüklerinden feragat ederek “güvenlik” ve “düzen” karşılığında haklarını Leviathan’a devretmesidir. Ancak Zvyagintsev’in dünyasında Leviathan, bireyin güvenliğini sağlayan bir otorite olmaktan çok, insanı ezen devasa bir canavardır aslında.
Filmde devlet gözetleyen, kontrol eden ve gerektiğinde ezip yok eden bir Leviathan olarak tasvir edilirken, kilise de bu Leviathan’ın bir kolu gibi hareket eder. Kilisenin, kasaba halkının yaşamını düzenleyen ve onların üzerinde manevi bir baskı kuran yapısı, filmde yönetmenin güçlü bir eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor. Baş karakter Kolya’nın yaşadığı toprak mücadelesi, sermaye sahiplerinin birey üzerindeki tahakkümünün bir göstergesidir. Sermaye sahipleri, devletin gücünü kullanarak bireyin tüm haklarını gasp eder; kilise ise bu süreci meşrulaştıran bir araç olarak sahnededir. Sermaye ile din arasındaki bu çürümüş ilişki filmin temeline aldığı evrensel bir eleştiridir aslında. Kilise, tarih boyunca toplumu yönlendiren, iktidarın yanında duran bir kurum olarak varlığı sürdürür… Filmde de kilise, devletle işbirliği yaparak bireyi baskı altına alıyor. Sermaye ise, devlet ve dinin ezici gücünü daha da pekiştiren bir faktör olarak karşımıza çıkar. Bu süreçte Kolya’nın çaresizliği, sadece fiziksel bir mülkiyet kaybı üzerinden gelişmez; aynı zamanda insan onurunun ve kişisel hakların yok oluşunu da simgeler. Bu noktada film, adalet ve özgürlüğün sadece birer soyut kavram olduğunu, bireyin devletin devasa gücü ve dinin dogmatik baskısı karşısındaki çaresizliğine işaret eder.
İnsanlık tarihi, özgürlüğün peşinden koşan bir serüven olarak da okunabilir. Ancak özgürlük kavramı her dönemde farklı anlamlar yüklenmiş ve farklı engellerle karşılaşmıştır. Eski Yunan filozoflarından itibaren tartışılan özgürlük, bireyin kendi iradesini gerçekleştirme arzusu olarak tanımlanmış, fakat bu arzunun önündeki engellerin ortadan kaldırılması pek mümkün olamamıştır. Devletlerin mutlak güçleri ve dini otoritelerin kısıtlayıcı etkisi, bu engellerin başında geliyor. Bu bağlamda Kolya’nın adalet arayışı, adaletin yalnızca bir illüzyon olduğunu ortaya koyar. Mahkemeler, bireyin haklarını savunan bir mekanizma olmaktan çok, güçlü ve zengin olanın çıkarlarını koruyan bir araç olarak tasvir edilir. Bu durum, modern hukuk sistemlerinin bağımsızlık iddiasını sorgulayan bir eleştiri niteliği taşıyor. Filmde yargının tarafsızlıktan uzak oluşu, bireyin sistem karşısındaki yalnızlığını daha da perçinler. Zvyagintsev, adalet kavramını çürümüş bir sistemin maskesi olarak sunarken, bireyin bu maskeyi kaldırma çabasını trajik bir mücadele olarak işler.
Leviathan, yalnızca hikâyesiyle değil, görselliğiyle de etkileyici bir film. Rusya’nın soğuk ve kasvetli manzaraları, karakterin ruh halini yansıtan bir metafor işlevi görür. Zvyagintsev, deniz dalgalarının şiddetiyle devleti ve toplumu tasvir ederken, bu imgeler Kolya’nın çaresizliğini hatırlatır. Kamera, bireyin devasa devlet yapısı karşısındaki küçüklüğünü ve savunmasızlığını sürekli vurgular. Böylece kasvetli atmosferin altını çizen sinematografi, sadece insanın içsel dünyasına değil, aynı zamanda devletin görünmez ama hissedilen baskısına da dikkat çekerek soyut bir karaktere dönüşür.
Özgür İnsan Gerçek Olabilir mi?
Leviathan, bireyin özgür olma mücadelesini sorgularken, bu özgürlüğün gerçekliğini de irdeleyen bir film. Kolya, hem devletin hem de dinin kuşatması altında ezilirken, özgürlük onun için bir lüks haline gelir. Ancak bu bireysel özgürlük sorunu, sadece Kolya ile sınırlı değil. Film, toplumsal yapıları ve iktidar ilişkilerini ifşa ederken, bu yapıların bireyi nasıl kısıtladığını anlatır. Özgür insan, bu anlamda bir paradoks haline gelir. Tam bu noktada film, bizlere şu soruları sordurtuyor bence. Devletin ve dinin hakim olduğu bir dünyada, özgürlük mümkün müdür? Yoksa bu bir yanılsamadan mı ibarettir? Bu sorular düşün dünyamızda aklımızın bir köşesinde bulunsun.
Bana kalırsa Leviathan’ın özgür insan fikri, varoluşsal bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Kolya’nın mücadelesi aslında tüm işçi-emekçi sınıfının mücadelesidir: Birey olarak özgür olma güdüsü, kendimizi gerçekleştirmek ve haklarımızı korumak için verdiğimiz sonsuz bir savaştır nihayetinde. Her ne kadar devletin ve dinin kuşatması bireyi özgürlükten uzaklaştırsa da, insanlık tarihinin bize gösterdiği bir gerçek var. Dayanışma ve özgürlük arzusu en güçlü baskılara karşı bile sönmeyen bir umut ışığıdır. Kolya’nın hikayesi bireysel bir trajedi gibi görünse de, insanın birlikte hareket etme ve toplumsal güçlerle direnme kapasitesi bu karanlık tabloyu değiştirebilir. Özgürlük, sadece bireysel bir mücadele değil, aynı zamanda toplumsal bir deneyimdir. İnsanlar bir araya geldiklerinde, baskıcı yapıları sorgulayıp dönüştürme gücüne sahip olurlar. Bu nedenle, yönetmenin çizdiği umutsuz tabloya rağmen umut her zaman vardır. Çünkü insan, özgürlüğe olan inancını ve toplumsal dayanışma bağlarını koruduğu sürece özgürlük arayışı asla sona ermeyecektir.
Kaynakça:
- Hobbes, Thomas, Leviathan. Çev. Semih Lim, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020.
- Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi. Çev. Vedat Günyol, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019.
- Weber, Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. Çev. Milay Köktürk, Bilgesu Yayınları, İstanbul, 2011.
Güney Birtek‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar