Sinemanın dijital platformlardaki macerası sırasında bazı önemli yapımlar uzun yıllar dikkat çekmiştir. Bunlar, beyaz perdenin aksine ekrandan izlediğimiz ve ekran üzerinden bağ kurduğumuz yapımlar olmuştur. Bunlardan ilk akla gelenlerden biri de Netflix yapımı olan Peaky Blinders (2013-2022) dizisidir. Bir dönemi anlatması, oyuncu kadrosu, müzikleri ve sinematografisi gibi birçok açıdan kendine has bir dil kurabilmiş olması dizinin önemli özelliklerinden bazılarıdır. 6 sezon süren ve 2022’de final yapan dizi, kısa bir süre sonra film duyurusu yapmış ve sevenlerini heyecanlandırmıştı. Geçtiğimiz günlerde Netflix’te gösterime giren söz konusu Peaky Blinders: The Immortal Man (2026) dizinin sonraki yıllarını anlatıyor.
Senaryosunu dizinin yaratıcısı Steven Knight’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda ise daha önce dizinin bazı bölümlerinde de imzası bulunan Tom Harper bulunuyor. Başrolde elbette bir kez daha Cillian Murphy’yi görürken oyuncu kadrosuna -bana göre son yılların en iyi oyuncularından biri olan- Barry Keoghan gibi isimlerin de katıldığını görüyoruz.
Film, dizinin finalinde açık bırakılan anlatı damarlarını takip ederek izleyiciyi bu kez II. Dünya Savaşı’nın gölgesine taşır. Artık yaşlanmış ve geçmişinin yükünü daha ağır hisseden Tommy Shelby, hem politik entrikaların hem de suç dünyasının yeniden içine çekilirken, aynı zamanda kişisel bir hesaplaşmanın eşiğine gelir. Bunu da bir kitap yazarak somutlaştırmaya çalışır. Hatta öyle ki, zaman zaman Cillian Murphy’nin sesini bir dış ses olarak bile duyarız. Filmde Tommy’nin özellikle oğlu Duke ile kurduğu gerilimli ilişki, filmin dramatik omurgasını belirleyen önemli unsurlardan biridir.
Genel hatlarıyla bakıldığında Peaky Blinders: The Immortal Man, bir yandan Shelby ailesinin hikâyesine sinemasal bir kapanış sunmayı hedeflerken, diğer yandan karakterinin içsel yolculuğunu merkeze alan daha karanlık ve melankolik bir ton benimser. Bu yönüyle film, hem bir devam hikâyesi hem de bir “veda” anlatısı olarak konumlanır.

Geçmişin Gölgesinde
Dizinin aksine, filmde Tommy Shelby’nin iç dünyasının daha çok konu alındığını görürüz. Uzun silahlı çatışma sahnelerinin yerini artık bir türlü ölemeyen bir adamın iç hesaplaşmaları alır. Bu da kaçınılmaz olarak 6 sezon boyunca Tommy’nin “işlediği günahların kefaretini ödediği” bir anlatıya dönüşür.
Peaky Blinders: The Immortal Man’de II. Dünya Savaşı’nın yarattığı politik ve toplumsal kırılmalar, Tommy’nin zaten parçalanmış olan psikolojisini daha da görünür kılar. Artık eski gücünden ve çevresinden büyük ölçüde kopmuş olan karakter, bir yandan geçmişte yaptığı seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşirken, diğer yandan hâlâ kaçamadığı şiddet döngüsünün içinde sıkışıp kalır.
Filmin dramatik merkezlerinden biri, Tommy ile oğlu Duke arasındaki ilişkidir. Duke, yalnızca yeni nesli temsil eden bir figür değil, aynı zamanda Tommy’nin mirasının ve hatalarının somut bir yansımasıdır. Bu ilişki, film boyunca bir tür ideolojik çatışmaya dönüşür. Gücün nasıl kullanılacağı, suçun meşruiyeti ve aile bağlarının sınırları sürekli sorgulanır. Tommy’nin oğluna yaklaşımı, bir koruma içgüdüsü ile kaçınılmaz bir tekrar hissi arasında gidip gelir. Bu da karakterin trajedisini derinleştirir.
Tam bu noktada Shelby’nin oğlunun büyümüş halini canlandıran Barry Keoghan’a özel bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Barry Keoghan, Bird’den The Banshees of Inisherin’e ve hatta The Batman‘den Saltburn’e kadar birçok farklı anlatı yapısına sahip filmde birbirinden farklı roller üstlenen iyi bir oyuncu. Burada da “babasına dönüşen oğul” ya da “babasının yarattığı oğul” karakterini oldukça iyi bir şekilde oynadığını görüyoruz. Bir süredir hayranı olduğum Barry Keoghan’ın rol aldığı her yapımda dikkat çektiğini tekrar hatırlatmam gerek.
Filme dönecek olursak, anlatı yapısının parçalı ve hatta zaman zaman dağınık olduğunu söylemek gerek. Dizi boyunca geniş bir zamana yayılan ve katman katman inşa edilen hikâyenin burada daha sınırlı bir süreye sıkıştırılmak istendiği hemen fark ediliyor. Bunun da yan karakterlerin yeterince derinleşememesine ve bazı dramatik anların beklenen etkiyi tam olarak yaratamamasına yol açtığı görülüyor. Bunları düşününce, filmin diziden ayrı bir gözle izlenmesi gerektiğinin altını çizmek gerek.
Anlatı yapısında aksayan bir yapı olsa da, özellikle tematik açıdan bunun tutarlı bir film olduğunu söylemeliyim. Ölüm, miras ve kefaret gibi temalar, hikâyenin her katmanına nüfuz eder. “Ölümsüzlük” fikri ise ironik bir şekilde ele alınır. Tommy Shelby fiziksel olarak hayatta kalmayı başarsa da, -yukarıda da söylediğim gibi- bir türlü ölemeyen ve geçmişinin yükünden kurtulamayan bir karakter olarak aslında sürekli olarak kendi sonunu yeniden üretir. Bu anlamda Peaky Blinders: The Immortal Man; bir yükseliş hikâyesinin değil, kaçınılmaz bir çöküşün ve içsel tükenişin anlatısı olarak görülebilir.

Geçmişin Hayaletleri
Başlarda Tommy’yi eskisi gibi karizmatik bir liderden ziyade yorgun ve içine kapanmış bir karakter olarak kabul etmemiz zaman alsa da, bir süre sonra buna alışırız. Bu alışma sürecinden sonra olaylar Tommy’yi yeniden politik ve suç dolu bir ortamın içine çeker. Nazi bağlantılı isimlerle kurulan ilişkiler ve perde arkasında dönen anlaşmalar, yüzeyde bir gerilim hattı oluşturur. Ancak bu olay örgüsü, klasik bir suç filmi gibi ilerlemez. Çünkü bu sahnelerde asıl mesele “Ne olacak?” sorusu değil, “Tommy bundan neden hâlâ kurtulamıyor?” sorusudur.
Filmin ilerleyen kısmında, Tommy geçmişinin hayaletleriyle (ya da ölmüşleriyle) yüzleşmeye başlar. Bu yüzleşme doğrudan flashbacklerle değil, daha çok atmosfer ve karşılaşmalar üzerinden kurulur. Eski düşmanlar, kaybedilen aile üyeleri ve yarım kalmış hesaplar, Tommy’nin etrafını saran bir çember gibi daralır. Bu noktada film, bir suç hikâyesinden ziyade varoluşsal bir drama dönüşür. Tommy’nin verdiği kararlar artık güç kazanmak için değil, bir tür içsel rahatlama arayışı içindir. Bu sahnelerde kullanılan minimal kamera ve kurgu tercihleri, seyirciyi gerçekten bir hayaletle karşılaşmış kadar tedirgin eder.
Filmin sonlarına gelindiğinde temponun arttığı görülür. Bu tempo artışı, klasik bir doruk noktasından çok bir kaçınılmazlık hissi üretir. Çatışmalar ve yüzleşmeler yaşanır, fakat bunlar bir zafer duygusu yaratmaz. Son sahnelerde film, yeniden sessiz ve içe dönük bir tona çekilir. Tommy’nin yalnız kaldığı anlar, filmin başındaki atmosferle bilinçli bir paralellik kurar. Ancak bu kez başlangıçta bir yorgunluk duygusu öne çıkarken finalde bir kabulleniş hissi vardır. “Ölümsüzlük” fikri burada ironik bir anlam kazanır. Tommy fiziksel olarak hâlâ ayaktadır, ancak geçmişinin yükü onu sürekli aynı döngüye mahkûm eder. Yani ölümsüz olan bedeni değil, geçmişi ve geçmişten getirdiği travmalarıdır.

Diziye Sadık Kalan Teknik
Peaky Blinders: The Immortal Man, teknik anlamda büyük bir farklılık göstermekten ziyade dizinin yıllar içinde kurduğu estetik dili korumuş bir yapım. Film boyunca kamera kullanımı, diziden aşina olduğumuz stilin doğrudan devamıdır. Ağır çekimler, karakter odaklı yakın planlar ve yürüyüş sekanslarıyla kurulan görsel ritim burada da korunur. Özellikle Tommy Shelby’nin yalnız kaldığı anlarda kullanılan sabit ya da yavaş hareket eden kamera, karakterin içsel sıkışmışlığını görselleştirir.
Görüntü yönetimi tarafında ise karanlık tonlar, sisli mekânlar ve düşük kontrastlı ışık kullanımı, filmin atmosferini belirleyen temel unsurlar arasında yer alır. Endüstriyel mekânlar, savaşın izlerini taşıyan yıkık binalar ve loş iç mekânlar; yalnızca bir arka plan sunmak yerine karakterin ruh hâlinin uzantısı olarak işlev görür. Filmde dizinin aksine daha çok Tommy’nin içsel yolculuğunu izlediğimizi unutmamamız gerek. Bu anlamda film, mekânı dramatik bir araç olarak kullanmayı başarır. Buna karşın, bazı sahnelerde bu estetik tercihlerin fazlasıyla “tanıdık” hissettirdiği ve var olanın üstüne yeni bir görsel katman ekleyemediği de bir eksiklik olarak görülebilir. Yani seyirci, izlediği şeyin “dizinin devamı gibi hissettirdiğini” söylese buna itiraz edilemez.
Filmin kurgusu ise barındırdığı en tartışmalı unsurdur. Anlatının parçalı yapısı, kurguda da kendini hissettirir. Sahneler arasındaki geçişler zaman zaman keskin ve kopuk dururken, bazı dramatik anların yeterince inşa edilmeden sonuçlandırıldığı görülür. Bu durum, özellikle yan karakterlerin hikâyelerinde belirginleşir. Dizinin geniş zamanlı anlatısına alışkın olan izleyici için bu sıkışmışlık hissi daha da görünür hâle gelir.
Müzik kullanımı ise filmin en güçlü teknik unsurlarından biridir. Dizide olduğu gibi modern rock ve alternatif müzik tercihleri, dönem atmosferiyle bilinçli bir tezat kurarak özgün bir ton yaratır. Bu müzikal tercih, sahnelerin duygusal etkisini artırırken aynı zamanda karakterin içsel gerilimini de destekler. Nick Cave’in diziyle özdeşleşmiş müzikleri filmde çok daha az kullanılsa da, müzikler tıpkı dizideki gibi oldukça belirgin bir rol oynar.
Toparlayacak olursam Peaky Blinders: The Immortal Man, büyük bir anlatıyı görkemli bir zirveye taşımaktan çok, yavaş yavaş çözülen bir karakterin hikâyesini anlatmayı tercih eden bir film. Anlatıdaki sıkışmışlık, teknik açıdan tekrar hissi ve diziyle kıyaslandığında daralan dünya, filmin en belirgin zayıflıkları olarak öne çıkıyor. Ama yazıda birkaç kez yaptığım “bunun bir dizi değil, film olduğu” uyarısı, seyirci tarafından göz önünde bulundurulursa bir kusur olarak görülmeyebilir. Aksıyor gibi görünen anlatı yapısına karşın, atmosfer kurmadaki başarısı ve özellikle Cillian Murphy’nin alışılmış öncü performansı filmi ayakta tutan temel unsurlardan biridir.
Sonuç olarak Peaky Blinders: The Immortal Man, kusursuz bir final sunmaktan ziyade Tommy Shelby karakterine sadık kalan, melankolik ve yer yer dağınık ama duygusal olarak etkili bir veda niteliği taşıyor. Bu, şüphesiz Peaky Blinders sevenlerin kaçırmak istemeyeceği bir yapım.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar